Anne Frank’ın Hatıra Defteri

Savaş… Tarih boyunca bizi yakıp yıkan bir şey. Ne sonunu görebildiğimiz, ne başını bildiğimiz koca bir ölüm.

İkinci Dünya Savaşı, belki insanlık tarihinin en büyük zulümlerinden biri. Yine baş rolde insan, bitmek bilmeyen hırsları, ihtirasları ve öfkesiyle. Savaşın hiçbir iyi yanı yok, umuttan başka. Anne Frank 14 Haziran 1942’de bir Pazar sabahı tanışıyorum onunla. On üç yaşında bir kızın saçmalamalarına kimse inanmaz diyerek tedirgin olsan da, ben hemencecik inanıyorum sana. Çocuklar yalan söylemenin kötü özelliklerini içlerinde taşımıyorlar biliyorum çünkü.

Hitler’in hızla yükselip tüm Yahudi ırkını ortadan kaldırmaya ant içtiği bir dönem.

Umutlarla başlıyor Anne Frank bu hatıra defterine, her gün yazacağına söz veriyor. Bir de bir isim takıyoruz. ‘kitty’ bundan sonra Anne’nin en yakın arkadaşı olan Kitty. Savaş, kadın-çocuk dinlemiyor, hatta savaş, insan dinlemiyor. Kana buluyor her yeri.

“Yasak, ne yapsan yasak! Gene de yaşayıp gidiyorduk… Gene de yaşadığımıza şükrediyorduk.”

Anne Frank, Yahudi bir ailenin küçük kızı. Dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşünen her çocuk gibi oda. Savaş gerçeğine kadar. Umut varsa, yaşamak gerek.

Küçüçük bir eve taşıyor Anne umutlarını beraberinde, nefes aldığımız gökyüzünden, hareket etmeye korkacağımız bir binanın üst katına geçiyoruz Anne ile birlikte. Maalesef eski konforlu hayatımızı burada aramamalıyız. Gerekmedikçe su kullanmamalı, yüksek sesle konuşmamalıyız. Bir çocuk için ne kadar katlanılmaz şeyler bunlar.

‘‘Aklım almıyor dünyanın eski haline döneceğine. ‘Harpten sonra şunu yapacağız bunu yapacağız’ diye konuşuyoruz ama bütün bunlar bana bir hayal gibi geliyor,gerçekleşmesi imkansız bir sürü hayal. Eski evimiz,arkadaşlarım,okuldaki o güzel günler aklıma geliyor da sanki o evde yaşayan, o sevinçli kızlarla gülüp oynayan kız ben değilmişim sanıyorum.’’

İnsan sonu gelmeyen felaketlere hızlıca alışabilen bir varlık. Anne de alışıyor tabi,başka çaresi mi var? Kocaman dünyasını küçücük iki katlı bir beton parçasına sığdıracak kadar güçlü, ağladığını kimse görmesin diye yüzünü kapatıp hıçkıracak kadar ürkek.

Frank ailesinin dünyaya açılan tek penceresi her akşam başında toplandıkları küçük radyo. Hitler zulmünü, savaş gidişatını, neler olup bittiğini bu pencereden duyuyorlar. Hatta Anne diyor ki; “Başkalarının nasıl çile çektiğine, ölüp gittiğine seyirci kalmak ne acı!”

Savaş dedik ya sevgili okur, işte böyle küçücük bedenleri kocaman düşüncelere sürüklüyor.

Gizli yaşam başladıktan sonra geçimlerini,onlara acıyan ve Yahudi olmayan arkadaşları sağlıyor. Dünyada hala iyi insanlar var çünkü.

“Gökyüzüne gözlerini korkusuzca kaldırabildiğin,içinin temiz olduğuna inandığın sürece mutluluk yitirilmiş değildir.”

Anne, bizi öyle güzel umut denizlerinde bırakıyor ki, burada boğulsak bile mutlu gideceğimize eminim.

1944 oluyor, harp bitmiyor. Üstüne üstlük işler iyiden iyiye kötü gidiyor: “Evin havası pek bozuk, yarından sonra ne yemek yağı, ne tereyağı, ne margarin kalmayacak evde.” Ki halkında farksız kalır yanı yok. “Her şeyi inceden inceye anlatmaya kalsam günler sürer,” diyor Anne. “Hırsızlık aldı başını yürüdü, kimse evini beş dakika bile yalnız bırakamıyor. Gazeteler kayıp ilanlarıyla dolu.”

Ve soruyor Anne, küçük yaşının bu kadar yükü kaldırması güveniyle:’bize bu sıkıntıları yükleyen kim? Bizi öbür insanlardan böyle ayrı, böyle Yahudi kılan kim? Bu ana kadar bunca sıkıntı çekmemize göz yuman kim?

Barış içinde yaşamak dururken, birbirinin gırtlağına sarılmak niye? Ah Sevgili Anne, bu sorunun cevabını kim bulmuş… Bazen kötümserliği tutuyor Anne’nin. Her sabah alt ettiği kötü duygular akşama tazeleniyor bazen. Bir gün gülüp durumun gülünç yanını görüyor, ertesi gün korku çekiyor üstüne.

“Düşünüyorum da buraya saklanmasaydık daha mı iyi olacaktı acaba? Hiç değilse çoktan öbür dünyayı boylamıştık, bunca çileyi çekmezdik boşuna. Sonra bir sürü insanı da böyle tehlikeye atmamış olurduk. Ama insan bu düşünceleri hemen siliveriyor aklından. Neden mi, hayata bağlıyız da ondan. Tabiatın sesini unutmadık. Umut, umut, her şeyin başı umut. Ne olacaksa olsa, bu tedirginlik, bu merak bizi kahrediyor.”

Anne ile son görüşmem 1 Ağustos 1944

4 Ağustosta gizli bölmeye bir baskın yapılıyor ve bulunuyorlar. Aileden tek Anne’nin babası sağ kurtuluyor. Anne ise 1945 martında, Hollanda’nın kurtuluşundan iki ay önce, Bergen Helsen kampında ölü bulunuyor.

Mutluluğu bir kabzaya koyup savaşa yollayan bir kızın öyküsü bu.

“Öldükten sonra da yaşamak istiyorum,” diyor Anne hatıra defterinde. Bunu o kadar içten söylemiş olmalı ki, hâlâ içimizde yaşıyor Anne.

Sevgili Anne, teşekkür ederim bizi birkaç yıllığına hayatına kabul ettiğin için. Teşekkür ederim, sevincini, hüznünü, acını ve korkunu bizimle paylaştığın için. Birkaç günlüğüne de olsa seninle aynı duyguları paylaşmama izin verdiğin için.

Eğer merak ediyorsan şimdi ki dünyanın halini, Hitler kazanmadı. İntihar etti.

Dünyada savaş var çünkü insanoğlu var. Dünyada hâlâ çocuklar ölüyor. Ama inan Anne, umut hep var. Senin dediğin gibi tekrarlıyorum ben de; umut, umut, her şeyin başı umut.

Çocukların huzur içinde yaşadığı bir dünyaya sevgili okuyucu, umutla…

  • Anne Frank’ın Hatıra Defteri
  • Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Çeviri: Can Yücel
  • 284 Sayfa

Dünyayı çiçeklendirmek lazım.