“Başarıyı tayin eden, koyduğunuz hedeflerdir”

Can Öz sorularımızı cevapladı: canyayinlari.com'u, Socrates Dergi'yi, Öykü Gazetesi'ni, Beymen işbirliğini, Minikitap projesini ve yayınevi ile ilgili bilinmeyenleri sizin için Can Öz'den dinledik.

Söyleşi: Caner Almaz – Merve Akıncı Almaz

Can Yayınları’nın sitesi yayıncı satış kanalından çıkartılıp okur odaklı olarak yayınevinin içeriğine/içerisine dönük bir yüze kavuştu. Bu fikir nereden doğdu, bu aşamaya nasıl gelindi?

Bir sene önce benden doğdu bu fikir. Zaten siteden memnun değildim. Üstüne üstlük sosyal medya boyutunda da benzer bir düşüncem vardı. Okur bir içerikle karşılaşacaksa, bu içerik sadece Can Yayınları’nda bulunmalıydı. Bu sadece kitabın arka kapağından ibaretse okur zaten diğer kanallar vasıtasıyla ulaşabiliyordu. Bu nedenle sitede yalnızca bu içeriği okura sunarsak eksik kalacağımızı düşünüyordum. Bunun içinden nasıl çıkacağımızı düşündük. Can Yayınları’nda çalışan Berrak Göçer var, çok iyi bir editör. Onun da Koltukname isimli bir blogu var. Berrak’a bir projem olduğundan bahsettim. Sonra Berrak, ben ve siteyi geliştirecek ekip oturduk, birlikte bu siteyi tasarladık. Can Yayınları’nda okurun ilgisini çekebilecek, kitapla, yayıncılıkla, çevirmenlikle, editörlükle, düzeltmenlikle ilgili pek çok hikâye var. Bizim üstüne çalıştığımız şey zaten hikâye. Öykü Gazetesi de, Socrates Dergi de, Can Yayınları da hikâye anlatıyor. Kitaba sığmayan bu ufak hikâyelerin bir kısmı çok ilginçler. Dolayısıyla bunları okurla paylaşıp gerçek bir içerik sunmak ve okurun kitapla ve yayıneviyle ilişkisini derinleştirmek elimizde. Yayınevinin belki de en güzel tarafı şu: Birçok firma dışarıdan nasıl göründüğüyle ilgili kurumsal kimlik çalışmaları yapar. Can Yayınları’nın ise iyi görünen, okur tarafından sevilen bir firma olduğunu düşünüyorum. Ama içeriye baktığınızda okurun bildiğinden de güzel, naif, özverili bir firma burası. Bunu okura, insanlara rahatlıkla açıp paylaşabiliriz, daha çıplak olabiliriz diye düşündük. Sitemizde mutfaktan çok şey paylaşacağız okurla. Çevirmen notlarını paylaşacağız, aynı zamanda girişte çok uzun zamandır çalışan Bekir Bey’e şu soruyu da soracağız: “Karşılaştığınız yazarlara siz mi sen mi diye hitap etmeye nasıl karar veriyorsunuz?” Yazarlara da şunu soracağız: “Bir telif sözleşmesiyle karşılaştığınızda sizi yayınevinden soğutan bir şey oldu mu mesela?” Bunlar okurların bilmediği, yazarların, yayıncıların yaşadığı hikâyeler. Bunların üzerine gideceğiz, Berrak çok iyi bir iş çıkarıyor. Müthiş şeyler hazırlıyor, böyle de devam edecek diye düşünüyorum. Satışı kaldırmaya da şundan karar verdik: Eğer satış sitede kalsaydı biz bu içerikleri, sanki kitap satmak için hazırlıyormuşuz gibi bir fotoğraf verecek, bu içeriklerin değerini düşürecektik. Bundan kaçınmak için satışı kaldırmaya karar verdim. Çünkü kitapları her yerde bulabilirsiniz.

Satış bir iş yüküne de neden oluyor muydu? Satışın kaldırılmasında böyle bir etken de var mıydı?

Elbette hayır, iş yükünü yönetmek dediğiniz şey yöneticinin temel görevlerinden biridir. Ben de buranın genel müdürü olarak maaş aldığıma göre, yük dediğiniz şeye her zaman çözüm bulurum. Hele bir web sitesinin iş yükünü yönetmek, sanıyorum görevlerimin en basitlerinden.

Kriz ortamı içerisindeyiz. Şartlar her şeyi zorluyor. Türkiye’nin ekonomik şartları sizi nasıl etkiliyor? Bu maliyet artışıyla sizin yayınlarınızda kullandığınız fiyat politikası nasıl dengeleniyor?

Bunu zam olarak yansıtmamak adına yayınevini büyütmek için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Türkiye’nin bir ekonomik buhrana gireceğini 2014’ün başından beridir ortadaydı. Görünen köy kılavuz istemez. Bu bilgi bizden saklanılmaya, birtakım palavralarla süslenmeye çalışıldı ama aslında çok açıktı. Ülkenin yönetimine bakıyorsunuz; kendi ülkesinin yarısıyla kavgalı. Kendi ülkesinin yarısını işgücü olarak, ekonomik pazar olarak doğru dürüst kullanamayan bir yönetimle ülkenin ekonomik olarak sağlıklı yürüyemeyeceği çok açıktı. Üstelik dış ilişkiler de ayrı bir felaket. Bu senaryodan bir buhran çıkacağı çok belliydi, aynı, önümüzde dev bir ekonomik kriz olduğunun belli olduğu gibi. Politikaların değişeceğine dair bir belirti de görünmüyor şu an. Dolayısıyla ekonomik daralma yaklaşık iki yıldır hazırlandığımız bir konu. En büyük hazırlık borç yönetimi elbette, ondan sonra da agresif büyüme. Normalde yapmayacağım bir şeydi, büyüme sakin olmadığı sürece zaman zaman iş kültürünü de zedeleyebilir, hamlaştırabilir birtakım işleri. Yavaş yavaş büyümek çok daha sağlıklı geliyor bana. Ancak bu ekonomik belirtilerle baş edebilmek için hızlıca büyümek gerekiyordu, yoksa kitap fiyatlarını kontrol altında tutamazdık. Böyle böyle şimdilik bu sorunu çözüyoruz ama bu önümüzdeki dönemde, ekonomik buhranın bir krize dönüşmesi halinde peşin bir çözüm içermiyor. Eğer krize girersek, ekonomik bir kriz doğarsa, bankaların battığı, piyasada nakit para bulunmayan bir kriz yaşarsak Türkiye’de, buna reaksiyonum var. Epey bir hazırlığım da var. Her türlü krizin altından kalkarız ama etkileniriz. Zaten okur şu an aslında gizlenen enflasyon ve gelir daralmasının bedelini ödüyor, aynı fiyattaki kitabı almakta bile zorlanıyor. Hayat pahalılığı artıyor, gelirler daralıyor, tonla insan işsiz kalıyor. Kitap fiyatlarını şimdilik tutuyoruz, elimizden geldiğince de tutmaya çalışacağız.

Önceki dönemlere göre daha az kitap basmak gibi, daha temkinli bir yaklaşım sergileniyor mu peki?

Stokta daha az kitap tutuyoruz. Stokla kastım, telifi alınmış, yayın bekleyen kitap. Ama esasen, artan maliyetleri büyümeye yedirmeye çalışıyorum. Oluşan ekstra kârı kitap fiyatına harcıyorum. Yoksa kitap sayısı azaltarak fiyatları koruyamazsınız. Şimdilik istediğim gibi gidiyor. Yayınevi 2016’da da %36 büyüdü. Çok büyük bir büyüme. Geçen seneki büyümenin üstüne, bu seneyi de büyüyerek geçiriyoruz. Devam edeceğiz böyle çalışmaya çünkü kitap azaltarak bu maliyet artışlarının altından kalkmak mümkün değil.

Tekrar baskılar dahil olmak üzere, ayda kaç kitap basıyor Can Yayınları?

Geçen ay 100’ü buldu bu sayı, yılda ise 1000 gibi.

Yenilikçi bir yaklaşımınız var. Öykü Gazetesi, Socrates Dergi, Socrates Bistro… Bunun haricinde Beymen’le işbirliği yapıldı. Bu girişimci ruhu taşımaya başladınız. Bu fikirler nereden doğdu desek?

Ben zaten uzun zamandır bunu düşünüyordum. Nesneye, güzel nesneye hepimizin düşkünlüğü var. Bayıldığımız, dokunmaktan, sahip olmaktan hoşlanacağımız pek çok nesneden bahsedebiliriz. Dolayısıyla kapakların değişimi de zaten kitabı bu açıdan değerlendirmekti. Kitabı nesne olarak daha arzulanacak bir yere getirmeye çalışmaktı. Bunun dışında mesela Socrates Dergi de müthiş bir dergi olmakla beraber çok kıymetli bir nesne olarak tasarlandı. Öykü Gazetesi de öyle. Bir gazete var ve onun içinde öyküler var. Bu onu bambaşka bir hale getiriyor. Beymen’le yapılan çalışma ise yeni nesneler üretme düşüncesinin yeni bir adımı. Yeni nesneler tasarlamaya devam edeceğiz. Çünkü bunun önemli bir büyüme alanı olduğunu düşünüyorum. İkincisi; bunu severek, zevk alarak yapacağız. Bu da doğal olarak, kendi seveceğimiz nesneleri tasarlamaya çalışarak oluyor. Aslında Beymen’le yapılan çalışma bir pazar araştırması olarak düşünülebilir. Birçok şeyi test ettik orada. Çok kıymetli bilgiler edindik. Socrates Online Dükkân açılıyor önümüzdeki ay.

Pazarlamacı bir bakış açısına mı kayıyor yavaş yavaş?

Doğru. Üretimden sonra pazarlama geliyor. Ama öncelikle üretim. Fikir, nesne, görsel tasarım, bu konularda iyiyseniz pazarlamanız kolay olacaktır. Ancak dediğim gibi, önce üretim. Yayınevi piyasa ilişkisinin sağlıklı bir ilişki olduğunu, ne ürettiğinize bağlı olduğunu düşünüyorum. Benim için önemli olan palavra sıkmamak. Şirket dediğiniz iş yapar, para kazanır, maaş öder, bu çark yürür. Ancak modern şirketlerde maşallah palavradan geçilmiyor. İki kuruş çıkar için siyasi tavırlar belirleniyor, personel işten çıkarılıyor, fikirler çalınıyor. Bu pislikten uzak durmak, dürüst olmak, doğru olmak esas. Ondan sonra güzel üretmek, ürettiğinizi pazarlamak bir zevk haline geliyor zaten.

Okurun bu girişimler karşısındaki reaksiyonlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle Beymen’le işbirliğini duyurduğunuzda tüketim toplumuna ve kapitalist bir yaklaşım sergilediğiniz dair eleştiri aldığınızı hatırlıyoruz. Can Yayınları’nın bu anlamda kendini iyi ifade ettiğini düşünüyor musunuz?

Biraz da bunu test etmek istedik. Can Yayınları orada zaten, ürettiği her şey tüketiliyor. Burada bir terslik yok. Orada hangi kimlikle bulunduğunuz önemli olan. Etiket fiyatı ve barkod basan bir firma tüketim kültürünün dışında olamaz. Aksini iddia etmek palavra sıkmak olur, kimse de yutmaz. Bu tüm yayınevleri için geçerli. Yeter ki nitelik ön planda olsun. Beymen’le yaptığımız çalışma önemli, çok görünür bir girişimdi. Bu sayede ben çok fazla ipucu elde ettim. Şimdi lokum gibi özel ürünler tasarlıyoruz; tabii bundan sonra amaç mümkün olduğunca bir kitap fiyatına ürünler tasarlamak.

Bu çeşitliliği artıracak başka girişim planlarınız var mı?

Var tabii. Aklımızda tonla yeni proje var, o nedenle yepyeni bir proje aramıyorum. Şu an en büyük derdim Can Yayınları’nı biraz daha geliştirmek. Yayınevi bünyesi içerisinde yapılacak çok iş var. İş akışlarının geliştirilmesi ve çağa ayak uydurmak çok önemli. Ayrıca eldeki projeleri derinleştirmeye niyetliyim. Bu işler kendi içlerinde gelişme durumundalar. Öykü Gazetesi’nin, Socrates’in, canyayinlari.com’un yapacağı çok iş var. Mesela yine bir başka bir web sitesi projemiz var: soyunmaodasi.com. Hazırlıkları sürüyor. Spor dünyasının içerisinde yer alan isimler içeriği oluşturacak, anılarını anlatacaklar. Playerstribune.com’dan esinlenerek hazırlanan bir çalışma bu. Harika bir iş olacak bu da. Ama sonra biraz frene basmalıyız, çünkü tüm bu işleri derinleştirmek, geliştirmek, kurumsallaştırmak zorundayız.

Socrates Dergi spor kültürüyle edebiyat kültürünü aynı zemin üzerinde birleştiren özgün bir iş. Fikir aşamasından başlarsak, sizi heyecanlandıracak bir fikir olduğu kesin. Süreç içerisinde istediğiniz aşamaya geldi mi?

Çok geçti onu. Ama istediğimiz yere geldiği anda istediğimiz şeyi güncelliyoruz. Bir süre sonra yaptığınız işi geliştirmezseniz, işin verdiği tatmin metal yorgunluğuna dönüşüyor. Bunun olmaması için yeni tatminler arıyoruz.

Socrates Almanya kararı nasıl alındı?

Önceki sene Aralık ayında Almanya’daki dergicileri geziyordum. Burada da yayımlayabileceğimizi düşündüm. Toplantılarını yapıp orada bir şirket kurduk.

Tabii Almanya’da bize oranla spora ve kültüre daha fazla yatkınlık var.

Çok daha fazla. Socrates Dergi’ye emsal olan dergilerden biri on üç senedir yayımlanıyor.

Beklediğiniz etkileşimi aldınız mı peki orada da?

Daha fazlasını aldık. Orada yayımladığımız her sayı her yerde haber oluyor, gazeteler röportajlarımızı yürütüyor, yayınlıyor; beklemiyordum böyle bir şeyi. Socrates, Almanya’nın önemli dergilerinden biri olmakla meşgul şu an.

Peki tüm bu girişimleri yaparken “Olmayacak galiba” diye düşünüp umutsuzluğa düştüğünüz oldu mu?

Hep yaşanıyor. Ben çok girerim o duyguya; bir şeyi başaramayacağım, beceremeyeceğim düşüncesine. Bazen çok moralim bozuluyor, asabım bozuk dolanıyorum bir süre. Sonra bir yerden bir çıkış yolu buluyorum illa ki. Önemli olan o. Sonuçta koyduğunuz hedefi sürekli güncellemeniz gerekiyor ve bunu ekiple birlikte yaşamanız gerekiyor. Hep beraber bunu istemeniz gerekiyor. Herkesin isteyeceği bir hedef koymazsanız zaten başaramıyorsunuz. Beraber çalıştığınız insanların tatminini görmek de kendi içinde ayrı bir tatmin zaten. Onların işten keyif aldığını görmek, hayatlarının daha iyi gittiğini görmek… Bunlar için gerçekleşebilir baları kriterleri belirlemeniz, istişare halinde hedefler koymanız ve beraber çalışmanız gerekli. İşte o zaman genelde başarıyorsunuz. Olmazsa da moral bozmayıp hedefleri tekrar tanımlıyorsunuz. Neticede başarıyı tayin eden koyduğunuz hedefler.

İnsanlarda yayınevi konusunda sadece kitap basan, kitap üreten bir yer olduğu algısı var tabii.

Genelde doğru bu.

Edebiyat yayıncılığını başka bir noktaya taşıma arzunuz var anladığımız kadarıyla?

Yok, hayır, öyle bir düşüncem yok. Yayın üzerine yapılabilecek işler sonsuz, biz de bunu yapmaya çalışıyoruz.

Minikitap üzerine konuşalım biraz. Kitap ve okuma kültürü için yeni bir format. Artık hızlı yaşayan ve tüketen bir çağda olduğumuz için ona entegre etme çabası mıydı yoksa başka bir öyküsü mü var?

Aslında öyle değil. 2014’ün yazına giriyorduk, ekonominin kötü gideceği ve insanların gelirlerinin düşeceği öngörüsü vardı. Yayınevindeki yöneticilerle oturduk, çay içip sohbet ederken bu problemi attım ortaya: “Ekonomi kötüye gittiğine göre, bir şey bulmamız gerekiyor. Şöyle bir ürün tasarlayalım istiyorum, Öncelikle daha ucuz olmalı. Ancak böyle tasarlanan ürünler nitelikte de daha ucuz hissettirdiği için kötü bir ağız tadı bırakır okurda. Daha ucuz, ancak, elimize aldığımızda daha değerli hissettirmeli. Ne yapacağız?” Ben dahil hiçbirimiz çıkamıyoruz işin içinden. Bunu bulana kadar çalışacağız. Kitapların daha pahalı edisyonlarını çıkartmakta bir marifet yok. Kâğıdı kesip daha ucuza çıkartmakta da bir şey yok. Ne yapacağız? Herkes düşünüyor, düşünüyoruz. Şu an genel müdür yardımcımız olan Ali Granit, o zaman satış pazarlama müdürüydü. Odasına çıktı, geri geldiğinde masaya Hollandalı bir yayıncının ürettiği mini kitapları attı. Tam çözüm işte buydu. Hem olağanüstü kaliteli, hem de küçülerek fiyat işini de çözmüş. Tek problem, yurtdışında üretilmesi ve artması muhtemel döviz kuru. Dolayısıyla uzun görüşmeler nihayetinde güzel bir anlaşma yaptık. Çok iyi bir firmayla çalışıyoruz. Yayımlamaya başladık. Beklediğimizden çok daha iyi bir tepki aldık.

Başlangıçta bir önyargı, “yeni”ye karşı bir direnme vardı sanki.

Normal bu. Biraz beklemek gerekir. Minikitap’tan çok yeni kapaklarda dediğiniz gibi oldu. Gerçi azalsa da eleştiriler devam ediyor. Mailler, tweetler geliyor ara ara.

Sosyal medyayı ciddi anlamda takip ediyorsunuz…

Ben Can Yayınları’yla ilgili her şeyi takip ediyorum. Yazarlarından kitaplarına, her şeyi günde birkaç kere mutlaka kontrol ediyorum.

Peki Can Yayınları’nın sosyal medyadaki konumu, rolü ne durumda size göre? Aktif mi, yoksa gözlemleyici bir rolde mi?

Olmak istediğimiz kadar aktif değiliz. Buradaki problem içerik. Sosyal medyada, ekibin yapabileceği üretimin bir sınırı var. Çok düzgün çalışıyorlar, çok hoş bir ekip. Okurlarla çok güzel ilişki kuruyorlar. Ama tabii bizim politikalarımızdan yola çıkarak yapıyorlar, bizim onlara bu politikayı iyi sunmamız lazım. canyayinlari.com bunu sağlayacak. Sosyal medyada özgün içerik yayınlamalısınız; her önüne gelenin bulabileceği alıntılarla ucuz bir çözüm. Canyayinlari.com bu açıdan hepimizi rahatlatacak.

Sosyal medyada sosyal medyacıları sıkıştıran bir güruh var. Karşısında muhatap olarak onu bulabiliyor çünkü. Can Yayınları bir dönem pek çok baskı yapmasına rağmen içerikte birtakım edisyon sıkıntıları olan kitaplar konusunda sıkıştırıldı. Bu eleştiriler karşısında nasıl bir yol izleniyor?

Cevap veriyoruz, tashih varsa veya kitapta hata bulunuyorsa okura yeni bir kitap hediye ediyoruz.

Peki bahsi geçen kitabın/kitapların o baskısının bitmesine çok varsa, eleştirilen kitaplar toplatılıyor mu?

Bariz bir hata varsa mutlaka.  Okur özen görmediği yerde sıkıştırmalı.

Bu eleştirilerin sizi yorduğu, “İllallah geldi artık” dediğiniz oluyor mu?

Böyle bir şey dediğim gün bu işi bırakmam gerekir. ”İllallah okurdan,” diyen bir yayıncı olmaz.

Can Yayınları büyüyerek ilerliyor; bunu siz de söylüyorsunuz, okur da görüyor zaten ama yayınevi için esas dönüm noktası ne oldu?

Kapakların değişimi dönemi. Bir kırılma oldu o dönem. Kapak değişimi, bütünsel bir dönüşümün bir parçası. Aynı dönemde mali idari işler, yayın yönetimi, sosyal medya yönetimi, telif değişti. Birçok işle ilgili politika ve iş akışları yeniden tanımlandı. Yayınevi o dönemde baştan yapılandı. Kurumsal bir yapı değişikliği oldu. Birtakım usuller değişti. Bu değişimin bir sonucu da kapak değişimi oldu. Kapakları değişik yapmaya alışık olmayan bir bünye, bunu okurla doğru ilişki kuracak şekilde nasıl yapabilirdi? Sadece iyi bir tasarımcı bunu yapamazdı; bir politikaydı ve orada bir kırılma oldu. Yayınevi bu noktadan sonra hızla büyümeye başladı.

Büyümenin size getirisi ne oldu?

Fiyatları koruyabilmenin yanı sıra projeleri gerçekleştirme imkânı doğdu. Socrates’i, Öykü Gazetesi’ni, canyayinlari.com’u yapabilme, büyütebilme olanakları sundu. Bundan sonra yapmak istediğim başka işler de var.

Kitaba para harcamaya pek yanaşmayan bir kültürümüz var. Okura pahalı geliyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Yayıncılardan rica ediyorum, ücretsiz gönderiyorlar. (Gülüşmeler)

Bu düşünceyi, kitapların satmama riskini kırmak için neler yapıyorsunuz?

Bu risk değil aslında. Yaptığınız işin doğal parçalarından biri. İş böyle bir şeydir. İş hayatımız buna göre şekilleniyor. Buna göre pozisyon alıyoruz, projeler, politikalar üretiyoruz. Okurun ne düşündüğü işin temeli zaten. Okurun düşüncesine tamamen aykırı, zıt bir şey yapamazsınız. Dört sayfalık bir kitabı 120 liraya çıkartırsanız gebertirler. Okurun ne düşündüğü, gerçekten neye ihtiyacı olduğu yayınevinin temel sorunu, derdi, meselesi. Bu yüzden bu risk değil, işin önemli bir parçası. Buna göre işinizi doğru yaparsanız yayınevini iyi yönetmiş oluyorsunuz. Yapamazsanız kötü yönetmiş oluyorsunuz.

Yayın politikası ülke şartları, okurun bakış açısı gibi etkenlere bağlı olarak esneklik gösteren bir yapı. Burada neye göre şekilleniyor?

İyi edebiyat, Türkçeye özen, kitabı sevmek, yayımlama heyecanını yaşamak. Bu kadar.

Bazı yayınevleri yeni yazar ve ilk kitap basmaya oldukça özen gösteriyor. Can Yayınları bir dönem buna daha çok öncelik veriyor, yoğunlaşıyordu. Artık biraz daha ağır gidiyor gibi görünüyor. Bu belirli bir politikanın sonucu mu?

Bu bizim bulma becerimizle alakalı. Çok istiyoruz yeni yazar bulmak, hep arıyoruz. Bütün dosyaları tek tek okuyoruz, inceliyoruz.

Can Yayınları’na ortalama kaç dosya geliyor mesela?

Bana direkt gelen dosya, haftada iki. Onun dışında yayınevine gelen dosyalar–yurtdışı, yurtiçi-, yılda bine yakındır.

Edebiyatımızda çok seslilik, üreticilik açısından böyle olduğunu düşünebilir miyiz? Türkiye’deki okur kitlesi okumaktan ziyade üretme tarafına mı kayıyor?

Kesinlikle doğru. Yazılıyor, çok daha fazla insan yazıyor artık. Çok okuma yazma atölyesi var. Çok blog var. Zaten yazdıklarınızı yayımlamak için çok daha fazla fırsat var.

Bu durum nitelik problemi doğuruyor mu sizce?

Aslında hayır. Nitelik, azınlıktır. Her şeyin nitelikli sayıldığı bir evren beklemek safça olur.

Can Dündar’ın Tutuklandık kitabı yayımlandığında hakkında çok konuşuldu. Yeni hapse girdiği, bu sürede hemen bunu nasıl yazdığına dair şeyler söylendi. Bu gibi eleştirilere ne diyorsunuz?

Hapiste yazdı adamcağız. Orada yapacak başka bir şey yok.

Nejat İşler’in kitabıyla ilgili tepkiler nasıldı?

“Best-seller yayımlıyorsunuz,” diye kızanlar oldu. Kitap çok sattı tabii, doğru. Nejat yazdı, beraber çalıştık, önerilerde bulunduk. Gelen dosya ham halinde yayımlanmadı tabii ki.

Bir yayınevinin bünyesinde best-seller bulunması doğal tabii ama Can Yayınları’nın bünyesinde basılması soru işareti doğuruyor sanki biraz. Can Yayınları’nın buna ihtiyacı var mıydı?

Yok, hayır. Can Yayınları bir long-seller yayınevi. Best-seller peşine düşmeye kalksak hemen doldururuz yayınevini. İstemiyoruz. Kitabı beğenmeden olmaz o iş. Nejat’ın kitabını çok beğendim. Çok güzel yazılmış hikayeler var kitapta. Ayrıca kitabın yazılma hikâyesi de harika. Nejat gelirinin tamamını Gümüşlükspor’a bağışladı, onlarca genci spora kazandırdı, bir taraftar kültürü oluşturdu. Bu çok güzel bir hikâye, kitabı yayınlamış olmaktan da gurur duyuyorum.

O dönem Gümüşlükspor’a bağışladığı miktarın yanında kendisinin de yazmak için belli bir meblağ aldı söylentisi çıkmıştı.

Nejat İşler’in kitaptan aldığı her kuruş doğrudan Gümüşlükspor’a gitti. Hemen harcandı zaten. Sezon yeni bitmişti, yeni sezon hazırlıkları vardı. Transferlerin yapılması, çimin yenilenmesi gerekiyordu. Takım otobüsü kiralandı. Bir de üstüne borçlar vardı. Nejat her gün Gümüşlük için para arıyordu ve buluyordu. Bunları Nejat açıkladığı için söylüyorum, yoksa bahsi bile ayıp; geliriyle ne isterse onu yapar.

“Keşke basmasaydık” diye pişman olduğunuz kitaplar oldu mu?

Birkaç tane var tabii ama söyleyemem, yazarlarına çok ayıp olur.

Bunun tam tersini düşünelim: “Keşke daha çok değer görseydi” dediğiniz kitaplar var mı?

Yayımladığımız kitapların en az yarısı. En az yarısı hem de. Çok kitap çıkıyor çünkü. Okurun bu kadar yazar tanıyacak fırsatı yok.

Yakın dönemde çıkacak kitaplardan da biraz bahsedelim isterseniz.

Mirgün Cabas’la 2001: Eski Türkiye’nin Son Senesi isimli çok ilginç kitap hazırladık. 2001 ile birçok şey konuşuluyor çünkü. Akılda kalan bir sürü sembolik başlık var. Ama hakikaten ne oldu 2001’de? Hepimiz unutmuşuz, kitabı okurken daha iyi gördüm bunu. Çok ilginç bir kitap. Behçet Çelik’in kitabı gelecek. Pınar Kür’ün daha önce yayımlanmış kitapları çıkacak. Osman Şahin’in bir kitabı gelecek. Peter Ackroyd’dan Canterbury Hikâyeleri, Gerald Martin’den Gabriel Garcia Marquez’e Giriş kitabı, Murat Gülsoy’dan Türkiye Hikâyelerini Anlatıyor, Emir Çubukçu’dan Günün O Belirsiz Vaktinde kitapları geliyor. Mayıs ayının programı böyle. Müge İplikçi uzun bir aradan sonra Can Yayınları’nda yayımlandı. Bu yıl içerisinde Paul Auster’in yeni kitabı ve Engin Türkgeldi’nin ilk kitabı çıkacak. Engin ile 20 sene önce aynı dergiye öykü yazardık ve onu fena halde kıskanırdım; bayılırdım yazdıklarına, şimdi kitabını yayınlama şansına sahibim. Roberto Bolano’nunda yeni kitabı geliyor. Çok iyi kitaplar var ama anlaşmalar gereği çoğunu açıklayamıyorum.

Ne Okuyorum? ekibinin kolektif paylaşımlarının hesabıdır. Arkasında sadece bir kişi yoktur. Bir fikir vardır! Hiç!