Burak Akyüz: “Bella, Orhan Veli’yi kendisine âşık olarak görmüyordu”

Burak Akyüz, 1946 yılından itibaren Orhan Veli ve Bella‘nın yaşamlarını irdeleyerek kaleme aldığı Bella isimli romanında, hiçbir zaman ismi konamamış bir ilişkinin hikâyesini okurlarıyla paylaşıyor.

Bizler de kendisiyle romanını, Orhan Veli’yi ve Bella’yı konuştuk.

Söyleşi: Eylem Özçimen


Arkadaşın olarak yazma stilini ve içeriğini çok beğendiğim kitabın için önce tebriklerimi sunmak isterim…

Teşekkür ederim.

İlk sorum şu olacak: Bella romanını Bella ile Orhan Veli’nin karşılıksız aşkı ile konuştuktan sonra bir kurgu neticesinde mi yazdın? Ne kadar kurgu ne kadarı gerçek?…

Bu roman “gerçekten hareketle’ kaleme alındı. Yani bir ‘otobiyografi’ çalışması değil. Doğal olarak insanlarda ilk olarak bu düşünce oluşuyor. Orhan Veli, benim ilk farkında olarak okuduğum şair. Bella’yla olan ilişkisi –yani ilişkisizliği’ ilgimi çekti. Hikâye, gerçekle paralel olarak ilerliyor. Tam anlamıyla ‘kurgu’ da değil. Çünkü, Orhan Veli’nin “Anlatamıyorum” ve “Sereserpe” şiirlerini yazdığı Bella, hayatta. Romanımın ana karakteriyle birebir tanıştım ve görüştüm. “Anlatamıyorum” şiirinin doğum öyküsünü dinledim. Orhan Veli’nin Anlatamıyorum şiirini yazdığı an Bella karşısındaymış. Kurguyla ilgili de çok olamayacak durumlara gitmedim. Orhan Veli sustuğunda neler düşünebileceğini bulmaya çalıştım. Zaten çok konuşmazmış. Genelde suskun bir yapıya sahipmiş. Hatta Melih Cevdet “Çok güzel susardı, susması bir gizem yaratırdı” diyor. İşte buradan hareketle kurguladım. Olması muhtemel durumları bulmayı çalıştım. Orhan Veli’nin o sustuğu anlarda, neler hissedebileceğini, neler konuşabileceğini bulmaya çalıştım.

İdeal bir aşk var romanın alt metninde… Gerçek aşkın ölümsüzlüğünü anlatan Sheakspeare’in izlerini de hissettim. Sen de böyle mi düşünüyorsun? Böyle bir aşk var mı? Ölümsüz olacak kadar gerçek ve akılda kalacak kadar da hayatın içinde…

Evet herkes bir ‘idael’ peşinde. Çoğu insanda var bu. Tiyatro kökenli olduğum için Shakespeare çok okudum. Olabilir. Böyle bir okuma gurur verici olur tabii ki. Shakespeare her şeyi eleştirir ama aşka dokunmaz. Benim için de bir dokunulmazlığı var aşk temasının. Bizden de bir örnek vermek gerekirse, ben Yunus Emre’yi de görürüm Orhan Veli’de. O yalın sözcüklerle en büyük duyguları anlatmak, gözü tokluk… Bir insana gerçekten âşıksanız bunu zaman yok edemiyor. Bunu ben de gördüm. Yıllar sonra gördüğüm insanda. Gerçek aşk çok iddialı bir açıklama. Ama “gerçek aşk ölümsüzdür” iddiasına itiraz etmem. Dediğim gibi zamanı bile ezip geçmeyi başarabilen bir enerji.

Orhan Veli tüm vaktini Bella ile zihninde konuşarak geçiriyor, Bella da da hâlâ devam eden bir durum muydu bu? Konuşurken o yıllarda yaşadığını düşünmüş müydün? Bana kalırsa aşk bir zihin oyunu ve hafif ve orta, şiddetli bir hastalık gibi…

Aşka ‘mazoşist’ pencereden bakan çok kişi var. O kadar arabeskleşmiyorum ama acıdan beslendiği de doğru. Orhan Veli ‘Bella’ ya yazdığı Anlatamıyorum şiirinde bir soru soruyor: “Dokunabilir misiniz göz yaşlarıma ellerinizle?” Ben de bu soruya, evet, diyerek yola çıktım. Bella’nın kendisiyle karşılaşmak inanılmaz bir ‘an’dı benim için. Sordum, ‘anlayamadım’ dedi. Orhan Veli’nin kendisine hissettiği duyguyu aşk olarak yorumlamamış. Nedeni o sırada Nahit Fıratlı’yla Orhan Veli’nin ilişkisi olması. Ankara’da böyle fısıltılarla konuşulan bir ilişkiymiş bu. Çünkü Nahit Fıratlı o sırada Vedat Fıratlı’yla evli. O yüzden biraz uzak durmuş olabilir. Yani bence bir şeyler hissetti, belki de içine gömdü. Bu durum benim için doğurgan bir hikâye oldu. Yani “gel beni yaz” dedi.

“Biz seninle bir şeyleriz” diyor Orhan Veli Bella’ya; çok sevdim bu betimlemeyi. Bir de senin yorumunla dinlesek bu cümleyi…

Evet, adı yok. Konulamamış. Şair tarafından da tam olarak açıklanamamış. Bu belirsizliği Orhan Veli’nin Bella‘ya yazdığı mektupta da bu görülüyor. “Sizi seviyorum. Ama karşılığında ne bekleyebilirim?” diye bir şey yazmış Orhan Veli, Bella’ya. Ortada bir karşılıksızlık durumu var, bu net ama bunu ‘deneme’ şansı da olmamış. Bunun için platonik ifadesini özellikle kullanmadım. Onlar buna bir ad bulmamışlar. Ben de “bir şeyiz” demeyi tercih ettim. Onların bulmadığı noktadan bakarak… Hem bir şeyler olmuş hem olmamış. Hem bir şeyler var hem de yok.

Kitabında en çok üç şeyden etkilendim. Birincisi Orhan Veli’nin büyük bir edeple susuşu ve Bella’nın onu sevmesini bekleyişi, ikincisi Bella’nın kendi yatağında bir ayı ile karşılaşması ve ona hem büyük bir korku hem de şefkat ile yaklaşması, son olarak Orhan Veli’nin alkolden zehirlenişi ve Bella’nın onun satırlarını okuyup ağlayışı… Büyük resimde büyük bir aşkın çaresizliğini çıkarıyorum doğru mu?

Aslında çok sonuç odaklı düşünmedim. Dediğin gibi hayata geçseydi buradan büyük bir aşk çıkabilirdi. Ama ortada bir çaresizliğin olduğu kesin. Karşılık bulunamayan bir aşkın yanında, yazarın yaşadığı ne olduğu belli olmayan bir hayat da var. İstanbul – Ankara arasında harcanan bir hayat. Yoksulluk, işsizlik, evli bir kadınla yaşadığı gizli ilişki… Bir de karşılıksız aşk Bella. Buradan çıkmak kolay değil. Çaresizliğin içinde o günkü toplumsal koşulların da etkisi var.

Sence Orhan Veli bugün yaşasaydı sosyal medyayı kullanır ve Bella’ya aşık olduğunu onu takip edenlere şiirler olarak yazar mıydı? Sosyal medya aşkı biçimlendirdi, görselleştirdi neticesinde, yine kendi dünyasında bir şair olarak mı görürdük Orhan Veli’yi sence…

Aslında eğlenceli bir soru. Fikir yürütmek gerekir. En fazla şunu diyebiliriz: Orhan Veli sosyal bir insandı. Hemen herkesle arkadaş olurmuş. İnsan ayırmadan. Bence bir sosyal medya hesabı olurdu ama tüm zamanını bilgisayar başında geçirmezdi. Dünya malında gözü olmayan, tok bir insan. Bu yüzden iyi bir akıllı telefon peşinde koşmazdı. Edebiyat etkinliklerini paylaşıp cebine koyardı telefonu. Şiirlerini Facebook’da, İnstagram’da paylaşır mıydı? Sanmıyorum. Sosyal medya aşkı her ne kadar dijitalize etse de, Orhan Veli’yi kendi orijinalliği içinde görürdük. Yani yine gözlerini kapatıp, yine İstanbul’u dinlerdi.

Son soru kavuşamazsın adı aşk olur derler, roman bunu da söylüyor mu? Sen ne düşünürsün bu cümle ile ilgili…

Genelde bizim gibi toplumlarda “kavuşamama” yüceltilir. Batı, bizim kadar değil. Bunun nedenlerinden biri kadınla erkeğin çok zor yan yana gelebildiği bir toplum olmamız. Bu da kodlarımıza uzaklığın değerli olduğu algısını yerleştiriyor. Halbuki kavuşarak da aşk olur. Neden sınır koyalım ki? Üstelik çok geniş bir kavram, bir duygu. Bunu daraltmak da haksızlık.

Teşekkürler Burak Akyüz… Tüm duyguların, çok azı haricinde eriyip gittiği bu çağda bana kalırsa da aşk hala bir bağlantı noktası hayatın kendisi için… Bu kitap bunu okuyana, dinleyene iyileştiren bir güç olarak çok iyi gelecek kanısındayım. Umarım daha çok kitap yazarsın, sevgilerimle…

Ben teşekkür ederim. Bu sorular için. Çağımızda yoğun duygu yaşamak kolay değil. Nazım Hikmet, Piraye’ye yazdığı mektupta “Üzülme. En fazla bir yıl sürer ayrılığın acısı yirminci yüzyılda” diyor. Bence yüzyılımızda bu süre daha da kısaldı.

Ne Okuyorum? ekibinin kolektif paylaşımlarının hesabıdır. Arkasında sadece bir kişi yoktur. Bir fikir vardır! Hiç!