Arşiv Odası – Leylâ Erbil’den bir öykü: Kutsal Aile

Arşiv Odası’nda Leylâ Erbil’i konuk ediyoruz.

Erbil’in 1970 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nin “Cumhuriyet Hikâyesi” köşesinde yer alan Kutsal Aile isimli öyküsünü sizlerle paylaşıyoruz.

Gazetenin yayımlanma tarihi 4 Ocak 1970.

Keyifli okumalar.

 


Kutsal Aile

Anne kucağındaki bebeğin açık kalmış ağzına bir üzüm tanesi tıktı ve «Babandan iyi mi bileceksin tarihi!» dedi oğluna. Baba, «Otuz yıldır bu vatan evlâtlarına tarihi ben anlatıyorum, ben…» diye halıya bir tekme vurdu. Oğul, babanın tekme indiren ayağına baktı, «Tüm dünya yanlış belletir tarihi halkına,» dedi: kendini beğenmiş bir sesti oğul. Baba, «Doğrusunu kim biliyor öyleyse sizler mi?» diye öteki ayağını vurdu halıya, terliği fırladı: «Bizler öğrenmeye başladık, sizlerinse yapacak bir şeyiniz kalmadı» dedi; küçük gören bir ses, masanın üzerindeki gazeteyi çekip okumaya koyuldu, oğul.

Somyada kımıltısız yatan kafa ninenindi: «Padişahımız ikindi divanından sonra Belgrad’a dönmüştü. Sava, Belgrad’tan 20 saat sürerdi… Spacva… Moravik Palankası…» dediği de işitildi. Ana, «Her gece yapmasanız ki bu tartışmayı?» dedi ve bebeğin açık duran ağzına bir üzüm tanesi daha tıktı.

Oğulun ön dişleri kırıktı: «Ninenin bildikleri daha doğrudur» diye kumral ve seyrek bıyıklarını aşağı çekti. Odanın içinde bir boydan öbür boya konsol denli gidip gelen baba, yer yer aşınmış Demirci halısının yeni kalmış bir parçasına basınca durdu ve «Tarih sadece yaşanılan değildir, halka her şey anlatılmaz» dedi ve bebeğin önüne geldiğinde işaret parmağını ikinci boğumuna dek, açık duran ağza soktu çıkardı. Oğul gazeteyi masaya sürdü ve bacak bacak üstüne atıp ilk kez görüyormuşçasına babasına baktı. Bu sırada nine çok içten yuvarlak bir «OF» çıkardı. Baba, ana, bebek nineye baktılar, nine hiçbir şeye bakmadı, oğul babaya baktı… Ana, bebeği oğulun kucağına koyarken «Otur ki azcık ağabeyin kucağına» dedi. Oğul: «Halka her şeyi olduğu biçimde anlatmamak bir ihanettir» dedi. Nine: «Göbeğimi yitirdim, bir şişe» diye sızıldandı. Ana dışarı çıktı ve boş bir rakı şişesiyle döndü. Baba, «Çok mu ağrın var ana?» diye sordu. Nine, «Anadolu beylerbeyi vezir Daltaban Mustafa paşa serasker tayin edildi!» diye yanıtladı. Bu konuyu ninenin yeniden açmasından kuşkulanan baba, halının üzerinde uzayan bir gül yaprağına basıp dikildi baş ucunda ninenin ve «Neren ağrıyor ana?» diye bağırdı. Nine, «ölücem mi, oğul?» diye yakardı. Baba, pusuda bekleyen zalim oğuldan kendisini kurtaran anasına, gözleri dolarak, «Allah saklasın ana, Allah seni bizim başımızdan eksik etmesin» dedi, ardından oğluna dönüp gülümsedi: «Neler geliyor aklına bak ninenin?» Oğuz gözlerini, üzerinde irili ufaklı kuşların uçtuğu perdeye dikti.

—Perde tığla örülmüştü— Ana su şişesini nineye uzattı, ninenin kavruk eli, yorganı gıcırdatarak araladı, şişeye uzandı ve içeri çekti, başını bu yana bebeğe doğru çevirdi. Ninenin kirpikleri yoktu, dört iri çukur, gözlerinin ve avurtlarının yerine oyulmuştu, küçücük burnunun iki yanında dönenen kıvrımlar, çenede bir anafor yapıp ağıza doluşuyordu. Yorganın şurasının burasının kabarmasından ninenin şişeyi içerde dolaştırdığı anlaşılıyordu. Ninenin alnından boşalan ter çukurlara dolmaya başladı. Ana, «Ver ben bulayım» dedi ve elini yorganın altına soktu, «işte burda» dedi ardından. «Berhudar ol kızım!» dedi nine. Oğul, «Ya Moravik Palankası nine?» diye sordu. Nine dedi ki: «Moravik Palankasını da fethettik, Moravik Palankası ki, yapılmıştı taş, tuğla ve kiremitle. 5 kule, 2 asma kapı, 500 haydutla savunulurdu… Palanka zindanından kurtarılan 15 erkek, 5 kadın müslüman… ben…» de­rin bir soluk aldı. Baba, ninenin oynaşıp duran anaforuna bakıp, «Yorma onu?» dedi oğula, sonra kanepeye oturdu, demin oğulun okuduğu gazeteyi açtı. Nine: «13 üncü çarşamba günü Niş, 14 üncü perşembe günü Musa Paşa Palankası, 16 cumartesi Halkalı Pınar menzi­li, o gün yağmurla karışık kar yağıyor, çok üşüyorum» dedi. Baba: «Allahın insanları birbiriyle savması olmasaydı yer yü­zünün düzeni bozulurdu. (Bakara, Kur’an II, 251.)» dedi. Oğul ayağa kalktı, —çelimsiz, gökgöz— «Tanrı zalim halkları doğru yola eriştirmez. (En’am, Kur’an V, 45.)» dedi ve bıyıklarını ağzının içine sokup, ayağınla kapıyı iterek çıktı gitti. Babanın yüzüne tükrükleri saçılmıştı oğulun, baba elinin tersiyle yüzünü sıvazlayıp oğulun çıktığı kapıya dikti gözlerini, —kapı çıralı çam ağacından yapılmıştı. Türkiye’de bu ağaçtan çoktur, Kastamonuda ağaç kesicileri 4 lira yevmiye alırlar. Atatürk kılık devrimini 1925 de yapmıştır ve ilk olarak, Kastamonu vilâyet konağının önünde toplaşmış olan halka, başındaki şapkayı çıkarıp göstermiştir: «Bu serpuşa şapka derler.» Halk Atatürk’ün ince uzun, güzel beyaz parmaklarının arasındaki kara fötr’e, ya da beyaz Panama’ya bakmıştır, ardından biribirlerine bakmıştır, ardından gene Atatürk’e bakmıştır, vilâyet konağının berisinden mor bir kuş havalanmış çam dalına konmuştur.— ardından kapıdan çekip karısına baktı, «Nasıl kaçırdım oğulu gördün mü?» demedi. Nine: «Buldunsa neden göstermedin bana?» diye sordu anaya. Ana, bebeği babanın kucağına koydu, baba açık duran ağza orta parmağını üçüncü boğumuna dek sokup çıkardı. Ana ninenin yorganını kaldırdı, ninenin gövdesi yatağın içinde yoktu, başın takılı durduğu şişeye ninenin elini dokundurdu, «İşte gördün mü?» dedi. «Gördüm, buldum, bildim» dedi nine, «Cebeciler kethüdası Mustafa ağayı Cebecibaşılığa, Cebecibaşı Abdurrahman paşayı Sakız muhafızlığına, Tamışvardan ayrılmış bulunan Deli Ömer Paşayı Midilli muhafızlığına, Midilli’den ayrılan Bahri Mehmet Paşayı Kıbrıs valiliğine tayin ettim..» dedi ve uyudu. Ana, yorganın altından şişeyi çekti ve dışarıya götürdü. Baba ananın çıktığı bu çıralı çamdan yapılma kapıya yeniden baktı —Kastamonuda en çok frengi ve hizmetçi yetişir— Ana çıkar çıkmaz bebek yere attı kendini, daha doğrusu kendi mi attı baba mı itti kucağından bilmedi ama düştüğü yerden bağır­dığı işitildi: «Baba bana Viyanayı kuşat, baba bana Eflak Buğdan beyliklerini, Bosna ve Hersek’i al, baba hana Kırım’ı, Kıbrıs’ı, İran’ı ve Irak’ı al, baba bana taaaaaa Asyanın ortasından kopup geldiğimiz o yerlere gideceğim bir at al!»


1931 İstanbul doğumludur. İlk, orta ve liseyi İstanbul’da okuduktan sonra, Edebiyat Fa­kültesinde öğrenim görmüştür. 1954’den bu yana çeşitli yerlerde sekreter • çevirici olarak çalışmıştır. Evlidir ve bir çocuğu vardır. «Dost», «Yeni Ufuklar», «Papirüs», «Yeni Dergi» gibi dergilerde hikâye ve düzyazıları yayınlanmıştır. İlk kitabı «Hallaç» öz ve biçimde başkaldırım ni­telikler taşıyor. Son kitabı «Gecede» de Türk hikâyesinde ilk kez belgeselliği denemiştir. Son hikâyelerinde uyuşturucu olmaktan kaçan bir tarih anlayışıyla devrimci özü dile getirmek istemektedir.


Kaynak: Taha Toros Arşivi

Okumayı ve yazmayı sever. http://caneralmaz.com