Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu ~ Stefan Zweig

bilinmeyen-bir-kadinin-mektubu1

“Sabret sevgilim, sana her şeyi, hepsini en baştan anlattığım için, anlatacağım için, senden rica ediyorum, beni dinleyeceğin bu çeyrek saat yüzünden yorulma, çünkü ben seni bütün bir hayat boyunca sevmekten yorulmadım.”

Kitap bittikten sonraki kısa süreli şok etkisi yerini bir soruya bırakıyor: ‘’Gerçekten böyle bir aşk var mı?’’

Aşk için iki kişi mi gereklidir? Tek taraflı bir duyguya aşk denilebilir mi?

Belki de bu bir saplantı, sapkınlık, hastalık. Peki, aşkla bu duyguları birbirinden ayıran o ince çizgi nedir? Biliyorum çok soru sordum, ama bu kitap bittikten sonra gerçekten sorguluyorsunuz ki en büyük soru ise siz bu kadar fedakâr olabilir misiniz aşkınız için?

Bir kadın düşünün. Bu öyle bir kadın ki kendini asla tanımadığına ‘hatırlamadığına’ emin olmasına rağmen onu sevmekten hiç vazgeçmemiş. Sırf sevdiği adamın kendiliğinden giden hayatının kendisi yüzünden değişmesinden korktuğundan tek bir gecenin etkisi olan çocuğuyla hiç tanıştırmamış. Şimdi diyeceksiniz, adamdan çocuğu var bu bilinmeyen kadının, adam nasıl hatırlamasın? Bay R.’ın hayatına öyle hayalet bir şekilde girmiş ki kadın, birkaç kere, adamın ruhu bile duymuyor. Evet,  birkaç kere!

İpince bir kitabın sonunda, küçücük dünyasına sığdırdığı duyguları okudukça şaşıracağınız, bir çırpıda okuyacağınız bir kitaptır kendileri.  Stefan Zweig’in bir erkek olarak platonik aşkı bir kadının gözünden bu derece iyi ve akıcı olarak yazabilmesi, Zweig’in mükemmelliği dışında neye işarettir?

Almanca aslından mükemmel bir şekilde çeviren Ahmet Cemal’e saygılarımızı iletmek gerekir. Etrafımızda bu kadar çevirmen yetişmesine rağmen biz hâlâ belirli kişilerin çevirilerini arıyoruz ki elbette bunlardan biridir Ahmet Cemal. “Tatsız bir çeviri, cümleler bozuk, kelimeler tuhaf olsa da bir şey ifade eder, yani kitabın konusunu anlar, bağlama bakarak çıkarımlar yapabiliriz. Ama bu ‘konuyu kaptığımız’ özgün metni tahmin etmeye çalışarak okuduğumuz kitaplarla elbette okumanın keyfine varamayız. Okur akıcı bir dil görmek ister, bir edebiyat metni okuduğunu hissetmek ister, iyi okursa yazarı görmek, yazarın sesini duymak ister, çevirmenin değil.” diye bir güzel özetlemiştir Burcu Uyguz. Ahmet Cemal de öyledir. Kendi iç sesini eklemez çevirilerine. Eklemek istediklerini de son söz olarak ekler kitaplara. Bu son sözle kitap bittikten sonraki şokunuz hafifleyecek ve sorduğu soruyla kitabı kapayacak, kendinizi sorgulayacaksınız.

Hacettepeli bir yay kadını. 20’lerine yeni başladı. Hiçbir zamana ait değilmiş gibi. Sonrası iyilik güzellik.