Bilinmezliklerin İçindeki Merdümgiriz Hasan Ali Toptaş

“Sana mektup yazmak bugüne kadar aklımın ucundan bile geçmemişti. Geçseydi ve daha önce oturup yazabilseydim, herhalde her iki satırdan birini senin için boş bırakırdım. Ya da senin için, içleri harflerle dolu çeşitli boşluklar yaratırdım sayfaların yüzünde. Senin için de değil aslında, bunu, mektup dediğimiz metnin metin olabilmesi için yapardım. Bir bakıma, seni düşünmeksizin senin için.”

Böyle başlıyor Hasan Ali Toptaş’ın okuruna mektubu. Bir yazarın okuruna mektup yazdığı nerede görülmüş? Ben görmedim. Hep derdim bir yazarın mektupları ya da günlüğü basılınca işte en çok onları okumayı severim. Çünkü samimiyet oradadır. Size zengin, siyah pahalı bir arabadan inen olağanüstü bir karakter yaratıyorsa işte onun evinde yıkanmamış veya ütülenmemiş kıyafetlerini de gösterir yazarın bildiğimiz samimiyeti. Yani olaya tüm zenginliğiyle bakmaktan çok arka bahçelerini de görürüz. Bir Hasan Ali Toptaş okuru olarak kimseden gelmese bile yazarımdan gelen bir mektubum olduğunu söyleyebilmek ne büyük mutluluk.

“Böylece, sen aklımdan adamakıllı silinir, bir bilinmeyenken hiç bilinmeyen olursun.
Zaten, seni olsa olsa sezerim ben, istesem de bilemem.
Sen de abartılacak kadar sıradan bir hayat yaşayan bu adamı bilme bence.
Çünkü, her zaman için sezmek, bilmekten daha iyidir.”

Gönül isterdi ki ben sayfalarca sonsuz bir döngü halinde onun bu mektubunu okutayım herkese. Ama biraz da merakı severim. İnsanın her şeyi bir sayfadan öğrenmesini değil de bir kelimeyi bir sayfadan öğrenmesini. Sonra bir kelime, bir kelime daha… Cümleler, cümleler doğurana kadar araştırılsın. Kendi bulduğunu sevdiği zaman unutmuyor da insan. İşte bu cümlelerle de biten Hasan Ali Toptaş’ın okuyanına mektubu aslında tamamen bilinmezlik havuzunun kenarında bekliyor. Aslında Hasan Ali Toptaş’ın Everest Yayınları’ndan çıkan yeni basım kitaplarında kapak olarak kullanılan yönetmen Nuri Bilge Ceylan fotoğraflarından sonra bunu bir havuz değil belki bir dere, bir göl olarak hatta hiç durmayanından herhangi bir su birikintisi olarak görürüm. Çünkü köyde havuz olmaz. Köyde zengin de olmaz. Köyde zengin denilen ise en çok emeği vermiş insandır.  Bu yüzden köyde emek vardır, soğuğun ısrarla burnunun ucundaki savaşını, vücudundaki kanın yanaklarındaki dansını görürüz. Bir el asla eve manikürlü gelmez örneğin, orada nasır vardır, kurumuştur. Orada bir işçi yorulmuştur.

Hasan Ali Toptaş’ın bilinmezliklerdeki bu süresiz molasında neden durduğunu bilmem ama bir gün bir arkadaşımla konuşurken şu cümleleri duymuştum ondan:

“Hasan Ali Toptaş’ta genellikle hep bu bilinmezliği görüyorum. Kitaplarında hep bir boşluk bırakıyor içimizde, galiba o boşluk; sezinlemek.”

Sanki hep o duyduğun kokunun yerini bilmesen her gün arayacakmışsın gibi… Ama bilsen bu kadar yormaz zihnini. İş sadece oraya gitmektir, gidersin ve bu koku her gün alıp da sarmaz seni. Sezinlemek işte böyle bir durum oluyor düşününce.

Düşünmek istemediğimiz zamanlarda aklımıza gelen en kolay düşünceler somut nedenlere bağlıdır. İnsan istese de istemese de bu durumu hep yaşar. Mesela ben Hasan Ali Toptaş’ın ilk Harfler ve Notalar kitabıyla başlamıştım onun beni içine aldığı bilinmezlik dolu serüvenine. Kitap bittiğinde sorduğum soru şu oldu:

“Nerede doğdun da sana bu cümleleri yazdırdı hayat?”

Nerede doğduğu o kadar önemli miydi? Bir düşünce bulmam lazımdı bir neden ya da. Bu konu bir soru olarak kalmamalıydı. (Bu zihnimde hâlâ bir soru olarak durmakta.) Belki de bilinmezlikteydi bunun cevabı da. Nitekim ben böyle düşündüğüm zamanlarda zamanımızın en büyük dostu ve aynı zamanda düşmanı olan internete sordum bu soruyu. Denizli diye yanıtladı beni. Fotoğraflarda tıpkı o havuz değil bir dere olabilir ancak Hasan Ali Toptaş’ın hikâyelerinde bize derin hissettiren dediğim dere fotoğrafları karşıladı beni. Yıkık bir eski dönem taşları. Dar sokak araları tıpkı birkaç çocuğun sarı siyah bir topla futbol oynadığı… Bunlar yeter miydi bunca hikâyeyi anlatmaya? Yetmezdi belki ama büyük çığları o hale getiren hep bir küçük toz değil miydi?

“Çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi anne?” sorusu da unutamadığım ve asla unutamayacağım cümlelerden biri. Sırbistan sınırına 10 km uzaklıktaki Boşnak şehri Srebrenica’da yaşayan, adını bilmediğim bir çocuk sormuş bu soruyu. Ardından da ne yazık ki, 11 Temmuz 1995 tarihinde yapılan katliamda henüz dört yaşındayken öldürülmüş. Ben bu çocuğun annesine sorduğu soruyu 11 yıl sonra, Fikret Bila’nın Milliyet’teki yazısında okudum. Yerimden hiç kımıldayamadım okuyunca. Soluğum düğümlendi sanki, kanım çekildi, kulaklarım uğuldadı, aklım gitti gitti geldi ve ben bütün bunların ortasında durup bir zaman boşluğa doğru boş boş baktım. Bir an, bütün anlamlar anlamsız göründü gözüme, her şey yetersiz, her şey boş ve gereksiz göründü. O gün, sabahtan akşama dek hiçbir şey yapamadım tabii; burnumdan soluya soluya, allak bullak bir yüzle evin o köşesinden bu köşesine gezindim durdum. Hem geride bıraktığımız hem de içinde bulunduğumuz yüzyılın boynuna asılmış kocaman bir ağırlıktı bu soru. Bize bizim suretimizi gösteren çocuk sesinden yapılmış bir aynaydı, dünyanın tepesine düşmüş dünyadan büyük bir dağdı, saftı, derindi, yalındı ve bir o kadar da acıtıcı, bir o kadar da ürkütücüydü.” (Harfler ve Notalar / sayfa 143)

Sadece cümlelerinin mıh gibi bırakmasından değil yaşadığı olayda kendisinin de mıh gibi kalmasından etkilenmiştim bu cümlelerinde. Altını çizmişim. Onun bu kitabından konuşmaya cesaret edeceksem gücü de onun cümlelerinden alayım istedim. Hasan Ali Toptaş bu kitabında aslında bir sürü inceliğini de sunuyor yakalamak isteyen okurlarına. Eski kitapları sakladığını, bir olayı yaşadı mı bir daha unutmadığını, duvarlarla olan bu ‘boş boş bakma’ eylemine sığdırmaya çalıştığı gizli sohbetlerini… Çok yazdığı kadar çok okur, gezer, görür ve unutmazdı. Bunca ayrıntı dura dura da aşındırmamış yerini, iz bırakmış. Bazıları acı vermiş belli, bazıları ise hatırda gizlenip kalmış.

Artık açıkça her düşüncenin ifade edilebildiği bu çağda bazen oturup insanlar ne düşünüyor merak ediyorum. Tıpkı bir yere oturduğum anda bir nefeslik mola için kafamı insanlara kaldırdığımda gördüğüm siluetlerin acaba ne yaşıyorlar diye düşündüğüm anlara göre şekillendiğini anladığım gibi. Okuduğum yorumlardan birini saklamışım.

“Taşrada öğretmenlik yapan bir arkadaşıma okuyup okumadığını sorduğumda, okumanın kışkırtılma gerektiren bir edim olduğunu bunun da kaosla olacağını, büyük şehirlerin bu duyguyu verdiğini falan söylemişti. Bunu o zaman snop bir tavır olarak bulmamıştım. Çünkü taşranın kımıltısızlığında bir insan ne düşünebilirdi? Ne yazabilir ne üretebilirdi?

Zaman geçti ve zaman geçtikçe elbette bazı şeyler netleşti. Yazmanın devingenliği içerisinde taşralılık nedir, edebiyatın beslendiği kaynaklar nelerdir, yazar kimdir…

Bu kavrama süreci içerisinde bazı yazarların büyük tesirinden bahsetmek gerekmektedir. Ki Hasan Ali Toptaş, bundan yıllar evvel bir taşra öğretmeniyle konuşmuş ve henüz kavramsal olgunluğa erişmemiş benliğime bugünün koşullarında çok şık bir yanıt verecek güçte bir yazar. Dünya edebiyatını takip ederken, özene bezene ağzımın suyu aka aka okuduğum o janjanlı yazarların yanında dinginliği ile beni çömez duygularımdan ötürü utandıran, yerin dibine geçiren bir yazar.

Bilgeliği, mütevaziliği, mutedil havası ve kavruk görünümü ile kafamın içinde her nasılsa oluşmuş antin kuntin sanatçı tipini yerle bir eden yazarlardan biri olmuştur Hasan Ali Toptaş.”

Hasan Ali’ye ben işte böyle bir denemesiyle başlamış ve okumayı devam ettirmiştim. Kendisi ise okulun bahçesinde gazoz ve poğaçaların arasına yerleştirdiği kitapları satan bir adamdan “Şehrazat/ Konuşan Katır” kitabını alarak bu kitap sayesinde hayatı kelime kelime genişletebileceğini düşünmüştür. Poğaçalar bir servete götürmüştür Hasan Ali’yi. Hayat işte en çok orada genişlemiştir.

Bu zamandan sonra çeşitli kitaplar okur ve yazarlara ilgi duyar. Kitaplara sığınır, kelimelere sarılır, Bekir Yıldız’dan etkilenir. Herkesin şimdilerde fuarlarda koşarak sarıldıkları yazarlara Hasan Ali öyle kolay ulaşamamıştır. Ama insanın eli kalbinde istediği hiçbir şeye karşı koyacak kadar güçlü değildir hayat. İnsan, en güçlü ve en kötüsüdür. Eğer isterse… Bekir Yıldızla tanışma fırsatı bulur ve yazar ona “Beni okuma!” der. Beni okuma… Çatlama sesi duyulur, durun bir dakika bu ses Hasan Ali Toptaş’tan gelmiştir.

Kelimelere ve kitaplara sığınmasını sağlayan olay ise kafasının arkasında iyileşen bir yaradan ötürü kalan kellik yüzünden “Aynalı” lakabını taşımasıdır. Acısını taşıdığı yaranın lakabını da taşır Hasan Ali Toptaş. Aynalı lakabı ona gerçeklikten çok mecazi bir anlam da yükler. Kalbimizin, ruhumuzun bilinmezliklerinin başını okşar.

“Hayat nedir diye sorarsan bilmiyorum evlat, sormazsan biliyorum.”

Denemelerinden sonra bir süre boş duvarlara baktığımı hatırlıyorum. Uzun süreden beri ilk defa bir yazar beni böylesine etkilemişti kelimeleriyle. Öyle betimlemeleri vardı ki bir battaniyeyle uçabileceğimi, bir kevgirle dileklerimi gerçekleştirecek sihirli sopayı yaratabileceğimi, kötü olanın insanlar olduğunu ve tüm gücün bilinmezliklerde uyuduğunu göstermişti bana. İnanıyordum, hayat bu kadardı işte. Bir sonraki kitabı acilen almalı ve bu duyguları kaybetmemeliydim benliğimde. Elim önce isminden dolayı “Sonsuzluğa Nokta” kitabına gitti. Daha sonralarında bana “Bir kitap ismi olsaydın ne olmak isterdin?” diye sorduklarında vermiştim bu ismi. Sonsuzluğa bir nokta koymak kolay mıydı? Sonsuzlukta nokta var mıydı? Adeta sonsuzluğun da bir sonu varmış gibiydi. Nokta koyduk ve bitti.

“…Yoksa kaçıyorum diye döne dolaşa varıp yaşamımın kaçınılmaz noktalarına mı saplanıp kalırdım, bilmiyorum.

Bildiğim tek şey, ne yaparsa yapsın, insanın birkaç saniyeye bile söz geçiremeyişi… Başka bir deyişle, yaşam dediğimiz o kocaman ve karmaşık serüvenin, kimi zaman birkaç saniyede kurgulanıp birkaç saniyede inanılmaz bir hızla yön değiştirdiği ve günlerimizin, haftalarımızın, aylarımızın, hatta yıllarımızın gerisinde kalan o birkaç saniyenin bütün ömrümüzü kapladığı…” (Sonsuzluğa Nokta / sayfa 93)

Bunca cümlelerim arasında asla kitapların konularını anlatmayacağım. İşte o zaman ben bir çember çizmiş olurum ve sizi oraya hapsederim. Fakat düşüncelerimle yapmak istediğim tek şey kendi içimdekileri paylaşma isteğidir. Kitaptan altını çizdiğim alıntılarıyla sözü ve düşünceyi tamamen karşı tarafa bırakıyorum.

“Ben Bir Gürgen Dalıyım” yazarın öykü kitabı. Yazma hayatına da ilk öyküleriyle başlamış Hasan Ali Toptaş. Bu yüzden bana göre öykülerinin yeri ayrıdır. Onu bu zamanlara taşıyan ilk öyküsü iyi ki var olmuş.

“Kilit ne demektir bilir misiniz?”

“Ne demektir?”

“Ben size söyleyeyim, kilit insanın utancı demektir her şeyden önce… İnsanoğlunun nereye ulaştığının göstergesi demektir. İnsanların birbirine duydukları güvensizliğin elle tutulur hâlidir kilit. Birbirlerine duydukları saygının derecesidir. Bu yüzden, bir utanç belgesidir her kapıda. Hatta, her dolapta, her çekmecede, her çantada, her kasada, her kutuda… Gene de, insanların yüzü kızarmaz onu görünce.” (Ben Bir Gürgen Dalıyım/ sayfa 73)

Bütün insanlıkta saklanmaya çalışılan ama bir türlü becerilememiş bir özellik vardır. Acele etmek. Bir an önce göze girmek mesela, hemen kabul edilmek, çabucak okuyup bitirmek, en kısa zamanda büyüyüp adam olmak… Bu yüzden karşılaşılan her engel sadece ayağa çarpıp uzaklara sıçrayacak kadar küçükken insan bunu koca bir çelme olarak görür. Takılır ve engel yerine kendisi sıçrar uzaklara. Devrilmiş gibi hisseder. Her şey bitmiş gibi… Hasan Ali Toptaş da birçok engele takılır. Düşmüş olsaydı şimdi hiçbirimiz böylesine tanıyamazdık kendisini. Bu cümleyi çok kullanır oldum yazıda, kötüyü düşünmemek en iyisi. Ya da en iyisi “bilmiyorum”.

Hasan Ali ilk öyküsünü bir dergiye gönderir, bir süre sonra dergi basılmadan kapanır. Başka bir dergiye gider öyküler, o dergiler de kapanır birer birer. Yayınevlerine gider eserler, yayınevleri kapanır. Çoğu yayınevi de konuyu ve verilen mesajı anlamaz ve reddeder. Böyle bakınca ortalıkta birçok öykünün veya yazının olması gerekir. Veyahut evin köşelerinde düşmüş bir Hasan Ali Toptaş. Ama yoktur. Hatta o kadar iyi toparlar ki kendisini, kendi başına basar bir hikâyesini. “Bir Gülüşün Kimliği”. Bu hikâyesi “Geçmiş Şimdi Gelecek” kitabında yer alır şimdilerde.

“Ben !eriha gibi gülemedim hiçbir zaman. Gülüşlerimi daha çocukluğumda iğdiş ettiler. Ciddi olmayı asık suratlı olmakla eş tutan büyüklerim, ben güldükçe kaşlarını birbirinin üstüne bindirip ters ters baktılar. Salondan mutfağa sekerek gittiğimde bile kulağımı büktüler. Öyle ya seke seke sekmekte ustalaşacak, yeni figürler yaratacak, büyüyünce de karşılarına zillerini şıkırdatan bir dansöz olarak çıkacaktım onlara göre. Korkardım. Kapı gıcırtısı duyunca hemencecik derleyip toplar, ayak tıpırtısıyla da dişlerimin arkasına bastırırdım gülüşlerimi. Bedenim büyüdü ama gülüşlerim cüce kaldı bu yüzden.” (Geçmiş Şimdi Gelecek / sayfa 12)

“Gölgesizler” kitabı sonralarında Selçuk Yöntem’in başrol oynadığı başarılı bir filme bile uyarlanır. Yine köy kelimesi kokusuyla birlikte kendini belli eder. Hep dediğim gibi bu hayatın en güçlüsü insandır. İsteyince fazlasını bile gösterir.

“Bu güvercin resmini sen mi yaptın?” dedim berbere.
“Ben yaptım,” dedi soğuk bir sesle; “ama sen bunu daha önce de sormuştun.”
“Hiç anımsamıyorum,” dedim; “demek ki unutmuşum.”
“Yine unutacaksın kuşkusuz, belki bir kez daha soracaksın.”
“Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor…”
Yanıma oturmuş, gözlerindeki cellat gözleriyle gözlerimin içine bakıyordu. “Tekrarlardan değil,” dedi; “tekrarların tekrarından.” (Gölgesizler / sayfa 48)

Örneğin “Bin Hüzünlü Haz” kitabının ismi yerini gözümde nasıl değiştirdi? Son kitabı “Başladığında Yalnızsın Bitirdiğinde Daha Da Yalnız” kitabında Şükrü Erbaş’ın sorularını yanıtladığı ilk sayfalarda bu kitabın uzun süre yayınevlerinde dolaşıp kimsenin mantıklı bulmadığı kitabın aylar sonra üçüncü baskısını yaptığını söylemesi kitabı daha da yükseltti gözümde. Çünkü bir zamanlar elimize kitapları veren yayınevleri şimdi cümlelerine sarılıp yatıştığımız yazarın cümlelerini reddetmişti. Dünya ne garip bir yer yahu!

 “Benim de küstüğüm, bütün umudumu yitirdiğim ve artık beni kimse anlamayacak dediğim zamanlar oldu. Hatta, yazmamayı düşündüğüm zamanlar da oldu ama, bunu yapamadım, tuttum, böyle bir dönemde (galiba altı, yedi ay sürmüştü), “Ben ninemi yalnızlık sanmıştım bir keresinde” diye başlayıp, “uzaklar / atların topuklarında zonklar / biz uzaklarda” diye sürüp giden şiirsel metinler yazdım. Sonuçta, insanın yazma arzusunu, yazma tutkusunu ya da (diyelim) yazma hastalığını hiçbir şey yok edemiyor. Belki okurla buluşman geciktiriliyor ama, engellenemiyor.” (Başladığında Yalnızsın Bitirdiğinde Daha da Yalnız/ Şükrü Erbaş Söyleşisi)

Köprünün tam ortasında olan bir eserini daha belirtmek isterim bunca eser arasında Hasan Ali Toptaş’ın. Çünkü hepsini anlatmak beni yormasa bile bir belirsizlik içinde kalmasını isterim. “Yalnızlıklar”. Yalnızlıklar bir şiir kitabı değildir. Cümleleri şiirselliğiyle göklere çıkartırken, bunun bir şiir kitabı olmayışı yeniden bir bilinmezliğe sürüklüyor insanı. Çünkü insan köprünün ortasında durmaya alışık değildir çoğu zaman. Bir kitabı anlatırken illa roman, hikâye, öykü, şiir demelidir. Ama Hasan Ali Toptaş yeniden olaya bakış açımızı değiştirir.

“…o çalışma şiir değil. Öykü de değil. Roman zaten değil. Hiçbir kalıba girmeyen, hiçbir etiketin altında rahat durmayan, tuhaf bir metin. Fi tarihinde yapılan ilk baskısından sonra bu yüzden şiir olarak adlandırılmasını istemedim. Dolayısıyla, şimdi kitabın herhangi bir yerinde “şiir” ibaresi yoktur. Zaman zaman, peki o halde bu metin nedir, diye soranlar oldu. Ben de şiire daha yakın durduğunu, ille de bir adlandırma yapılacaksa belki “şiirsel metin” denebileceğini söyledim.” (Hasan Ali Toptaş Söyleşisi/ Gürsel Korat)

Böylece köprünün bir ucunda metin diğer ucunda şiir ve ortasında okur. Okur nereye isterse köprü oraya doğru eğiliyor fakat asla bir ucuna gidemeden kopuyor köprü. İzin vermiyor bir köşesine uzanmanızı. Bunu yapan Hasan Ali Toptaş. Bu bir şiir kitabı dediğinizde onaylamıyor. Metin dediğinizde de aynı. İşte bu ortada kalmışlığın güzelliğiyle baş başa kalındığında yalnızlıklar konuşuyor. Okuduğum anda zihnime yazdığım bir cümlesi vardır, ezberimden yazacağım.

“Ama yalnızlığın kelimeleri yoktur.
O, bütün kelimelerden oluşmuş bir kelimedir.” (Yalnızlıklar)

“Heba” kitabı bir köy yaşamını, yolun tozunu ve toprağını, kuşların uçuşunu, kuşların ölümünü, Ziya’yı, Kenan’ı içeren; uykuda, uyanıkken, okuyorken ya da okumuyorken bile hayatımızın içine yerleşip bizimle birlikte yaşayan bir kitap. Hasan Ali Toptaş bu kitabı için “Ben okumak istediğim kitabı yazdım.” demiş. İnsanın kendi okuyacağı kitabı yazması…  Bu demek oluyor ki Hasan Ali Toptaş sadece yazar değil kendisinin bir okurudur da.

“Heba’ya başlarken, doğal olarak, öteki romanlarımın hepsinden farklı olsun istedim. Her açıdan farklı. Bunun yanı sıra, derinlik nasıl yüzeye çekilebilir, yüzeye nasıl saklanabilir diye kendi kendime sorup durduğum bir meselem vardı. Galiba onu bu romanda yapabildim. Kim bilir, belki de yapamadım. Heba öteki romanlarımdan epeyce farklı bu yüzden, ses tonu da farklı, kelime varlığı da.” (Heba Üzerine Söyleşi)

“Hiç kuşkusuz insan başka yollarla da var edebilir kendini, diyelim uzun bir öpüşmenin derinliklerinde kaybolarak, bir bakışın ateşinde yanarak, bir kitabın ruhundan doğarak, bir dokunuşla sarsılarak ya da şu an hatırlayamadığım daha akıllıca yahut daha aptalca birtakım şeyler yaparak da var edebilir. Çarçabuk doyan küçük karınlı bir ruha sahipse, bir köşeye oturup sadece çekirdek çitleyerek de var edebilir söz gelimi. Mayasına karışan vahşi gölgelerin arasında yaşıyorsa, birtakım şeyleri kırıp dökerek de var edebilir. Hatta bunun ötesinde, bazı şeyleri yapmamakla da var edebilir ama babayla var olmak bu saydıklarımla kıyaslanamayacak kadar farklı bir şey bence. Farklı olmasının yanı sıra, çok eski bir şey aynı zamanda; belki kuşlar, belki bulutlar, belki taşlar kadar eski bir şey.” (Heba / sayfa 34)

Onca kitabı arasından birkaç tanesini seçerek anlatmak istedim. Sonuncu kitabı da uzun bir aradan sonra yayımlanan “Kuşlar Yasına Gider”.

Araya giren zaman insana bir yazarı ancak bu kadar özletebilir. Kitabı eline alan kime sorsam işte bu tanıdık kokuyu özlediğini söylemişlerdi. Uzun bir süre sonra açılan o kapının arkasında tanıdık gelen ne varsa mutlu eder ya insanı, işte Hasan Ali Toptaş bize kilitlenmiş kapıyı açmıştı o kitabıyla. Okuduğum eleştiri yazılarında da Hasan Ali Toptaş’ın bu romanında daha gerçekçi yazdığı ayrıntısını bir tek benim fark etmediğimi anladım. Bu yüzden diğer kitaplarından farklı olduğunu belli ediyor bu kitap. Her kitap bir öncekini belli yollarda birkaç adım geçiyor. Tekerrürsüz kitaplar yazıyor Hasan Ali Toptaş. Devam eden tek olay yalnızlığı, boşlukları, suskunluk içeren uzun cümleler… Kendisini boş bir odaya koyuyor adeta Hasan Ali Toptaş tek başına ve böyle olmasından memnun da oluyor. Yalnızlık yakışacak bir şey olabilir mi bilmiyorum fakat eğer öyle bir durum olabiliyorsa Hasan Ali Toptaş’a yakışıyor yalnızlıklar.

(Belli bir bilinmezlik hâlâ sürüyor ondan bahsederken bile dilimizde.)

“Gömü’ye giriyoruz, dedi bana, buradan yavaş geç.
Vitesi küçülttüm hemen, yolu incitmekten çekinircesine yavaşça geçtim kasabanın içinden. Radar mı var burada, diye sordum o sırada, her defasında onun için mi uyarıyorsun beni?
Yok, dedi.
O halde, dedim; vaktiyle burada kaza geçirdin de, netameli bir yer olduğunu bildiğin için uyarıyorsun?
Yok, dedi yine. Yüzünü buruşturarak, sol bacağını elleriyle tutup biraz daha sağa, öteki bacağının yanına aldı.
İki yıl evvel karakış nasıl bastırmıştı hatırlarsın, dedi gözlerini yoldan ayırmadan; neredeyse saat başı, kötü kötü haberler geliyordu memleketin her tarafından. Kopan çığların, kapanan yolların, iptal edilen uçak seferlerinin, irtibat kurulamayan köylerin ve yolda belde mahsur kalanların haddi hesabı yoktu.
Bunların Gömü’yle ne ilgisi var, dedim.
İşte o karakış bastırdığında, diye devam etti babam; televizyonun verdiği akşam haberlerinde gördüm ben Gömü’yü. Üzerinden geçtiğimiz şu yolda bir sürü araba mahsur kalmıştı, kamyonlar, TIR’lar, otobüsler ve otomobiller yarı bellerine kadar kara gömülü vaziyette, peş peşe, öylece bekliyorlardı. İnsanlar çaresizlikten, avuçlarının içine hohluyordu camlarda; titremekten bir hâl olmuş, çeşit çeşit yüzlerce insan. Aralarında çocuklar, hatta henüz memeden kesilmemiş ufacık bebeler de var tabii… İşte o vakit bu Gömü’nün ahalisi hep birlikte ellerinde battaniyelerle, çeşitli yiyeceklerle arabalara doğru koştu karların içinden. Kamyonculara, otobüs yolcularına yiyecek verdiler, çay dağıttılar o soğukta.
Durdu babam, son cümleyi söylerken sesinin rengi değişmişti; öne doğru eğilip boynunu uzatarak yutkunmaya çalıştı ama yutkunamadı ve birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Ben o sırada ne yapacağımı bilemedim.
Len Müslüman, durduk yere niye ağlıyorsun sen, dedi annem arka koltuktan; kendi derdimiz bize yetmiyor mu? Yolda kalanlara yiyecek vermişler,çay dağıtmışlar işte, ne var bunda ağlayacak?
Yahu, dedi babam hıçkırıklarının arasından; o insanların yüzleri var ya yüzleri, dağıttıkları çaydan daha sıcaktı.” (Kuşlar Yasına Gider/ sayfa 80)

Söyleşi kitabının kapağındaki küçük çocuğu görünce belli süre bakakalmıştım. Çok benziyordu Hasan Ali Toptaş’a. İlk başta anlayamamıştım onun çocukluğu olduğunu. Ama bana ismini bağırıyordu tebessüm etmeye hazır çocuk suratı. Verdiği bir röportajda söylediğini görmüştüm, işte o zaman yeniden bakmıştım o fotoğrafa. Doğduğu yeri anlatırken küçük bir topla taşlı ara sokaklarda oynayan çocukları hayal ettiğimi söylemiştim. İşte hayal ettiğim çocuk suratıydı o. Fakat o top oynayan hali değil, kitap okuyan haliydi.

“Sözünü ettiğiniz fotoğraf benim çok sevdiğim bir fotoğraftır. Çocukluğumun özeti gibidir adeta. Beni ne kadar anlatıyor? Tamamen beni anlatıyor aslında; kasaba meydanında, elinde Kemalettin Tuğcu’nun kitabıyla gezen bir çocuk. Ben dünyaya hâlâ o çocuğun gözleriyle bakıyorum. Fotoğrafın çekildiği yer, Kayıp Hayaller Kitabı’ndaki Sinemacı Şerif’in salonunun önü; arkadaki ahşap tırabzanlar, halkevi diye bilinen o salonun tırabzanları. Ben birkaç yıl önce fark ettim; fotoğrafta kitabı tutarken parmağımın birini ayraç niyetine sayfaların arasına sokmuşum. Demek ki fotoğraf çekilmeden önce kitabı okuyormuşum. Kasaba meydanında, sinema salonunun önünde. Bu hoşuma gidiyor. Fakat o fotoğrafın olduğu yerde şimdi bir banka binası var; işte o hoşuma gitmiyor.”

Bize bu uzun gökdelenler, ağaçsız yollar arasında köy havasını unutturmayan bir yazar yaşıyor hâlâ aramızda. Kendisi de denizin olmadığı bir şehirde eminim denizi düşünerek gülümsüyor. Çünkü her şey insanın kafasında bitiyor. Ya da başlıyor. Kendi köyüme en son ne zaman gittiğimi sorsanız hatırlamam ama en son ne zaman toprağın yürüdükçe yaydığı kokusunu duydunuz derseniz çok da eski değil.

“Sevgili Hasan Ali Toptaş,
Mektubunuzu aldım. Sizin hakkınızda oturup binlerce şey bilmeden sadece hissettiklerimle oturdum bu sayfanın başına. İçimde sizin için büyüttüğüm çiçeklerin etrafına binalar koymadım bu sefer, inadına boş araziye yaydım. Cümlelerinizi okudukça, adınızı sayıkladıkça çoğalttım hepsini. Sizi ne kadar seviyorum bilmiyorum ama bildiğim ne varsa buraya bırakıyorum.

Kötü diye damga vurduğum hangi duygum varsa hepsinin yüzüne baktım cümleleriniz sayesinde. Bazıları ile arkadaş oldum. Mesela yalnızlığımla.  Bu yalnızlık böyle iyi, demiş ya şair.

Siz de böyle güzelsiniz. Beni bana yansıttığınız için aynalarınızla, size minnettarım. Hayatımıza iliştiğiniz yerde kalmanız dileğimle.

Bir okurunuz. “