Bir Köprüden Ötesi: Fahri Celâl Göktulga Kimdir?

Hocam Erdoğan Kul sayesinde tanıdığım ve Talâk-ı Selâse kitabını tez konusu edindiğim Fahri Celâl’in -kendi devrinde bile- yeterince tanınmayışı beni üzmüş olacak ki size onu tanıtmak istiyorum.

Fahri Celâl 1895 yılında İstanbul’da doğmuş, 23 yaşında Tıbbiye- i Mülkiye- i Şahane’yi yani Tıp Fakültesini bitirmiştir. Askerliği ve asistanlığının ardından Bakırköy Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde başhekim olmuştur.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi- Düşünen Adam heykeli

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi- Düşünen Adam heykeli

Onun edebî kişiliğine geçmeden önce Bakırköy’de belki de herkesin bildiği Düşünen Adam heykeliyle ilgisini paylaşacağım. Başhekim Göktulga 1953’te Rodin’in heykelini bir dergide görür ve orada yatan hastalardan heykeltıraş Kemal Künmat’a yaptırmaya karar verir. Devasa bir kaya hastaneye getirilir, Künmat yontmaya başlar. Sona yaklaştıkça Künmat fazlaca para istemeye başlar, haliyle heykel ödeneği diye bir şey yoktur. Her ne kadar çeşitli ayrıcalıklar sunulsa da Bakırköylü Rodin heykelin kolunu yapmadan bırakır. Altı ay kadar sonra hastaneye yatan bir yüzbaşı (Mehmet Pişdar) kolu yapabileceğini söyler. Heykeli tamamlarsa taburcu da olabilecektir üstelik. İşte heykelin belki de en önemli parçası, sırtında dünyanın yükünü taşıyormuşçasına kamburlaşan adamın düşünceli başını tutmaya çalışan kolu böyle yaptırılmıştır. Göktulga’nın neden bu heykeli seçtiği ise merak konusu olmuştur. Başhekim yardımcısı Faruk Bayülkem şöyle cevaplar:

“Hastane dışındakilerin durumu içerdekilerden daha kötü. Bu heykel onların durumu ne olacak diye düşünüyor.”

Fahri Celâl yazmaya 18 yaşında başlar ve ilk yazıları Servet-i Fünûn’da yayımlanır.

”Ahmet İhsan, Servet-i Fünûn’un edebî kısmının idaresini bize bırakmıştı. Biz, Faruk Nafiz, Halit Fahri, Hakkı Tahsin, Yahya Şâib, Ahmet Hidayet, Yusuf Ziya ve ben, orada—Tarihî Oda diye anılan—şair Tevfik Fikret’in odasında toplanır, yazılarımızı birbirimize okur ve çok çetin münakaşalar yapardık. Ancak bu çetin münakaşalar neticesinde yazılarımızdan beğenilenler mecmuada neşredilirdi.”

Doktorluğuyla edebiyatçılığını tek potada erittiği bir tez hazırlar Tıp Fakültesindeyken. Tezinin konusu Fuzûlî’nin mizacıdır ve Süleyman Nazif, Cenab Şahabettin, Abdullah Cevdet’ in de olduğu bir heyet önünde savunmasını yapar. Ne yazık ki basılmak üzere Almanya’ya gönderilen bu tek nüsha kaybolur.

” Fuzûlî’ ye cinnet isnat eden bu nev-hevesi, Şahabettin Süleyman merhûma benzetip iki paralık etmek için gelen bu zatlar maksadımın bir ruhî tetkik olduğunu, divânını okurken yanlış yapmadığımı görerek memnun olmuşlardı. Eğer o sırada bir küçük vezin hatası, bir yanlış okuma mürtekibi olsaydım hâlim perişandı.”

Hikâyelerinde yüzlerce yıldır gelenekleriyle yaşayan bir toplumun modernlikle tanışmasını, bu ortamda yaşanan tuhaflıkları konu edinmiştir çoğunlukla. Bu hikâyelerde erkek karakterler geleneği temsil ederken kadınlar yeniliklere çok daha çabuk uyum sağlayan değişmeye açık olan taraftır. Erkekler geçmişe kaçmakta bulur çözümü. Fakat bu pek mümkün olmadığından hep beklenmedik sonlara mahkum olurlar. Modern kadının varlığıyla travmatik deneyimler yaşayan erkek şaşkınlık içindedir. Yazarın bu tuhaf psikolojilerdeki kahramanları onun gözlemlediği hastalarla karıştırılır.  Oysa kahramanları yalnızca tuhaf kişilerdir.  Mesleğinden gelen gözlemciliği ustaca kullanan, hâliyle ruhsal her türlü duruma da vakıf olan yazar hikâye kişilerini ararken oldukça titizdir. Devâir-i İşgâl öyküsünde elli iki yıl dava peşinde koşan bir kişiyi aylarca izlediği bilinir.¹

“Ben bir hikâyeyi bazan altı ayda yazarım. Çünkü bence mevzudan evvel tip vardır. Ve tipi bulmak, onu canlandırmak.. İşte asıl iş budur. Bu tipi aylarca aradığım olur.”

-Talâk-ı Selâse hikâyesinden-

-Talâk-ı Selâse hikâyesinden-

Cumhuriyet döneminin ilk kuşak öykücülerinde kişinin ruhsal derinliklerine inememekle eleştirilen yazarlardan bariz biçimde ayrılmaktadır Göktulga. Ömer Seyfettin’le başlayıp Sabahattin Ali ve Sait Faik Abasıyanık’la gelişen Türk öykücülüğünde bir sonraki halka Memduh Şevket Esendal kabul edilir. Göktulga ise Ö. Seyfettin’le M.Ş. Esendal’ı birbirine bağlayan köprü olarak görülür. İnsan psikolojisini öykülere yansıtmak yepyeni bir alan yaratmıştır. Hilmi Yavuz’a göre de Anton Çehov’la Göktulga’yı aynı çizgide buluşturan bunu fark etmiş olmalarıdır.²

20160916_104532

-Hırsız hikâyesinden-

İşte bu yüzden yalnızca bir köprüden ötesidir Fahri Celâl. Kısacık öyküleri ve şaşırtıcı sonlarıyla okunmaya ve tanınmaya değerdir. Zahir Güvemli ondan bahsederken “Bir çoğumuzun bilmediği, sahte şöhretlerin nam saldığı zamanımızda kendisinden bahsedilmeyen bir isim.” demiştir.  1996′ da Kadıköy Sahaf Kafe’ de F. Celâlettin’in Öyküleri hakkında bir toplantı yapılacağı duyurulmuştur. Toplantıya Fahri Celâl’ in ve F. Celâlettin’ in de katılacağı söylenmiştir. Oysa bu iki isim 1975′ te ölen yazarın eserlerinde kullandığı isimlerdir. Bu da tanınmayışına dair trajikomik bir anekdottur.

 

¹ Tevfikoğlu, Muhtar. Fahri Celâl Göktulga. Ankara: Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1993.

² Yavuz, Hilmi. “Fahri Celâl’in Bütün Hikâyeleri”. Milliyet Sanat 54 (16 Kasım 1973): 14.

Aydın, Bilgen. Fahri Celâlettin Göktulga’nın Öykülerinde Anomi ve Geçmişe Kaçış, Yüksek Lisans Tezi, Bilkent Üniversitesi, Ankara, 2003.

Göktulga, Fahri Celâl. Bütün Hikâyeler (Hazırlayan: Mustafa Baydar), Cem Yayınevi, İstanbul, 1973.

(1991, Ankara) Ömür boyu öğrenci, diploma derlemcisi, Türkçe sevdalısı ve Farsça meraklısı. ezel.sahiner@gmail.com