Arşiv Odası – İlber Ortaylı ve Ülkü Tamer, Attilâ İlhan’ı anlatıyor

Arşiv Odası’nda 11 Ekim 2005’te aramızdan ayrılan Türk edebiyatının en üretken şair ve yazarlarından Attilâ İlhan‘ı, dostları Milliyet Gazetesi’ndeki köşelerinde anıyorlar.

İlber Ortaylı ve Ülkü Tamer, onunla ilgili tahlil ve anılarını bizlere sunuyor. 16 Ekim 2005 tarihli Milliyet gazetesindeki yazılar, değerli bir yazarın ardından yazılan üzünçlü satırlar içeriyor.

İyi okumalar dileğiyle…


İlber Ortaylı: İlhan görevini yapmıştır

Çok uzun bir yazı hayatı oldu Attilâ İlhan’ın. Yaşarken yüceltildi; zor beğenenler bile kendisine hayranlıklarını sundu. Özlenen ve gelecek kuşakların da bildiği bir şair olarak kalacağına hiç kuşku yok.

Türk dilini çok iyi kullanan ve şiiri eski rüzgarların sayesinde çağdaşlaştıran bir usta olduğunu biliyoruz. Attilâ İlhan için “Çok genç öldü, kendisinden çok şey bekliyorduk” gibi bir değerlendirmeye itibar edemeyiz, yersiz olur. Yazdıkları ve konuştuklarıyla son derece etkili olduğu da açık. Kısa sayılamayacak bir ömrü disiplinli olarak geçirdiği, çok yazdığı ve topluma karşı görevini yaptığı açık. 1925 doğumluydu. Bu demektir ki Osmanlı dünyasından kopuk bir nesildendi. Fakir Türkiye’nin genci olduğu için Batı’ya gidip eğitim görme şansını da çok geç yakalamıştır. Şiirdeki bu yeni ve özgün üslup sahibinin eski şiiri iyi bilenlerden olması şaşırtıcıdır. Maalesef eski edebiyatı hiç tanımayan kuşakların şair olduğu bir ülkede Attilâ İlhan’ın örnek olmasını dileriz ama onu örnek alanların ciddi bir edebiyat eğitimi ve kişisel gayretle bu çizgiye ulaşabilecekleri de bir gerçektir.

Umumi arzuya uymadı

Benim 35 yıldan beri izlediğim kadarıyla umumi arzuya uymayı kabullenemeyen bir aydın olmuştur. Sağın ve solun en bağnaz olduğu yıllarda ve maalesef kendini sansürlediği zamanlarda dahi etrafına zıt fikirler ileri sürüp gözlediklerini ortaya koymayı bir geçim yolu değil ama aksine bir düşünürün seçimi olarak benimsemiştir. Bir tanesi Türkiye’nin gelişme ve ilerleme kaydettiğini birçok insandan daha önce görüp belirtmesidir. 1970’li yıllarda bize Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Türk girişimini ve dinamizmini anlatıp yorumladığında dostum Özer Ergenç ve ben inanılmaz gözlerle dinledik. Attilâ İlhan Başbakan Demirel’in demeçlerini niye tekrarlıyordu ki diye birbirimize sorduk. Lâkin bu sözlerinde o demeçlerden daha fazlası vardı. Bir müddet sonra, gördüklerimiz bu yorumu doğruladı. Demek ki yurt dışında olup bitenleri izliyordu. 5 bin kişinin inandığına 5001’inci olarak şüphesini ve muhalefet şerhini koyardı. Vakaları gözden geçirmeden mecburiyet tahtında düşünenleri bir hayli silkelemiştir. Dünkü tabular 1950 ve 60’lı yıllarda Arapça ve Farsça kelimeleri Türkçeden atmaktı. Karşı çıkmıştır. Bugün herkes Osmanlıcayı da yeni Türkçeyi de ayırt etmeden kullanıyor, çünkü bize kelime ve kavram lazım; neyimiz var ki ayıklayacağız? Eski edebiyatı sevmek ve bilmek gerektiğini, ancak o sayede yeniliğin yavanlıktan kurtulacağını öğretenlerden olduğunu sanıyorum.

Hayatında da kendine özgü bir tarzı olduğuna şahit oldum. Bir temmuz sıcağında sırtında ceketi ve başında kasketiyle yürüyüş yaparken rastladım. “Aman üstadım ne yapıyorsunuz?” dediğimde, bana “Ben İzmirliyim, bu sıcak bana bir şey ifade etmez” demişti. Vücudunu ve günlük alışkanlıklarını bile sert eğitimden geçirenlerden olduğu anlaşılıyordu.

Gözlemleri keskindi
Attilâ İlhan’ın hem çok benimsenen hem de kendisini seven okuyucularının bile itiraz ettiği yakın tarih yorumu; Atatürk ve İsmet İnönü devirleri arasına çizdiği sınırdır. Atatürk devrini ne kadar şairane ve görkemli bir üslupla çizdiyse, 1938-50 arasını da bürokrasinin tatsız ve muhtevasız despotizmi olarak niteler. Bu görüşünü tarih araştırmalarının kendisinden sonra kısmen desteklediğini belirtmeliyim. Tabii yine Attilâ İlhanlığı elden bırakmamıştır. Demokrat Parti dönemini de, İsmet Paşa döneminin anlayışının başka bir çeşitlemesi olarak yorumlar. Bu devamlılık tespitinde de haklı yönleri çoktur. Attilâ İlhan tarihçi değildir ama keskin gözlemleri vardır ve çok insanımızın aksine yaşadıklarını unutmaz, hekim dikkatiyle gözden geçirip değerlendirir.

Çok uzun yazı hayatı oldu, yaşarken yüceltildi; zor beğenenler bile kendisine hayranlıklarını sundular. Yazılarında ve konuşmalarında küstahlık emaresi görmedim, bunun gibi alkışın iğvasma kapılıp kitlenin esiri olduğu da haşa söylenemez. Bu halkın her kesiminin gösterdiği ihtiram, en azından görevini yaptığının göstergesidir. Hiç şüphesiz özlenen ve gelecek kuşakların da bildiği bir şair olarak kalacaktır.


Ülkü Tamer: Şiirinin içinde güneş duruyordu

Attilâ İlhan’ın “Pia”sını ezber ettikten sonra ben de bir “Lucia” yazmıştım. Baştan aşağı öykünme, özenti…

Tam kitap yazısı için masaya oturduğum sırada öğrendim: Attilâ İlhan’ı yitirmişiz. Bu hafta, beni bağışlayın, Özen Yula’nın, Paulo Coelho’nun kitapları üstüne izlenimlerini erteleyeceğim. Attilâ’dan, onunla ilgili birkaç anımdan söz edeceğim.

İlkgençliğimin erişilmez şairiydi Attilâ. Nereye gitsem “Sisler Bulvarı” kitabını cebimde taşırdım. Antep’te Cevat Özer’le, İstanbul’da Anıl Meriçelli’yle döner döner okurduk; “elinin arkasında güneş duruyordu / aylardan kasımdı üşüyorduk”… “size mırç derdik / parmaklarınızla oynardınız”…

“Pia”sını ezber ettikten sonra ben de bir “Lucia” yazmıştım. Kaynak dergisinde yayımlandı. Okur önüne çıkan ilk şiirimdi. Baştan aşağı öykünme, özenti.

Saçlarımızı Attilâ Ilhan’ın fotoğrafındaki gibi savurmaya çalışır, siyah balıkçı kazak giyerdik.

Şiirleri o seçiyordu

Şiirlerim dergilerde yeni yeni yayımlanmaya başlamıştı. Pazar Postası’nın çiçeği burnunda şairleri arasındaydım. Salim Şengil’in Seçilmiş Hikâyeler Dergisi’ne de birkaç şiir gönderdim. Yayımlanacak şiirleri Attilâ Ilhan’ın seçtiğinden haberim yoktu.

Bir gün yolum Baylan’a düştü. Baylan’da, başta Ahmet Oktay, Mavi’ciler toplanırdı o zamanlar. Biz Beyazıt-Aksaray kahvelerini mesken tutmuştuk… Bir masaya çöküp çayımı söyledim. Baktım, az ötede Attilâ İlhan oturuyor. İşaret etti, beni çağırdı yanına. Gittim.

“Şiirlerini aldık” dedi gülümseyerek. Ceketinin iç cebinden şiirlerimi çıkardı. Onları sevdiğini, dergide toplu olarak yayımlayabileceklerini söyledi. Genç bir şair için inanılmaz şey… Üstelik bunları Attilâ İlhan’dan duymak!
“Yalnız” dedi, “Sen Pazar Postası’na da şiir gönderiyorsun. Bir seçim yapacaksın, ya Seçilmiş Hikâyeler ya da Pazar Postası.”

Şiirlerimi masaya, elini de şiirlerimin üstüne koydu. Yine gülümseyerek yüzüme baktı. Elimi uzattım, kağıtları çektim. “Pazar Postası” dedim.

Kızmadı. Kardeşinin yaramazlığını bağışlayan bir ağabey gibi gülümsedi yine.

Bir romanla çıkageldi

Attilâ’yla dost olduk sonra. Bazen yıllar süren aralarla karşılaştık, çene çaldık. Bir keresinde İzmir’de yönettiği ve köşe yazıları yazdığı Demokrat İzmir gazetesinde ziyarete gitmiştim onu. Tiyatro oyunculuğu yapıyordum. İzmir’de turnedeydik. Attilâ, Ali Kaptanoğlu takma adıyla senaryolar da yazıyordu. “Madem oyunculuğa bulaştın, gel seni Yeşilçam’a atalım” dedi. “Jönün arkadaşı olursun. Kadir Savun gibi.”

Güldüm, “Ben tiyatrodan kurtulmaya bakıyorum, başıma bir de sinema çıkarma” dedim.

En sık da Milliyet Yayınları dönemimde karşılaştık. Sanat Olayı’nda şiirlerini, yayınlar arasında kitaplarını yayımladık. Günün birinde bir romanla çıkageldi. “Hemen basarız” dedim.
“Adı ne?”
“Daha kesin karar vermedim” dedi. “Aklımda iki ad var. Biri…”
Şimdi hatırlamadığım bir ad söyledi.
“Öteki?”
“Fena Halde Leman.”
“Hiç düşünme” dedim. “Romanın adını koymuşsun bile.”

Kısa süre içinde yayımladığımız “Fena Halde Leman” ortalığı kasıp kavuracaktı. Attilâ’nın öteki kitapları gibi.

Fiyakalı bir şairdi

Şiir bir bakıma fiyakadır bence. Bu işi de Attilâ İlhan kadar ustalıkla yapan pek az sanatçı vardır. Fiyaka dersen, kesinlikle bir küçümseme gelmiyor aklıma. Cemal Süreya, Can Yücel az mı fiyakalıydı? Ezberinizi bir yoklayın, dilinizin ucuna gelecek dizelerin çoğu basbayağı fiyakalıdır. Yalınlık fiyakayı engellemez. Nice çabalardan geçilerek varılmış “usta yalınlığı” bile başlı başına fiyakadır.

Fiyaka derken, “caka satmak” aklımın köşesinden geçmiyor elbet.

Attilâ İlhan’ın fiyakası kitaplarının adlarından başlıyordu: “Sisler Bulvarı”, “Yağmur Kaçağı”, “Ben Sana Mecburum”.
Şiir okuyuşu da fiyakalıydı doğrusu. Onu, sanırım 1959’da, Eminönü Halkevi’ndeki bir edebiyat matinesinde dinlemiştim ilk. Sahneye çıkmış, dinleyicileri şöyle bir süzdükten sonra uzun atkısını arkaya savurmuş, gözlerini kısarak başlamıştı okumaya: “Elinin arkasında güneş duruyordu…”

Biraz sonra da şiir kasetini – dinleyeceğim. Kendi sesinden şiirlerini. “Ben Sana Mecburum”u. İçlerinde güneş duran 16 şiir. Attilâ eski Attilâ. “Pia” eski “Pia”. Dinlerken ben de îlkgençliğimin eski Ülkü’sü olacağım.


Taha Toros Arşivi

Okumayı ve yazmayı sever. http://caneralmaz.com