Arşiv Odası: “Tutunacak Yer”

Memduh Şevket Esendal ülkemizde kısa öykünün öncüsü sayılabilecek bir yazar. Edebi kişiliği ve üretkenliğinin yanı sıra, Kurtuluş Savaşı esnasında aktif olarak görev almış, siyasete girmiş, elçilik yapmış bir bürokrat.

16 Mayıs 1952’de hayatını kaybeden Esendal’ı “Tutunacak Yer” isimli öyküsüyle anıyoruz.

İyi okumalar.


TUTUNACAK YER

Bir müddetten beri gazetemizde hikâyesi çıkmayan, Memduh Şevket’in Zonguldak’tan gönderdiği yeni bir hikâyeyi yayınlıyoruz.

«Korkma.. Bak, bugün yüzü gülüyor, akşamki hışımlı hali yok. Belki iyiliği tutar da veriverir. Bir haftadır çocuklarına yalan söylüyorsun. Bu sefer ne uyduracaksın? Elin boş gideceğine öl daha iyi.— Hem istediğin o kadar çok değil ki… Ay başı parayı veremeyince kızmamıştı sana. Gelecek ayı düşünmek budalalık. Allah büyük, bakarsın üç gün sonra piyangodan birkaç yüz lira ikramiye çarpar. Hadi yaklaş, kalabalık olmadan söyle. Vermezse gören olmasın. Biraz yalvarsan da ne çıkar. Bâzen bir adama yalvarmak, onu azarlamaktan iyidir. Karşındaki kim? Sen onu çok iyi tanıyorsun…

Bak, gördün mü geldi işte, hem de o kadın geldi… Fakat bu iyi. Çok para alınca keyiflenir, kabadayılığı unutup, ne kadar istersen al canım, senden para mı isteyen var? deyiverir belki… Dün elma 120 idi, bugün 180… Domates 70’e, patlıcan 80’e çıkmış… Armut lira olmuş…. Şimdi düşünme bunları, yeter ki versin şu herif…»

Hollandalı kadın alışverişte yakalanmaktan korkan bir çocuk gibi, başı önünde duruyordu. Kaldırım taşları üzerine çiziliveren geçmişin tabloları yavaş yavaş hayat buldu. Bir an kendini bir boşlukta hisseder gibi oldu, artık tamamiyle dünü yaşıyordu.

—  Mehmet…

— Buyurun beyim.

—  Yeni gelen bir  şey var mı?

— Ne isterseniz var beyim.

— Bir hamal çağır, hepsinden ikişer üçer kilo koy, eve gönderiver.

— Başüstüne beyim, hemen şimdi. En iyilerinden, tazelerinden seçerim.

— Dur dur, bir yol manifaturacı Ahmet Efendiye de uğra, paketler var, onları da hamala veriver.

— Olur beyim olur, sen meraklanma…

Tatlı hayallerin birden gerçekleşen rahatlığında fazla kalamadı. Top gürlemesini andıran bir gülüşle kendine geldi. Manav, otuz iki dişini göstererek kahkahalar atıyordu. On sene evvelin cılız çocuğu bugün çam yarmasına benziyordu. Hem gülüyor, hem söyleniyordu: «Kaçtan hesap edersen et, eyvallah derler. Kazık atarsın, teşekkür ederler. Hep böyle, yüzlük verirler, üzerini vermeden indirirler. Hakları da var ya… Köpoğluların en külüstürü beş yüz, bin lira alıyor… Su gibi harcıyorlar… Yaşıyor domuzlar.» Manav konuştukça vücudunun buz kesildiğini hissediyor, boynundan belkemiğine doğru soğuk soğuk bir şeyler akıyordu. «Uçurumla dağın tepesi… Ortada tutunacak yer kalmadı… Bizler, orta sınıf… Kayıyoruz…

Her gün biraz daha uçuruma kayıyoruz. Bir gün bu şehir iyice zıvanadan çıkacak… Şehri peşine takmış bu insanlar, istedikleri yem götürüyorlar. Para! Binler, yüzler…. Bırak şimdi bu felsefeyi.. Çocuklar bekliyor… Alacaksın.. Sen de alacaksın. Bu oyunda sen de varsın. İşte tam zamanı, yaklaş…» Ezile büzüle bir iki adım attı. Koskoca bir dağın altında kalıverecekmiş gibi korkuyordu. İçinde müthiş bir mücadele vardı. «Mehmet, oğlum.» dedi. Bunlar o kadar yavaş söylenmişti ki, duyan olmadı. Bü­yük bir gayret sarf ederek bir daha seslendi: «Oğlum, Mehmet». Manav dükkânın tam ortasında duruyordu. Gözünün birini kısarak, «ne var?» der gibi müstehzi başını salladı. Boğazında düğümlenen kelimeleri güçlükle çıkarıyordu: «Şuradan bana…» Arkasını getiremeyince manav kükredi: «Gırtlak veremi misin yahu? Biraz bağırsana…»

Kelimeler birer kızgın şiş gibi yüreğini dağladı. Olanca kuvvetiyle bağırmak, dükkânın altını üstüne getirmek istedi. Birden manavın gözlerinde kızının boynu bükük hayalini görüvermişti… Şimdi kelimeler, içine saklanmış birinin ağzından çıkıyor­du sanki… «Ben, ben…» Acı bir kükreyiş sözünü kesti: «Anladık sen, verecez iste.. Ne istiyorsan çabuk söyle.» Titri­yordu, fakat içindeki adamın konuşmasına mâni olamadı. «Çocuklara biraz meyva ala­caktım.» Manav birden sakin­leşti. Yılışık yılışık güldü: «Senin çocukların boğazında kalmasın bunlar? Yine de sen bilirsin… » Elini göbeğinin üzerindeki kirli önlüğün ceplerinden birine sokarak bir avuç lira çıkardı. Liralar havada bir avuçtan diğerine boşalmaya başlamıstı. Fakat onlar avuçlara değil onun beynine düşüyordu, Bir an geldi, gözleri karardı. Her şey etrafında dönmeye başladı.

Kendine  geldiği  zaman  caddedeydi.  Fakat,  kahkaha­ları,  Çinlilerin işkence damlası gibi beynine düşen liraların insanı  delirten  madenî  sesini, bir uğultu  halinde hâlâ duyuyordu…  Hızlı  hızlı  yürümeye başladı.  Ayaklarının  rastgele onu götüreceği  yere,  bunların duyulmadığı yere gitmek istiyordu. Yürürken insanlara çarpıyor, farkında olmuyordu. Hafif bir dönemeçte devlerden biri kaldırımın kenar taşlarını sıyırarak geçli… İrkildi, bir kaç adım sağa kaçtı. Sonra yine süratle yoluna devam etti. İskele binasını geride bırakmıştı. Demiryolunun sağındaki dar yoldan ilerlerken bir an durakladı. Buna mecburdu sanki… Levha kolunu_ uzatmış «DUR» diyordu. SIĞINAK… Bakışları donuktu. Okudu bir daha okulu. Bir daha… «Sığınak… altmış senelik vasatı insan ömründe iki defa harp olsa, bunun biri gençliğe rastlar, cepheye gidilir. Vatan için ölüm tatlıdır orada… İhtiyarlık devrine rastlayan harpte de insan kaç defa buraya sığınmak ihtiyacını duyar? Bombardıman sona erinceye kadar. Halbuki şimdi? Seneler boyu açıkta, bombalar altındayım… Kaçtıkça kayıyorum. Tutunacak tek yer yok…» di­ye söylendi. Gözlerini kısarak ufku taradı «Yıldızlar… Gece onların kayışını pek çok seyrettim. Her seferinde bir yerde durdular. Bir şey tuttu onları, yahut onlar tutunacak yer buldular…» Levhaya son defa bakarken pek garip bir şekil­ de gülüyordu. Yürüdü. Sol kaldırıma geçti, demir parmaklığa dayanarak limanı seyre başladı. Mavnalar, motorlar ve bir yolcu postası vardı. Bir kadının, kocasının koynunda duyduğu huzur verici emniyet içindeydiler. Bu sakin duruşlarda dalgaları kudurtmak isteyen gizli bir istihza sezince acı bir sırıtışla: «Tıpkı benim gibi… Ay başına ben de böyle olurum. İki yüz küsur lirayı cebimde görünce kendimi emniyette hissederim. Fakat bu, yalnızca iki saat sürer. Sonra binlerce lira borcun içine düşer çırpınır dururum. Sizler de öyle olacaksınız. Bakın, dalgalar pusuda. Biraz sonra sizinle bir saman çöpü gibi oynıyacaklar. Hattâ ölümün eşiğine kadar götürecekler. Yalvarmalar, bağırmalar para etmiyecek. Aksine, acziniz onları bir kat daha kudurtacak. Ölünceye kadar limanda seyretmek. Hıh… otuz günün hepsi ay başı değil ki… İmkânsız bu…» diye söylendi.

Bu konuşma onu birazcık sükûna kavuşturmuş gibiydi. Belki devam edecekti. Fakat posta acı acı düdük öttürmiye başlamıştı. Demir alacaktı herhalde. Mendireğin arkasında dalgalar kuduruyor, kayalıklarda korkunç uğultular çıkarıyordu. Hayat yükü altında mavnalardan daha âciz olduğunu hisseder gibi oldu, ama onları kendinden bahtiyar görmüyordu. Kadere hükmetmek bakımından aralarında pek fark yoktu. Yarı kanburlaşan cılız vücudu, damarları çıkmış zayıf ellerle başka ne yapabilirdi? Bunu düşünmek beyhudeydi. Fakat bu görüş verdiği hükmü değiştirmemişti.

Geri döndü. Meydana gelince arka caddeye saptı. Düşünmek ihtiyacındaydı. Fakat neyi? Bilmiyordu. Yüz metre kadar yürüdü, bir sokağın başında durdu. Karşıdaki köşe dükkândan kaldırıma şen kahkahalar dökülüyordu. Meyhaneydi burası. İnsanlar oturmuş, akşamın bu erken saatinde durmadan içiyorlardı. Kadehlerdeki kırmızı ve donuk beyaz renge baktı. Bunların, çoğu nasırlı eller içinde, masadan kalkıp tabaklara vuruluşunu, dudaklara götürülüşünü seyretti. «İçiyorlar, sabahın ayıklığını düşünmeden içiyorlar. Acaba bunları evde bekliyen yok mu? Çocukları bir şey istemedi mi? Zavallılar, tutunacak bir yer buldukları vehmine kapılmışlar…» diye düşündü. Karşı tarafa geçecekti ki sesler duymaya başladı. Biri ona hitap ediyordu. Etrafına baktı, kimsecikler yoktu. Fakat, işte konuşuyordu biri… «Sen içmemekle, sabahın ayıklığım düşünmekle ne kazanıyorsun sanki? Bir kaç saat, bütün bir gece bu korkunç kaymanın acısını duymamak, her şeyi unutmak, gece tatlı rüyalar görmek daha iyi değil mi? Bak, hepsi mesut… Bugüne kadar boş yere azap çektiğinin farkında mısın? Vehim değil bu… Zirve ile uçurum arasında tutunulacak yer burası işte… Belki tek yer… Belki de durmadan çıkılacak yer… Çıkanlar bir gün ineceğini düşünüyor mu? Sen de sabahı düşünme. Haydi, budalalık etme, gir. Unutmak, ne güzel… İki kadeh, fazla değil … Yeter bu kadarı. Dalgalar nasıl mendireğin dışında kuduruyorsa, seni bu hale sokan hayat da dükkânın etrafında kudursun. Korkma, giremez buraya… Hâlâ mı düşünüyorsun?» Seslenişler onda kloroform tesiri yapmış, ayaklarının altındaki toprak kayarak, ameliyat masadındaki adam gibi bayılıvermişti.

Kendine geldiği zaman masada, yalnız başına içiyordu. Görebildiği: sigara dumanlar ile dolu alkol kokulu bir dükkân, masalar, masalar… Adamlar, adamlar ve dolu kadehlerdi. Düşündüğü tek şey de: şaraptı, Ne güzeldi şu şarap kırmızısı…

Memduh Şevket


Okumayı ve yazmayı sever.