Başak Sayan: “Her inançtan ve görüşten karakterler kullanmaya çalıştım”

Başak Sayan‘la İnkılâp Kitabevi etiketiyle çıkan yeni kitabı Nigâhdar özelinde, din tarihi, Hâllac-ı Mansûr’un felsefesi ve okuma-yazma alışkanlıklarımıza dair konuştuk.

Keyifli okumalar dileğiyle.


Başak Hanım, öncelikle yeni romanınız için sizi kutlarız. Nigâhdar’ın sevilmesini ve çokça okunmasını temenni ediyoruz. Bize kitabınızı yazmaya karar verdiğiniz anı ve kurgusunu oluşturma hikâyesini anlatır mısınız? Bu kitap nasıl ortaya çıktı?

Nigâhdar doğum yaptıktan bir iki ay sonra kendi kendime kalabildiğim ender anlardan birinde ortaya çıktı. Daha doğrusu böyle bir anda aklıma nedensiz bir şekilde Hallâc-ı Mansûr düştü. Ben de herkes gibi hakkında sadece En-el hak dedi ve öldürüldü diye biliyordum. Ancak araştırmaya, hayatını okumaya ve öğretisi öğrenmeye başladıkça büyülendim. Ne garip ki bu topraklarda herkes Mevlana’yı, Şems’i, Yunus Emre’yi, Pir Sultan Abdal’ı bilir ama bu isimlerin aslında Hallâc-ı Mansûr’dan feyz aldıklarını, onu takip ettiklerini, onun öğretisinin izinden gittiklerini bilmez. Tarihteki ilk Müslüman sosyalist Hallac. İnanılmaz bir kişilik. Allah aşkı ve hakikati bulma yolunda yaşadıkları, dünyaya bakışı, dinleri ve İslam’ı yorumlayışı bambaşka. İslam’ı yaymak için çıktığı uzun seyahat onun hem diğer dinleri anlamasını ve araştırmasını hem de kendi öğretisinin temelini oluşturmasını sağlamış. Hakikate bu seyahatler sırasında vakıf olmuş. Ona göre nasıl ki bir damla okyanusun parçasıysa var olan her şey de Yüce Öz. Adına ne dersen ne, ister Allah, ister Tanrı, ister Brahma, ister Tin, ister Bütün, Yaradan ya da İlahi Öz. Kelimeler O’nun ne olduğunu değiştirmez, zira O’nu işaret eden sembollerdir sadece kelimeler. Var olan her şey O’dur diyor. Bir çiçek, bir böcek, bir bulut, bir nehir, bir insan ya da bir hayvan. Ne ben var ne de sen. Her şey O. İşte bu öğreti beni müthiş etkiledi. Ve Hallâc-ı Mansûr’u anlatmaya karar verdim. Onu araştırırken hem öğretisinin hem de tasavvufun ne kadar çok kuantum fiziği ile benzerlikler taşıdığını fark ettim. Bu benzerlik de beni çok etkiledi. Zira Tanrı ve bilim konuları pek bir araya gelmez zannedilir ama tasavvuf ve kuantum fiziği çok benzer. Yüzyıllardır tasavvufun anlattıklarını kuantum fiziği, bilimsel olarak ispatlıyor adeta. Böylece kitabın ana fikri ortaya çıktı.

Çok katmanlı ve geçmişten günümüze uzanan, Hallâcı Mansur’un hüzünlü ve ders, örnek alınası hikâyesini günümüze taşıyan bir kitap okuyoruz. Kitabınızın bazı bölümleri geçmişte yaşanıyor. O dönemlere dair ne tür araştırmalar yaptınız? Hangi kaynaklardan faydalandınız?

Bu roman için hem tarih, hem tasavvuf, hem bilim hem Hallâc-ı Mansûr’un hayatı ve öğretisini araştırmam gerekti. Odamdaki kitap dağına bakan eşim
nasıl inceleyeceksin hepsini diye şaşırıyordu. Hallac 900’lü yıllarda Abbasi İmparatorluğuna bağlı topraklarda yaşamış. Onun dönemi başta halife olarak önce Mutedid ardından oğlu Muktedir Billah var. O dönemi ve Abbasi’lerin devlet yapılanmasını inceledim. Elbette o dönemdeki siyasi ve toplumsal gelişmeleri de. Zenc ve Karmati isyanları bu döneme damgasını vurmuş. Fransız bir bilgin olan  Louise Massignon dünya üzerindeki en kapsamlı Hallac-ı Mansur araştırmasını yapmış kişidir.  Bütün hayatını buna adamış. Yaşadığı yerlere, seyahat ettiği topraklara gitmiş, devlet kayıtlarını incelemiş, Arapça ve Farsça öğrenerek Hallac hakkında yakınlarının söylediklerini, idam öncesi ve sonrasında yazılanları incelemiş ve dört kitaplık bir kaynak oluşturmuş. Hallac hakkında yazılan tüm kitaplar bu kaynağı kullanır. Onu inceledim ve kitap boyunca çok yararlandım. Ve tabi çok sayıda bilimsel araştırmadan ve kuantum fiziğini anlatan kitaplardan yararlandım.

Nigâhdar – Başak Sayan
İnkılâp Kitabevi – Roman
536 sayfa

Nigâhdar’da birbirinden çok farklı karakterler okuyoruz. Karakterleriniz özenle belirlenmiş ve her biri üzerine çalışılmış, düşünülmüş hissiyatı veriyor. Şirin, Algan Ataman, Mestan Üstüner gibi her biri alanında uzman karakterlerin yanı sıra, hayatın içinden olup fark etmediğimiz ama hayatımıza önemli müdahalelerde bulunan karakterler de yer alıyor. Bu dengeyi kurmayı nasıl sağladınız? Karakter tercihlerinizi belirleyen unsurlar nelerdi?

Evet, karakterlerimi yaratırken üzerinde çok düşündüm, çok özenle çalıştım. Özellikle her inançtan ve görüşten karakterler kullanmaya çalıştım. Baş karakterim Şirin’in sadece bilime inanan bir ateist olması, Hallac-ın hayatını ve tasavvufu öğrendikçe nasıl inançsızlıktan inanca evrildiğini görmemiz açısından önemliydi. Ama tek amacım bu değildi farklı inançlardan ve kesimlerden karakterler yaratmayı. Din ve inanç insanın seçtiği olgular değildir. Kimse dinini seçmez. Hangi coğrafyada hangi aileye doğduysa o belirler bunu. Bir insanın nerede, hangi ana babadan geleceğine dair bir yaptırımı yokken kim nasıl suçlayabilir diğerini inancı ya da dini yüzünden? Üstelik din dediğimiz şey dünya üzerinde her insanın Tanrıya ulaşma yolu. Yollar farklı olsa da amaç aynı. Hepsinin temelinde aynı ortak motivasyon yatıyor. Nasıl benim yolum daha iyi diyebilir insan, ya da senin yolun kötü diyebilir? Nasıl kafir olabilir? İnsan seçmediği konular üzerinden yargılanamaz. Çünkü bu konuları yaradan belirlemiştir zaten. Dünyanın neresinde, hangi aileye doğacağı onun alnına yazılmıştır. Bunları sorgulatabilmek ve okuyanlara tüm dinlerin aynı okyanusa dökülen nehirler olduğunu anlamalarını sağlamak istedim. Aynı zamanla inançların nasıl sömürülebileceğini, insanların inançları uğruna, iyi bir şey yapmak için nasıl canileşebileceklerini göstermek de amaçlarımdan biriydi. O nedenle karakterlerimi çok katmanlı, farklı kesimlerden özellikle seçtim.

Kitapta Nigâhdar Haydar Doğaner’in, yani emanetin bekçisinin öldürülmesiyle kendimizi bir polisiye hikâyenin içinde de buluyoruz. Cinayet büro, olay yeri incelemesi, deliller, şifrelerle karşılaşıyoruz. Özellikle cinayetin çözülme süreci, Şirin ve Algan Ataman’ın olaya dahil edilmesi gibi noktalarla, polisiye bir kitap okuma hissi de bırakıyorsunuz. Peki tüm bunları düşününce, polisiye edebiyata bakış açınız nedir? Nigâhdar’ı bir polisiye kitabı olarak değerlendirebilir miyiz?

Polisiye edebiyat çok severim. İyi bir polisiye okuyucunun zihnini sürekli meşgul tutar. Merak hiç bitmez. Ama sadece katilin kim olduğunu merak ettiren bir polisiye sevmem. Nigahdâr’ı bu anlamda bir kalıba koymak zor. Tıpkı Umberto Eco kitapları gibi. Polisiye de denebilir, tarihi de, ama aynı zamanda çok derinliklidir de. Belki de bu anlamda en iyi tanımlamayı yayın yönetmenim yaptı. Okuduktan sonra “Tıpkı bir Amin Maalouf romanı gibi derin, Bir Dan Brown kitabı çok heyecanlı” demişti.

Hallâcı Mansur’un kayıp risalelerinin günümüze ulaşması ve insanlığın gidişatını değiştirecek sırrın peşinde koşan karanlık bir yapılanmadan bahsediyorsunuz. Öyle ki bu yapılanma ülke içerisinde karışıklık çıkartıp düzeni bozmaya yeltenebilecek bir organizasyona ve büyüklüğe sahip. Kitabın en başında da “gerçek olaylardan esinlenilmiştir” ibaresi yer alıyor. Günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan sivil ayaklanmaların temelinde bu tarz yapılanmaların olduğunu mu düşünüyorsunuz yoksa bunlar kitabın içerisinde yer verdiğiniz bir kurgu mudur?

Dünya üzerinde egemen olan bir güç yapılanması olduğuna inanıyorum. Para ve sahip oldukları pek çok kaynak sayesinde sınırsız güce sahip bu insanlar ellerindeki bu gücü kullanarak dünya üzerindeki pek çok olayı yönlendirebiliyor ya da ortaya çıkan olayları kendilerine göre kullanmaya çalışıyorlar. Arap baharından tutun da pek çok ülkedeki ekonomik gelgitler, terör hep bunun sonucu. Elbette güçlerini henüz kendileri kadar güçlü olmayan ülkeler üzerinde uyguluyorlar çıkarlarına göre. Bu zaten yıllardır bilinen bir gerçek. Bir yerde bir olay çıktığında onun temelini oluşturan insanlar ve kişiler için o gerçek bir olay. Ama olayların yönlendirişi büyük resimden bakınca başka türlü. Bir anlamda piyon oluyor bu ülkelerdeki insanlar. Mesela Arap Baharını başlatan zavallı sokak satıcısı Muhammed Buazzizi açlıktan kendi yakmaya kalkmasıyla portestoların bu denli büyümesi ve tüm Arap yarımadasını etkilemesi, onlarca liderin istifasına, öldürülmesine neden olması bir tesadüf mü? Yoksa bir Ortadoğu projesinin sonucu mu? Tabi ki de bir proje. Ama burada o zavallı sokak satıcısının derdi gerçek. Protesto edenlerin niyeti de samimi. Ama işte bu bahsettiğim güç bunların arasına karışarak olayları kendi çıkarlarına göre yönlendirebiliyor. Kitabın başında bahsettiğim gerçek olaylardan esinlenilmiştir Hallac bölümleriyle alakalı. Onunla ilgili anlattıklarım onun gerçek hayat hikayesi. Elbette hayal gücümle karıştırarak anlattım. Diğer bölümler benim kurgum ama kurgu olması gerçek yaşamdan etkilenmediğim anlamına gelmiyor. Ancak yine de kurgu elbette.

Birkaç tane de günümüz edebiyat dünyasına dair soru yöneltmek isteriz. Türkiye’de okuma alışkanlığının diğer ülkelere nazaran düşük olduğu uluslararası raporlara göre de tespit edildi. Okumuyoruz, araştırmıyoruz. Bir yazar olarak düşüncenizi soracak olursak, okuma alışkanlığının arttırılması için sizce neler yapılmalı?

Bu en büyük sorun zaten. Nigahdar’ı yazma amaçlarımdan biri de buydu. Hiçbir şeyi okumadan, araştırmadan doğru olarak kabul ediyoruz. Onlar da bizim inançlarımızı oluşturuyor. Bugün din dediğimiz kuralların pek çoğu peygamber zamanında yoktu. Birileri yorumluyor, diğerleri okuyup araştırmadan ona inanıyor, onlar çocuklarına, onlar kendi çocuklarına anlatıyor ve bir kültür haline geliyor. Ama temeline baktığınızda öyle değil. Zaten kitapta dinler tarihini, ilk tek tanrılı dinin nasıl ortaya çıktığını, ardından diğer dinlerin ondan nasıl etkilendiğini bu yüzden anlatıyorum. En basiti amin kelimesi. Amin kelimesi Amen’den geliyor. Amen ise Hristiyanlıktan. Ona nereden geçmiş? Yahudilerden. Yahudiler nereden almış? Tarihteki ilk tek tanrılı dini kuran Firavun Amenhetop’tan. Adam her duadan sonra kendi adı olan Amen kelimesinin kullanılmasını emrediyor. Öldükten sonra kurduğu ilk tek tanrılı din yıkılıyor ama o sırada o topraklarda yaşayan Yahudileri etkiliyor. Mesela kimse bilmiyor bu kelimenin bu firavundan geldiğini. Çünkü ne okuyor ne de araştırıyoruz. Ancak ben yine de ümitliyim. Toplum geliştikçe bu oran da artacaktır zamanla.

Kitap ve dergilerde KDV muafiyetinin, kitap satışlarını arttıracağını düşünüyor musunuz?

Hayır, pek etki edeceğini düşünmüyorum zira kitap fiyatlarından eksilen 1 – 2 lira değil önemli olan, kağıdın üretilmesi gerek. Biz kağıt üretmiyor, ithal ediyoruz. Dolayısıyla dolarla alındığından çok pahalı. Ne zaman kendi kağıdımızı üretiriz o zaman kitap fiyatları düşer bana göre.

Yakın zamanda okuduğunuz ve takipçilerimize önereceğiniz kitapları sorarak son sorumuzu iletmiş olalım Başak Hanım. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Nigâhdar’ın yolculuğunun uzun olması dileğiyle.

Takipçilerime mutlaka okumalarını önereceğim kitaplar şöyle; Amin Maalouf’tan Semerkand ve Yüzüncü Ad, Umberto Eco’dan Foucault Sarkacı, Orhan Pamuk’tan benim Adım Kırmızı, Dostoyevksi’den Suç ve Ceza, John Fowles’den Büyücü.

Okumayı ve yazmayı sever. http://caneralmaz.com