Ayfer Tunç’tan acının senfonisi

Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura”, acının insan yaşamları arasında bir kesişme noktası olduğunu hatırlatan, acısı acısına denk düşenlerin birbirini anlayabildiği bir dünyaya götürüyor bizi.

Tahminen yüz on milyar insan geçmiş bu “Dünya” dediğimiz âlemden… Gelmişler, yaşamışlar, gitmişler. Bizler de geldik, yaşıyoruz ve gidiyoruz… Hiç kendinizi böyle düşündünüz mü? Kendimizi her şartta ve ortamda, özel olarak düşünmeye şartladığımız hayatlarımıza, hiç bu açıdan yaklaşıyor muyuz? Evet, bir tanecik hayatımız var ve evet, bu yaşamı anlamlandırabilmek için kanıtlanabilmiş başka bir fırsatımız yok. Yaşamımızı geçtim, geçirdiğimiz her lahzanın geri dönüşü, kurtarılışı yok. Bunları düşünürken, bu yazıyı okurken geçen zamanınızı kurtarmanın bir yolu yok. Kayıp giden zaman, ömrümüzün bir parçası ve ömrümüz tükenmekte. Hayatın trajik yanı, ölecek olmamızın kesin oluşu. Nerede, nasıl, ne şekilde olacağını bilemesek de, hakiki varış noktamız belli. Bir yolculuk gibi düşünün; nereye gittiğinizi biliyorsunuz ama sefer içerisinde çeşitli duraklarınız var. Mutluluk durakları, mutsuzluk durakları, sevinç anları, keder anları… Hayat boşluk doldurmaca oyununa benziyor. Hayat boşluklarını kendimizin doldurduğu bir oyun gibi.

Peki ya nasıl öleceğimizi bilseydik, yaşamımız nasıl ilerlerdi; yaşamaya nasıl devam ederdik?

Ayfer Tunç işte bizleri bu noktadan yakalıyor. Eğer, tüketmekte olduğumuz hayatımızın ne zaman ve nasıl sona ereceğini bilseydik, hayatımızı nasıl devam ettirirdik? Üstelik bu nihayet, gözümüzün önünde daha önce tezahür etmiş olsa; yani ölüm şeklinize daha önce şahit olmuş olsanız, nasıl öleceğinizi izlemiş, yaşamış olsanız…

“Dünya Ağrısı”ndan tam dört yıl sonra, Ayfer Tunç bizi yaşamın ve ölümün sınırlarında dolaşan bir romanla buluşturuyor. Daha sert, daha yıkıcı, daha “ağrılı” bir kitapla karşımızda Tunç.

Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura, acının insan yaşamları arasında bir kesişme noktası olduğunu hatırlatan, acısı acısına denk düşenlerin birbirini anlayabildiği bir dünyaya götürüyor bizi. Yüzünden kederi, sesinden acısı, bakışından yoksunluğu anlaşılan insanların sessiz ortaklığının kutsal kitabı.

“Yazı”, kitabın ilk bölümü ve içerisine dahil olacağımız acılar silsilesinin ilk haritası. Umut, ABD’de zemininde böceklerin cirit attığı neredeyse unutulmuş bir barda otururken bir kadın görür. Bakışlarından, hareketlerinden, içeceğini hızlıca tüketişinden onun “farklı” olduğunu düşünür. Bir şekilde bu kadınla yollarının kesişeceğini anlar. Ama şimdilik konumuz bu değil. Kitabımızın çıkış noktası bozuk bir genle hayatının nasıl sona ereceğini öğrenen Umut’un, geçmişi ile hesaplaşması, geleceğini nasıl şekillendireceğine yönelik alacağı kararlardır. ABD’ye abisinin biliminsanı arkadaşı Stefan’ın yanına yaşamını uzatacak alternatif tedaviler için gelmiştir. Aslında böyle bir niyeti yoktur; çünkü içinde bulunduğu durumun geri dönüşü bulunmamakta ve annesinden aktarılan bu genin annesini nasıl ölüme götürdüğüne şahit olmuştur. Annesi, ellerinden başlayarak vücudunun tüm organları zamanla işlevsiz kalana kadar yaşar. O güne kadar mutsuzluğun gün yüzüne çıkmadığı ailesinde bu durumla beraber ötelenen, gizlenen, görmezden gelinen sırlar, acılar, günahlar gün ışığına çıkar. Bölüm bölüm, babasının, abisinin, abisinin eşinin, annesinin yaşadıkları ve bu yaşadıklarının Umut üzerinde yıllar geçerken bıraktığı derin izleri görürüz. Acılar birbirine zincirle bağlıdır; birini çektiğinizde diğeri peşinden gelir. “Gelince üst üste geliyor!” deyimi bunun dışavurumudur.

İşte, bu ABD ziyaretinde Sanem’le tanışır Umut. Hayatının son zamanlarında, belki de ömründe ilk defa âşık olur. Sanem, kendisini tamamen Umut’a açmayan, kapalı kutu bir kadındır. Umut’un anlatıcı konumunda olduğu bölümde, Sanem hakkında sınırlı bilgi ediniyoruz. Ama diğer bölümde, taşlar yerine oturuyor.

“Tura”, Sanem’in anlatıcı olduğu bölüm. Sanem, ailesinin kendisini nasıl çürüttüğünü bizlere dökmeye başlıyor. Ailenin istenmeyen çocuğu olmak, her işin yapanı, koşturanı, hesap sorulanı olmak ve buna hiç ses çıkarmadan katlanmak. Anneannenin hastalığını, annenin gaddarlığını, babasının, ablasının, eniştesinin, abisinin ağırlığını sırtlarında taşıyan bir Sanem. Algılamak istemedikçe bunun önüne geçemeyen, farkına vardığı ilk anlardan itibaren acının kucağında büyüyen bir karakter. Evlerinin karşısına taşınan Deniz’e ilk gülüşünde âşık olur. Okulun ilk gününden itibaren peşinden ayrılmaz. Onu içinde besler, büyütür, bunu dışına yansıtır. Hayatını değiştirecek, karartacak, dönüştürecek olaylar… Kurtulmak için okur, mimar olur; ABD’ye kaçar gibi gider. İyi kazanıp manasızca yaşadığı bir zaman diliminde her şeyden vazgeçer… Umut’la tanışırlar. Umut ona Sophie’den bahseder. Hastalığına Sophie demektedir. Sophie onu alıp götürecek bir karakterdir. Canlıymış, bir cellatmış, tüm şehvetiyle karşı konulamayacak bir arzu nesnesiymiş gibi anlatır Umut onu. Sanem, hayatının iflah olamayacağını anlar. O yanındayken geçirdikleri zamanları aklına kazır. İstanbul’a döndükten sonra da her gün yazışmaya başlarlar. Konuşmazlar ya da görüntülü iletişime geçmezler. Sophie’nin etkilerini Umut göstermek istemez.

Son bölüm “Her Şey Çok Çabuk Kayboluyor”. Anlatıcı konumunda hem Umut hem de Sanem var. Çünkü Sophie varlığını iyiden iyiye hissetirmekte. Umut, kendi yolunu çizmiş, Sanem betonlaşmış yüreğiyle hayata nasıl göğüs gereceğini düşünmekte…

Ayfer Tunç, dünyanın tüm ağırlığını yüreğimize yığmaya yemin etmişçesine saldırgan bir acı senfonisi okutuyor. Dünyaya dair gerçeğin “acı”dan geçtiğini, mutluluğun insanların uydurduğu bir yanılmasa olduğunu kanıtlıyor.

 

  • Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura – Ayfer Tunç
  • Can Yayınları – Roman
  • 448 sayfa

Okumayı ve yazmayı sever. http://caneralmaz.com