Başka Zaman Kütüphaneleri – Zoran Živković

Zoran Živković

Sırbistan doğumlu Zoran Živković toplam 19 romanın yazarı ve Belgrad Üniversitesi Filoloji Fakültesinde yaratıcı yazarlık profesörüdür. Yine Belgrad Üniversitesinde tamamladığı lisans yıllarında Amerikan bilimkurgu edebiyatı üzerine çalışmış, 1979 yılında Arthur C. Clarke üzerine yazdığı yüksek lisans tezi sonrası doktorasına başlamıştır. 70’li yıllarda bir yandan da Yugoslavya’da kurgu edebiyatını destekleyici çalışmalarda bulunmuştur. Kurgu edebiyatı almanağı olan Andromeda’da editörlük yapan Živković bir andan da Sirius Dergisine düzenli yazılar yazmıştır. 1980’li yıllarda yayıncılık dünyasına geçmiş ve 50’ye yakın kitap çevirmiştir ki bunların büyük çoğunluğu Amerikan spekülatif kurgu tarzındadır. 1993 yılında ilk kitabı olan ‘the Fourth Circle’ adlı kitabını yayınlamıştır. 200 yılında yayıncılık dünyasından çıkıp tam zamanlı yazar olmaya karar veren Živković asıl ününü 2003 yılında yayınladığı ‘Kütüphane (the Library)’ kitabıyla kazanıyor. Bu kitapla 2003 yılında Dünya Fantezi Ödülü’ne değer görülüyor ve 2009 yılında World Fantasy Convention kapsamında anadili İngilizce olmayan ilk onur konuğu yazar oluyor.

Sırp edebiyatının önde gelen yazarlarından Zoran Živković, 2003 yılında Dünya Fantezi Ödülü’ne değer görülen bu kitapta birbiriyle iç içe geçmiş altı öyküye yer veriyor.

Öykülerin ortak noktaları ‘kütüphane’ teması ki zaten kitabın orijinal ismi ‘kütüphane’dir (the Library). Oldukça akıcı bir kurguya sahip olan ve 6 farklı öyküden oluşan bu kitap, aynı tema etrafında farklı karakterlerle tanıştırıyor bizi. Öykülerdeki karakterler farklı kişilik özellikleri yansıtmakla birlikte onlar da ortak bir noktada buluşuyorlar. Temel olarak hayatta karşılaştıkları gariplikleri hafif şaşırarak da olsa geldikleri gibi kabul edebilen yine de şüpheci yaklaşımlarını kaybetmeyen naif karaktere sahipler. Kitap boyunca kurgunun gerçeklikle bağları oldukça zorlanıyor ve fakat yazar bize bu bağların ne kadar esnek olduğunu göstermek adına kurguyu ne kadar zorlarlarsa zorlasın o bağlar hiçbir zaman kopmuyor.

İlk hikayede karşımıza internette yazılmış ve yazılacak bütün kitapların olduğu sanal bir kütüphane bulan bir yazar var. İstenmeyen mailler aracılığıyla gelen bu kütüphane linki kendisinin de yazdığı ve henüz yazmadığı kitaplarını buluyor. Kahramanımız sinirli (E haklı olarak! Henüz yazmadığı kitapların şimdiden internette bulanabiliyor olması biraz sinir bozucu. Korsan da bir yere kadar!) fakat kibar yaklaşımıyla bu imkansızlık ile çok doğal bir şekilde yüzleşiyor. Tabii ki böyle bir şey mümkün olmadığı için ortada bir yanlış olduğunu düşünüyor ve çok mantıklı bir şekilde site yöneticisi ile mail yoluyla temasa geçiyor. Ancak sonradan geleceğin olasılıklarına en azından edebiyatla ilgili kısımlarına kısa bir süre de olsa vakıf olduğunu anlıyor. Edebiyat sayesinde geleceği ucundan da olsa görmüş birisi o artık.

Gelecekte yazacağı söylenen kitapları yazdı mı bilemiyoruz ama yazdıysa ikinci hikayedeki karakterimizin evinde yerinde duruyor olması kuvvetle muhtemel. İkinci hikayemizde biraz titiz bir karakterdeki kahramanımızın başına tüm bibliyofillerin çok kıskanacağı bir olay geliyor. Kendisinin her Salı tozunu aldığı posta kutusundan bir anda bütün bir dünya edebiyatı çıkmaya başlıyor. Eh kitaplar bereketlidir, bir anda çoğalırlar, dolup taşarlar. Nitekim posta kutusundan hiç durmamacasına çıkan kitapları yukarı taşımak ve onları eve sığdırmak kahramanımızın o geceki tüm işi oluyor. Tabi biraz garip komşuları var. Kim dünya edebiyatıyla dolu valizini bin bir gayretle merdivenlerden çıkarmaya çalışan (üstelik bir iki kez değil bütün gece boyunca!) birisine yardım etmek yerine garip bakışlar atıp sessizce yanından geçip gider ki? Her ne kadar bu öyküdeki kahramanın gerçeklikle bağının çok güçlü olmadığı bize hissettirilmeye çalışılsa da düşününce bence en mantıklı yolu tercih ediyor. Sizin posta kutunuzdan durmaksızın kitap çıkmaya başlasa, siz de bunun nereye kadar devam edeceğini merak eder ve tüm dünya edebiyatına evinizde yer ayırmaz mıydınız? Evi boşaltıp kitapları yığmak en mantıklı hareket oluyor bu durumda. Belki de çıkmak inmekten daha uzun sürdüğü içindir, hayatta nedeni açıklanamayan bazı şeyleri kabul etmek zordur. Yine de her zaman mantık çerçevesinde olmaması o kadar da kötü bir şey değil. Kitapların posta kutusuna nasıl sığdığının, nereden geldiklerinin gerçekten bir önem var mı? Neden kitaplarla dolup taşan bir ev kötü olsun ki?

Üçüncü hikayedeki karakter hiç beklemediği bir zamanda müdavimi olduğu kütüphanenin geceleri de çalıştığını öğreniyor. Fakat çok uzun sürmeden gece kütüphanesinin gündüz kütüphanesinden biraz farklı olduğunu anlıyor. Öncelikle gece kütüphanesinden kitap ödünç alamıyorsunuz çünkü buradaki kitaplar gündüz kütüphanesininkilerden biraz daha farklı bir türde. Aslında hepsi biyografi ama aralarında henüz tamamlanmamış olanlar da var. Bu vesileyle kahramanımız kendi yaşam öyküsüne bakma fırsatı buluyor. İlk hikayedeki karakterimiz gibi o da gerçeklikle bağların esnediği bir noktada bu olayın imkansızlığına inanamıyor. Yine de olanları reddetmeden önce son bir kez dönüp baktığında o bağların esnediği gerçeğiyle yüzleşiyor.

Bir sonraki öykü derin bir öykü. Gerçekten ilgi çekici bir fikirden yola çıkıyor yazar. Cehennemin ve hapishanelerin birbirinin yansıması olduğu bir dünyadan bahsediyor yazar. Hapishanelerdeki iyileşme insan hakları açısından iyi olsa da cehenneme benzeşmezliği açısından cehennemin caydırıcılığını kaybetmesine sebep oluyor. Bu sebeple inovasyon yapmak durumunda kalan cehennem ekibi kitapların iyi insan olmayı sağlaması fikrini temel alarak yeni bir ceza sistemi geliştiriyorlar. Fani dünyada hapishanede bulunanların kitap okumayan veya az okuyan kişiler olduğunu keşfettiklerini söylüyor sorumlu zebani. Bu sebeple Cehennemde artık ceza olarak sonsuzlukta kitap okuma cezası veriliyor. Çünkü cehennem sanılanın aksine bir iyileştirme merkezi. Tabii ki ilk başta cezbedici geliyor ama aslında değil. Hoşlanmadığınız türde sonsuza kadar okuduğunuzu düşünün, okumaktan asla zevk alamayacağınız türlerde kitaplar okuduğunuzu düşünün – Sonsuza kadar! Keza öyküdeki zebani de bir anlamda kendi cehenneminde. İlgisini çeken yazılar okumak yerine sonsuza kadar kötülükler ve günahlarla dolu ameller okumak zorunda (Gerçi düşününce sonsuza kadar bırakın sevdiğiniz türde kitapları okumayı herhangi bir şeyi yapmak gerçekten ceza gibi. Yaşasın değişim, yaşasın ölümlülük! J)

En küçük kütüphane sahaf pazarında geçen bir öykü. Yazar kendine ilham aramak için sahaflarda geziyor, ara ara kendini tavlayan sahaflardan da kitap alıyor. Ama bir gün sahaflardan bir tanesi ona çok ilginç bir kitap hediye ediyor. İçinde hiç yayımlanmamış hikayeler olan bir kitap. Kitabın kapağının her açılışında bambaşka bir hikaye çıkıyor insanın karşısına. Tek okumalık hikayeler bunlar. Kitabın kapağı kapanınca hikayelerde uçup gidiyor, yerini yeni hikayelere bırakıyorlar (Şair’in de dediği gibi ölüm gibi bir şey oluyor ama kimse ölmüyor). Bunları not etmek, kayıt altına almak yazarın tek şansı yoksa uçup gidiyor tüm hikaye. Onları dünyaya bağlamak, yakalayıp somutlaştırmak, onlara gerçek varlık kazandırmak yazarın elinde. İlhamını ararken istediğinden çok daha fazlasını bulan yazarın elinde bu hikayelerin kaderi. Yazılmış olsa bile kimsenin onlardan haberdar olmadığı öykülerin kaderini belirlemek de yazarlığa dahil mi yoksa?

En güzel hikâyeyi yazar en sona saklamış; Soylu Kütüphane. Kütüphaneye ait olmayan bir kitap söz konusu. Kahramanımızın aklına gelen tüm yöntemleri uygulamasına rağmen gitmeyen bir kitap kendisi, her zaman başladığı yere, kütüphaneye geri dönüyor. En sonunda kahramanımız işin çözümünü bu kitabı sindirmekte buluyor. Bildiğiniz düz anlamıyla sindirmek yani. İlginç bir şekilde kitabın tatları kahramanımıza oldukça tanıdık geliyor. Aslında bize de öyle.

İlk öykünün ağızda bıraktığı tat tam bir bitmemişlik tamamlanmamışlık hissi. İkinci hikayeden hafif bir sıcaklık ve doymuşluk hissi geliyor. Üçüncü öykü ise size kendisinden hiç beklemediğiniz bir tat sunuyor. Tam da zamanında, ne çok açken ne de yeni bir lezzet denemeyecek kadar tokken. Dördüncü öykü farklı ve yepyeni bir bakış açısı sunuyor. Şaşırtan bir lezzeti var. Gurmelere yönelik bir lezzet. Buna karşılık beşinci öykü tatlı bir öykü. Şirin, sıcak ve soslu. Son öykü ise bitiriş tadında. Kahve/çay tadı ile anlamlandıran, keyifle gülümseten son bir dokunuş. İyi okumalar dilerim.

  • Başka Zaman Kütüphanleri – Zoran Živković
  • Zepros Yayınevi
  • 192 Sayfa
  • Çeviri: Cumhur Orancı