Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik Eseri Üzerine Düşünceler – III

NOT: Yazının I. ve II. bölümleri şu linklerde:

  1. http://www.neokuyorum.org/aristotelesin-nikomakhosa-etik-eseri-uzerine-dusunceler-i/
  2. http://www.neokuyorum.org/aristotelesin-nikomakhosa-etik-eseri-uzerine-dusunceler-ii/

32

Cömertlik mal alıp vermeyle ilgili bir şey olduğuna göre, herkes kendi konumunu bilip ona göre davranmalıdır. Biri orta halli, diğeri çok zengin iki kişiden aynı oranda cömertlik beklenemez filozofa göre. Kendini bilip ona göre davranan erdemli bir davranışta bulunmuş olur ve her erdemli davranışın herkes tarafından sergilenemeyeceğini belirtmekte de fayda var.


33

Yasaya uymayan adaletsizdir, yasaya uyan adildir, derken Aristoteles, politik toplumda herkes için geçerli olan yasalardan bahseder. O yasalar ki, yiğitliği, ölçülü olmayı ve sakinliği, başka erdemleri durumları buyurur. İşte adalet de kendi amacını kendinde taşıyan, kendi başına değil de başkasıyla ilişki içinde olan en önemli erdemdir. Adalet erdemin bir parçası değil, bütünüdür. Eğer söz konusu huy başkasıyla karşılıklı ise adaletten bahsediyoruz ama kendi başınaysa, o zaman erdemden bahsediyoruz. Yani adil olmakla, erdemli olmak tamı tamına bir ve aynı şey değildir, kendi başınalık ve karşılıklılık farkı var. Öyleyse, Aristoteles’in politik toplumu bir bakıma erdemli ve adil insanlar toplumudur, diyebilir miyiz?


34

Aristoteles’in eleştirdiği düşünce, Pythagorasçıların da sahip olduğu, bir nevi kısasa kısas düşüncesidir. Yani birini öldürenin, öldürülmesi; bir kimseye zarar verenin aynı şekilde zarar görmesi. Günümüzde İslam hukukunu uygulayan ülkelerde mevcut. Yalnız, Aristoteles’in bu düşünceye karşı çıkmasının, onun yanlış olduğunu söylemesinin temel nedeni toplumdaki sınıf, grup ayrılıklarıdır. Bunu aileye kadar indirgeyebiliriz. Örneğin, baba çocuğunu dövdü diye, çocuk da babasını dövemez, ama eğer çocuk babasını dövmeye kalkarsa onun sadece dövülmesi değil, cezalandırılması da gerekir. Yani, aşağı olma durumuyla-üstün olma durumu burada da kendini koruyor.


35
Bir eylem istenmeyerek yapılıyorsa, rastlantısal olarak yapılıyorsa haklı ya da haksız olarak değerlendirilmez. Yani, bir kimse isteyerek haklı ya da haksız bir eylem gerçekleştirebilir. İster haklı ister haksız bir eylem olsun, söz konusu olan eylemin istenmesidir.


36
Belirli bir huya sahip olmakla, adaletli ya da adaletsiz olur insan, rastlantısal olarak değil. Rastlantısal olarak adil bir davranışta bulunmak, ya da haksız bir davranışta bulunmak o kimseyi ne adil ne de adaletsiz biri yapar.


37
Doğal olan ya da zorunlu olan nesnelerin/şeylerin sanatı olmaz, diyor Aristoteles. Tabi burada sanat sözcüğü çok geniş anlamda kullanılıyor, buna tıp da mimarlık da dâhildir.


38
Kendine egemen olamayan kişi ile haz düşkünü arasındaki fark; birincisi hala erdemli olabilir, bu yönde potansiyeli var, yani özü itibariyle kötü değildir, ikincisi yani haz düşkünü, erdemli olamaz, o kötüdür, kötülüğünden ötürü öyle davranır.


39

Etik’in son bölümü, Politika adlı eserine bir giriş niteliği taşır. Aristoteles, üç tür yönetimden; krallık, aristokrasi ve timokrasiden (politeia) ve bunların bozulmuş biçimleri olan tiranlık, oligarşi ve demokrasiden söz eder. Bu yönetim şekillerinden bahsederken Aristoteles, erdeme göre(iyiden-kötüye doğru) sıralıyor, uç noktaları ve orta halleri belirliyor. Ne tür durumlarda ortaya çıktıklarını, nasıl bozulup başka bir yönetim şekline dönüştüğünün ana hatlarını gösteriyor. Ayrıca, bu yönetim şekillerinin ilk örneklerinin ailede yani ev yönetiminde ortaya çıktığını belirtiyor. Anne-baba, karı-koca ve kardeşler arasındaki ilişkilerden hareketle yönetim şekillerinin çekirdeğini belirlemiş oluyor. Tam da bu noktada şu soruyu yöneltmek kaçınılmaz oluyor: Peki ya aile olmadan/ortaya çıkmadan evvel yönetim şekilleri nasıldı, filozofun dediği çerçeveye oturtabileceğimiz herhangi bir yönetim biçimi var mıydı gerçekten? Kuşkusuz bu soruyu yöneltirken, maksadımız filozofun bunu görmezden geldiğini iddia etmek değil. Eğer Aristoteles, herhangi bir yönetim şeklinin olmadığı bir toplumun izine rastlamış olsaydı, kuşkusuz bunu değerlendirirdi. Ama yine temkinli davranıyoruz, çünkü bu eserin devamı niteliğindeki Politika eserinde, filozof, herhangi bir yönetim şekli/iktidar/devlet/site yönetimi dışında kalan toplulukları insan-altı ya da insan-üstü varlıklar olarak nitelemektedir. Başka bir deyişle bir topluluğun üyesi olmayan/olamayan bir canlı ya tanrıdır ya da hayvan. Elbette ki burada toplumdan bahsederken bir siteyi, site devletini ve belirli koşullar, yasalar altında belli görevlerle, ‘kendi doğalarına uygun’ amaçlarla/işlerle toplumun bir parçası olan insanlardan, varlıklardan bahsediyoruz.


40
Yönetim biçimleri ne ise oradaki dostluklarda ona göre olur. Örneğin, krallıktaki dostluk üstünlük üzerine kurulu olur, çünkü kral halkın üstündedir, buna benzer olarak ailede ana-babayla çocuklar arasındaki dostluk da üstünlük üzerine kuruludur. Çünkü anne-baba değerce çocuklardan üstündür, aynı şekilde bir başına baba, karısına ve çocuklarına karşı üstün yetke olduğuna göre dostluk ilişkisi de buna benzeyecektir. Kardeşler arasındaki dostluk ise filozofa göre tıpkı timokrasilerdeki yönetimle aynı paraleldedir. Çünkü kardeşler değerce birbirlerine eşit olduklarına göre ve eğer yaşça da birbirlerinden çok uzak değillerse, onların dostlukları daha kıymetli olur. Yani politeia yönetimindeki gibi. Ama bozulmuş yönetim biçimlerinde iyi bir dostluğun olamayacağını öne sürer Aristoteles, olsa bile bu çok azdır, çünkü bu yönetim şekillerinde adalet de azdır. Nasıl ki cansız nesnelerle dostluk olamıyorsa, filozofa göre canlı bir araç olan kölelerle de dostluk olmaz. Dostluk en çok birçok eşit şeyi olan kişiler arasında olur. Buna göre bozulmuş bir yönetim şekli olan tiranlıkta dostluk da azdır, adalet de; ama demokraside daha çoktur.


41

Üç tür dostluk: erdeme dayanan dostluk (karşılıklı birbirlerine yardım etmeyi severler, birbirlerini suçlamazlar, yaptıkları iyiliğin ille de karşılığını beklemezler, her ikisi de iyiyi amaç edinmişlerdir) , hazza dayanan dostluk (birlikte iyi vakit geçirmeyi, eğlenmeyi, birlikte yaşamayı severler, karşılıklı birbirlerinden haz alırlar) ve yarara dayanan dostluk (karşılıklı olarak birbirlerinden fayda sağlamaya çalıştıkları için, fayda alamadıkları ana kadar devam eden dostluklardır, birbirlerinden bir şeyler beklerler, alamadıkları zaman kızıp öfkelenirler, birbirlerini suçlarlar).


42

Erdemli kişi kendi kendineyken de haz alır, acı çeker. Kendiyle uyumludur, hep iyi şeyler ister kendisi için, kendinden kaçmaz. Onun için acı, hoş olan şey değişken değildir, hep aynıdır. Başka bir deyişle erdemli kişi pişman olmayan biridir. Eylemlerinden rahatsızlık duymaz, var olmak onun için bir iyiliktir. Hep iyi olanın peşinden, iyiliğin yolundan gittiği için yarına dair umudu da iyidir. Erdemli kişinin dostu da erdemli olduğundan, çünkü bir başka deyişle o bir başka kendiyle karşılaşmıştır, dostlukları daha kalıcı ve güzel olur. Oysa kötü kişiler kendi başlarına mutlu değildirler. Kendilerinden kaçarlar, yalnızken kötü şeyleri anımsayıp, düşünüp mutsuz olurlar. Kendi kendilerine ne acı ne de haz duyarlar, kendileriyle uyumlu değildirler. Başkalarına sığınırlar, onlarlayken kötü anılarından, talihsizliklerinden kurtulurlar. Ruhları karmakarışıktır, tam bir pişmanlık küpüdürler. Kendi kendilerini bile sevmezler, kendileri için kötü şeyler isteyebilirler. Bundan dolayı kötü kişiler kendileriyle dost olamazlar, dostlukları da kalıcı değildir.


43

Aristoteles, bencil olmayı değerlendirirken onu hem çoğunluğun anladığı anlamda, yani yerilecek bir şey olarak değerlendirir hem de erdemli kişinin bir özelliği olarak ele alır. Bu durumda yerilen anlamda bencillik, yani kötü kişilerin bencil olması, onların akla göre yaşamamasından hareketle arzu edilebilir bir şey değildir. Oysa erdemli kimseler, doğru kişiler akla göre yaşadıkları ve iyinin yolunda hareket ettikleri için onların bencil olması iyi bir şeydir. Çünkü onların bencilliği de iyi şeylere dairdir, iyi şeyler eylemeye ve istemeye dairdir.


44

Filozofa göre, ne çok ne de az; yeterli sayıda dost edinmeliyiz. Eğer çok fazla dostumuz olursa onların her biriyle yeteri kadar ilgilenemeyiz, hazzı ve acıyı paylaşmak güçleşir. Çok az olunca da yeterince haz alamayabiliriz. Nasıl ki bir kentin kurulması için yeterli sayıda insan gerekiyorsa, ne çok fazla ne de çok az, dostlukta da durum böyledir Aristoteles’e göre.


45
Bir müzisyen çalgı aleti çalmaktan haz duyabilir ama bundan çalgı aleti çalmanın bir haz alma aracı olduğunu çıkaramayız. Enstrüman çalma etkinliğine özgü bir haz olabilir ama bu, etkinlikle hazzın aynı şey olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde görme, işitme duyumları aracılığıyla aldığımız hazlar, bu duyumların haz oldukları ya da hazların duyumla bir oldukları anlamına da gelmez. Eğer hazlar bir etkinliğin kendisi olsaydı ya da duyumun kendisi olsaydı o vakit herkes aynı etkinlikten ve duyumdan aynı hazzı alırdı. Oysa durum farklıdır.


46

Mutluluk sadece erdemle gerçekleşebilecek bir şey midir? Erdemli kişiler dışındakiler hiçbir zaman mutlu olamazlar mı? Olsalar, onarlın yaşadıkları etkinliğe mutluluk denebilir mi? Kendine yeter bir etkinlik olan mutluluk kötü kişilerin kapısını çalmaz mı?


47

Mutluluk her ne kadar teori yaşamıyla ilgili olsa da dış iyilere de (sağlık, beslenme, barınma, öteki ihtiyaçlar) ihtiyaç duyar. Ama diyor Aristoteles, bunlar olmazsa olmaz derecesinde değillerdir. Yani dış iyilerin yeterli dozda olması bile mutluluk için yeter, ille de en fazlasından, bolundan olması şart değil. Yani mutluluk, yeterli dış iyilere sahip bir kimsenin erdeme göre etkinlikte bulunmasıyla gerçekleşir, elbette burada usa uygunluk da söz konusudur.


48

Usa yakın olan şeylerin, usla ilgili olan kimselerin, teori yaşamının doruğunda olanların tanrıya yakın olma düşüncesi, usun insan varlığının en değerli ve üstün bir özelliği/parçası olmasından ileri gelir. Yani bir bakıma tanrıların insandaki bir yansıması, bir parçası olarak kabul görür us. Aklın bu efendiliği, bu ‘tanrısal’ özelliği felsefi düşüncenin temel ilkelerinden biri gibidir. Aristoteles’in bu cümlelerinde dikkati çeken başka bir şey de var: tanrıların insanı algılayış biçimi. Yani, tanrılar tarafından insanlara atfedildiği düşünülen ve insanı bir bakıma tanrıların kendilerine göre şekillendirmesinin ipuçları. Oysa her ne kadar dile gelen düşünceler, tanrıların zihinlerindekinin insan diliyle hayat bulması olarak kendini gösterse de, asıl olan insanın aynaya bakıp aynadaki aksinin kendisi hakkındaki görüş ve izlenimlerini dile getirdiğini sanmasından başka bir şey değildir. Yani aslolan insanın kendi yarattığı tanrıları kendini kabul ettirmek ve kendi kıymetini artırmak için onları kullanmasıdır, bundan başka da bir şey değil.


 

 

KAYNAK
Aristoteles, Nikomakhos’a Etik,

Çev.Saffet Babür,

BilgeSu Yayınları,

3.Baskı,Ankara 2011

biraz öykü,biraz şiir ve biraz felsefelenme... hepsi bu! Twitter: @hadenoz