“Çalışmak, emek vermek ve sevmek gerek.”

Sohbetine doyamadığımız klasik müzik sanatçısı ve eğitmen Oya Ergün‘le klasik müzik üzerine konuştuk.

Laf lafı öyle bir açtı ki, başarı, güncel müzik tartışmaları, eleştirmenlik, sanat, annelik ve çocuklar derken, kendimizi derin bir filozofla konuşurken bulduk. Sonbaharda piyasaya çıkacak CD’siyle ilgili konuşamadık bile. O da başka röportaja kalsın dedik…


 

Birçok insanın başarı hedefleri var ve o doğrultuda mücadele içerisindeler. Siz genel anlamda kendinizi başarılı buluyor musunuz, istediğiniz hedeflere ulaştığınızı düşünüyor musunuz? 

Başarı kelimesi eskiden çok farklı şeyler ifade ediyordu ama şimdi, başarı, benim için, hiç de büyük çoğunluğun algıladığı gibi değil. Günümüzdeki başarı kavramı, savaşların, bir başka insanı yabancılaştırmanın hatta ezmenin ciddi nedenlerinden biri. Oysa çok masum görünüyor değil mi? Ailemizin gururu, okul birincisi, milyoner, star, CEO…

Sizin başarı anlayışınız nasıl?

Benim başarı anlayışım, içinde bulunduğum her eylemin ne kadar sevgili olduğu, diğer insanlarla beni ne kadar bütünleştirdiği, kendime ve tüm canlılara ne kadar iyi geldiği ile ilgili. Anı yaşadığım zamanlar, hayatın tadını çıkarırken, öğrencilerime rehber olabilirsem, bir şarkıyı söylerken hissettiğimi hissettirebilirsem, ama en çok yardım edebilirsem kendimi başarılı hissediyorum.

Günümüz başarı anlayışıyla kendinize bakarsanız; birçok ödülünüz var, okullar bitirmişsiniz, konservatuarda hocasınız, konserler veriyorsunuz, sizi dinleyen ve takip eden dinleyicileriniz var?

Bunlarla övünüyorsam bende bir hata var demektir. Gururlanıyorsam orda bir eksik var demek. Ben tutkularımın peşinden gittim, gerçek başarı bu olabilir. Diğerleri bunun getirisi ama bunlar gelmeyebilirdi de. O zaman bana başarısız mı diyecektiniz? Halbuki ben aynı Oya olacaktım. Dediğim gibi, başarının devingen bir iyilik ve mutluluk hali olduğunu düşünüyorum bu anlamda kendimi zaman zaman başarılı hissediyorum.  Her insan gibi başarısızlıklarım da çok. Bu insan olmanın doğal bir parçası. Depak Chopra mükemmel sağlık kitabında, mükemmel sağlık sizin en doğal halinizdir diyor, bu cümlede çok derin bir gerçek var, mükemmelle uğraşan biz sanatçılara güzel bir ders… Aslında mükemmel, sağlıklı ve gelişim içinde olan, doğal insanın, doğanın kendisidir,  hatasız, kusursuz, hit, tek diye zihnimizin abarttığı, kristalize ettiği birşey aslında yoktur. Alışılmış anlamdaki mükemmellik bizim doğamızı dışlayan, ezen birşey. Takdir edilmek, ödüllenmek her zaman mutlu eder. Ama bunun üstünde çok durmak, gururlanmak, övünmek hasta eder.

Müzik hayallerinizi gerçekleştirmede ne derece başarılı oldunuz?

Gerçekleşenler var, yön değiştirenler var, gerçekleşmeyenler var. Mesela lisedeyken Handel’in  Ah! che troppo inequali (HWV230) kantatını söyleyebilmeyi hayal ederdim.  Elly Ameling’ten onlarca kez üstüste dinler, bir gün Hollanda’da onunla tanışmak isterdim, gerçekleşti. Üniversitede bu kantatı söylediğimde kendi yorumum beni hiç tatmin etmedi, yıllarca  yurt dışında şan eğitimi almayı, sesimi özgürleştirmeyi hayal ettim, bu da gerçekleşti. Mesleğimde yükselmek o zamanlar daha farklı şeyler ifade ediyordu. Günümüz başarı anlayışı kadar katı değilse de benzerlikleri vardı. Sonra öğrendim ki, dünyada hiçbir şey sizi, bir insanı mutlu ettiğinizde hissettiğiniz kadar mutlu edemiyor. Bunu müzikle yapabilmek ayrıca çok güzel.  Korkmadan, bol bol hayal kuruyorum, gerçekleşmeyen tüm hayallerimi gerçek anlamda her işte bir hayır vardır diyerek oluruna bırakıyorum.

Hırslı değilsiniz o zaman.

Hırslı olmaya herkes gibi çok zorlandım, okulların ve çevremin eğitim sisteminde bu olmazsa olmazdı ama hırslı olmadım, olmasını istediğim hiçbir şeyi zorlamayı, bende öfke yaratmasını sevmiyorum, tutkuyla istiyorsam zaten oluveriyorlar. Hırsla değil ama tutku ve sevgiyle kurmaktan vazgeçmediğim gerçekleşmeyen hayalimse, dünya barışına katkıda bulunmak. John Lennon’un Imagine şarkısındaki herşey…

Nasıl yani?

Bu ütopik görünse de, bilim adamları hayatın bir mücadele, bir savaş olduğunu söylese de, bizim en doğal, sağlıklı ve yalın halimizin barış ve sevgi içinde geçecek bir hayatta gizli olduğuna inanıyorum. Dünya barışına katkısı olan her projede yer almak, barışı destekleyecek her adım benim hayalim ve savaşta da bir hayır vardır diyemem asla. Ve barışa katkım olacaksa oluruna bırakmam, üstüne giderim.

Tutku ve hırs arasında ince bir çizgi çekiyorsunuz gibi.

Evet kesinlikle. Aynı anlamda kullanılan farklı kelimeler aslında. Hırsın kelime anlamına bakarsanız, içinde kızgınlık ve öfkeyi de barındırıyor. Neden yapamadım, olmak zorunda diye bir zorlama var. Tutkudaysa, koşulları yaratmak için herşeyi yaparsınız evet ama kendinizi aşarsınız, sevgi vardır içinde. Sizi dönüştürür. Hırs kendini tekrarlar ve sizi agresif bir hale getirir. Sizi mesleğinizde çok güzel yerlere getirebilir hırs ama insan olarak gelişmeye katkısı yoktur. Benim anladığım anlamda tutkudaysa, bütün eylemleriniz sizi insan olarak da geliştirir. Benim tutkularımın beni getirdiği yerden hiç şikayetçi değilim ama yolun başındayım gibi hissediyorum. Mesleğimi aşkla seviyorum.

Birçok çalışma içerisinde yer aldınız ve müzikle yetiştiniz. İyi bir müziği tek kelimeyle ifade etseniz bu ne olurdu? 

Nefes. Derinden alınıp verilen, hücrelerinizi canlandıran, doğru nefes. Şair diyor ya sevgilisine ”Bir çam ormanında nefes almaya benzer seni sevmek” diye, işte o çam ormanında alınan nefes.

Müzik içerisinde hayalini kurduğunuz veya hedeflediğiniz noktaya geldiniz mi? Ya da belirlediğiniz bir nokta var mı? 

İyi müzik yapmak, iyi müzik dinlemek, iyi müziği sevdirmek, insanların duygularına tercüman olmak ve öğretmek benim hayalini kurduğum şeyler. Bunlar da gerçekleşiyor zaman içinde. Hayatımın daha uzun zamanını batı ülkelerinde geçirseydim, bu anlar daha çok olurdu belki ama burada olmamın da başka avantajları var.

Ne gibi?

Bir batı ülkesinde daha az öğrencinin bana ihtiyacı var, burada daha çok mesela… Burada öğrendiğim çok farklı şeyler var ki, onları da batı ülkelerinde asla öğrenemezdim.

Öğrenmek çok önemli değil mi?

Elbette, öğrenmek bitmeyen bir süreç. Yenilenmenin diğer adı benim için.

Şiirle ilgileniyor musunuz?

Evet şiire oldum olası çok düşkünüm.

Şiir ve edebiyat geçmişten beri iç içeler. Bu konuda birbirlerini besliyorlar. Sizin de ilham kaynağınız olan  şiir ya da şairler var mı? 

Edebiyat yani yazın, içimizden gelenleri, güzel ve etkili biçimde, sözle ya da yazıyla anlatma sanatı. Şiir benim için bu sanatın kalbi. Behçet Necatigil’in Sevgilerde’si, Aragon’un Zaman Sensin’i Pavese’in Gelecek Ölüm, Gözleri Gözlerin Olacak şiiri  hemen aklıma gelenler. Sevdiğim, etkilendiğim şiirler ve şairler aslında saymakla bitmez. Son zamanlarda Haikulara merak saldım. Bir tek fazla kelime ve fazla nokta olmadan herşeyi anlatabilen Japon kısa şiirleri, şiirin özü.

Müziğinizi beslemek açısından özellikle okuduğunuz eserler, sevdiğiniz yazarlar var mı?

Müziğimi hayatın kendisi besliyor ve okumayı çok seviyorum. Olmazsa olmaz. Çantamda kitap olmadığı zamanlar üniversiteden beri yok denecek kadar azdır. Gençlik yıllarımda en çok Montaigne, Dostoyevski ve Stefan Zweig’tan etkilendim. Ama artık  daha çok çocuk kitapları, felsefe ve psikoloji okuyorum. 

Eserleri seslendirirken müzik sevginizin verdiği bir keyfin olduğu muhakkak ancak seslendirirken en çok keyif aldığınız ve mutlu olduğunuz eser acaba hangisi? 

Tek bir eser söylemek zor da olsa, Schubert’in Nacht und Traume adlı liedi çok özel benim için. Gerçek bir dinginlik, huzur, arzu, anda kalmaya duyulan tutku… Tarif etmesi zor anlar yaşatıyor.

Sanat insanın gözünde bazen etten kemikten bir vücuda dönüşür. Siz, sanata etten kemikten bir vücut verseniz bu kim olurdu? 

Çok enteresan bir soru. Sanat mutlaka çocuk ve cinsiyetsiz olmalı. Tek isim istiyorsanız, sanırım oğlum olurdu. Evladın cinsiyeti de yoktur ya…

Vagon Dergi’de klasik yazıları yazmaya başladığınızı gördüm. Daha önce de Klasik Müzik adlı bir dergi çıkarmışsınız.  Eleştiri yazıları da yazıyor musunuz?

Konser eleştirileri yazdım kendi dergimde. Sanırım yeniden başlayacağım.

Peki bizim ülkemizde Klasik Müzik camiası küçük bir camia, olumsuz bir şey yazmak çok daha zor olmaz mı?

Evet, camia küçük. Aslında bütün dünyada, ülkemizdeki kadar değilse de, klasik müzik çevreleri küçüktür. Ama Avrupa’da şöyle bir fark var ki, onlar yüzyıllardır bu müzikle iç içeler. Konser eleştirileri yazmak oldukça tecrübe ve bilgi gerektiren bir iş gerçekten. Her şeyden önce çok iyi bir dinleyici olmanızı gerektirir.  Çağları, stilleri, bestecileri, enstrümanları iyi tanımanız, tercihen müzik eğitimi almanız. Sanat eleştirmenliğinin nasıl olması gerektiğiyle ilgili çok sayıda güzel kitap var. Ben her zaman söylüyorum, herşeyden önce bir dinleyiciyim ve dinlemek aktif bir eylem diye. Hayatımda yazdığım ilk makalenin adı da Dinleme Sanatı idi. Benim için eleştiri yazısı yazmak zevkli bir iş, hatta daha çok yapmam gerekir diye düşünüyorum da kendi dergimden sonra pek zaman ayıramadım. O zamanlar çok gençtim ve çok cesurca yazıyordum yazılarımı. Zamanla bu işin apayrı bir birikim gerektirdiğini anladım. Eleştirdiğiniz şeyin müzik olduğunu unutmamak ve bu işe ömrünü veren sanatçıların yorumlarını eleştirirken sanatçıya saygıdan asla taviz vermemek gerekiyor. Unutmamalı ki, size hiç hitap etmeyen bir yorum, bir başka iyi dinleyici için çok etkileyici olabilir. Ama yorum besteciyi, eseri yansıtmayan, bir başka anlamıyla yanlış yorumsa, ya da yeterince iyi, çok fazla teknik hatayla zevk verememişse mesela, yazarsınız tabii.  Yine de, sanatçı da bir insandır. Her gün başka bir gündür. Sanatçının da kötü günü olabilir. Ve eleştiri yazısında asıl unutmamanız gereken en önemli nokta, siz bir eleştirmen olarak, müzik sanatının gelişmesine katkıda bulunuyor olmalısınız. Doğru ve iyi müzik için bir işçisiniz. Ciddi bir kendini bilme durumunuz olmalı. Fazla veya eksik yazmamalı ve yazdığınız her kelimenin sorumluluğunu alabilmelisiniz.

Gazetelerde böyle yeren eleştirilere siz de denk geliyor musunuz?

Elbette. Ben yabancı basını da takip ediyorum. Konser yazılarını okuyorum. Son derece sert yazılar karşıma çıkıyor. On yıl kadar önce, Hollanda’da ilk başrolünü alan gencecik bir Rus soprano için yazılan yazılardan sonra bu harika genç kadın operayı bıraktı. Uzun yıllar önce Türkiye’de de, bir Türk kemancı, gazetede hakkında yazılan eleştiri yazısından sonra kemanı bırakmış.  Bu kemancının çok yetenekli ve ince ruhlu biri olduğunu da biliyorum. Öyle laflar ediyor ki bazı eleştirmen kimliğindeki kişiler… Yıllar önce, meslektaşım genç bir hanım için yazı yazan bir eleştirmene, yazısını çok agresif bulduğu anlatan bir mektup yazdım. Bana teşbihte hata olmaz demesin mi? Bırakın üslubu, müziği, ana dili Türkçeyi bile bilmiyor diye çok üzülmüştüm. Aslında bu deyim, benzetme yaparken son derece dikkatli olmak gereğini vurgular. Anlaşılanın tersine…

Negatif eleştiri yapılmasına karşısınız diyebilir miyiz? 

Hayır, öyle değil. Sevmediğiniz ya da yanlış yapılmış bir yorumu sevmiş ya da doğru gibi yazamazsınız. Tabii ki eleştiri gerekiyorsa negatif de olacak ama sanatçıya saldırı niteliğinde olmasına karşıyım. İlk gençliğimdeki yazılarımda ben de kendimi biraz sert buluyorum. Dolayısıyla, eleştirebilmek için, çoğu işte olduğu gibi, olgunlaşmak gerekir diye düşünüyorum.

Benim içinde bulunduğum klasik müzik ortamlarında çok sıklıkla kıyasıya tartışmalar görüyorum. Konu yorumlar da değil sadece. Bir piyanist diğerine, bir grup sanatçı bir başka gruba da saldırıyor. 

Evet, Türk dinleyicilerin çevresi demin de dediğimiz gibi oldukça küçük ve ben de bütün bu tartışmaları okuyorum.

Siz hiç yazmıyorsunuz burada fikirlerinizi değil mi?

Ben düşüncelerimi dile getirdiğimde kimseye faydası olmayacaksa susmayı tercih ederim. Birbirlerine ya hep ya hiç şeklinde kılıçlarını bilemiş gruplarda söylediğiniz şey çok anlamlı olmuyor. Bir de bizim ülkemizde maalesef biraz futbol taraftarlığı gibi gruplaşmalara sık rastlıyoruz. Herkes Avrupa dergilerindeki yazıları örnek gösteriyor, o dergileri ben de okuyorum, hiç verilen örnekteki gibi şeylere rastlamıyorum.

Bir de çekememezlikler çok fazla değil mi?

Evet maalesef.

Bütün bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? Kıyasıya eleştiriler, saldırılar?

Bakın, size biraz önce söylediğim gibi, ben barıştan yanayım. Kıskançlık, saldırmak, kıyasıya eleştirmek zaten kendimi uzak tuttuğum durumlar. Kıskançlık yüzünden yapılan hiç bir hareketi desteklemiyorum.

Sizin hakkınızda kötü eleştiri yazısı yazıldı mı hiç?

Hayır. Şanslıyım ki hep güzel şeyler yazıldı. Ama bu demek değildir ki benim her konserim çok iyidir. Keşke her konserime iyi eleştirmenler gelseydi de ben de kendimi onların gözünden okuyabilseydim.

Üzmez mi sizi olumsuz yazılacak şeyler?

Artık öyle bir noktadayım ki, olumlu ya da olumsuz söylemlerden çok daha fazla etkilendiğim şey, kendi duygularım oluyor. Kendim yeterince iyi iletişebildim mi, ifade edebildim mi, konser vermekten keyif aldım mı, buna bakıyorum. Eleştirecekse, kimin eleştirdiği çok önemli ve benim de kendimi yetersiz bulduğum konserde olumsuz bir eleştiri yazılsaydı bundan ders alırdım. Yani asıl üzen şey yazılan değil, yeterince iyi söyleyememiş olmam olurdu… Ama haksız bir yergiyle karşılaşsam üzülebilirdim. Buna bile üzülmeyecek kadar olgunlaşmak isterim.

Haksızlığa uğradınız mı?

Haksızlığa uğramadan yaşamak mümkün mü bu dünyada? Elbette uğradım.

Doğu ülkesinde yaşamanızın Klasik Müzik yapmakta zorlukları oluyor mu? Çalışma zorlukları, insanların bakış açıları gibi.

Doğu ülkelerinde benim tecrübem, her sahne deneyiminin daha yorucu olması maalesef. Bir araya gelip prova yapmak daha çetrefilli. Hele ki bir kurumum sanatçısı değilseniz, devlet operası, devlet filarmonisi gibi… Bir ticari iş çıkınca, konser provası kolayca ertelenebiliyor ya da daha acil bir devlet işi çıkabiliyor. Bir de çok daha küçük bir dinleyici kitleniz oluyor ve konserin ortasında elinde telefonla konuşarak dışarı çıkıp, sakince geri dönen insanlara daha çok denk geliyorsunuz. Konserimden saatler önce konser salonu değiştirmek zorunda kaldığım bile olmuştur.. Sizden Schumann liedlerin ardından bir de  ay sesiniz çok güzel, Bağdat söyleseydiniz diye istek de gelebiliyor :)

Dünyaca ünlü pek çok sanatçı ve orkestrayla çalıştınız değil mi?

Gerçekten çok iyi sanatçılarla çalışma fırsatım oldu da dünyaca ünlü biri değilim ben. Dünyanın tanıdığı Türkler başlığında yapılmış bir listede, yurt dışında yaşayıp orada çalışan herkesin adını görebiliyorsunuz. Bu çok acıklı geliyor bana. Neden böyle olmaya çalışıyoruz ki? Bütün dünyanın tanıdığı sanatçımız, hiç de o kadar çok değil. Kaldı ki, gerçek anlamda harika pek çok sanatçı tanıyorum, hiç biri dünyaca ünlü değiller.   Evet, Avrupa’da okudum, çalıştım, orkestralarla, şeflerle, operalarla, piyanistlerle, bestecilerle harika konserlerim oldu. Bir o kadarıyla da olamadı. Ama asla dünyaca ünlü bir sanatçı olacağım ve adımı dünya tarihine altın harflerle yazdıracağım gibi bir isteğim yoktu çok şükür. Sanat muhteşem bir şey ve hiç üne ihtiyacı yok. Çalışmak, emek vermek ve sevmek gerek.

Ünlü olanlar hep hırslı mı sizce?

Elbette ki hepsi hırslı değil. Pek çoğu tutkulu. Pek çoğu harika. Ama ünlü olmayan ve ünlü olanlardan çok daha derin bulduğum sanatçı sayısı, ünlü olanlardan kat be kat yüksek. Nice ünlü sanatçılar da var ki, bana hiç tat vermiyor. İşi ticarete döken ünlüler de cabası.

Peki Oya Hanım, siz kendinizi nerede görüyorsunuz bu çevrelerde? Siz pop ve caz da söylediniz. Bazı klasik müzik çevreleri küçümsedi mi sizi mesela?

Ben iddialı bir karakter değilim. Büyük çevrelerce tanınan bir sanatçı da değilim. İçimde hissettiğim ve aşık olduğum müziği sunmaya çalışan bir şarkıcıyım. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Klasik müzik tutkunuyum ama iyi olan her müziği söylerim. Popüler ya da caz… Armstrong diyor ya, iki çeşit müzik vardır, iyi müzik ve kötü müzik diye. İyi olanın peşindeyim. Küçümseyenler vardır belki ama bana hiç denk gelmedi. Yalnız şunu da belirteyim, bir klasik müzik eserini seslendirmek, bir popüler ezgiyi seslendirmekten çok daha fazla çalışmak ve emek istiyor. Yanlış anlaşılmasın, diğeri de emek istiyor ama klasik müzik başkadır.

Keman, blok flüt ve piyano çalıyorsunuz. Bu enstrümanları seçmenizde etkili olan neydi? 

4 yaşındayken kardeşime gelen blok flütü elime aldım ve bir daha hiç bırakmadım. İlk öğretmenim de ağabeyimdir. Sonradan bu çalgıyı çok geliştirme olanağım oldu. Blok flüt ailesinden sopranino, soprano ve alto flütü konserlerimde de icra ediyorum, kayıtlarımda kullanıyorum. Keman aile çalgımız. Aile orkestramızda babam çalardı ama amcam dedem ve kuzenim de keman çalardı. Ağabeyim mandolin çalardı. Ben de kemanı çok severim ve çocukluğumda dersler alarak çalmaya başladım. Piyanoyaysa üniversitede müzik okurken başladım. Biraz geç bir başlangıç oldu.

Daha fazla enstrüman çalmayı ister miydiniz, ilginizin olan başka enstrümanlar da var mı?

Kesinlikle istemezdim. Sadece piyano ve blok flüt eğitimini küçük yaşlarda da  profesyonel olarak alabilmeyi isterdim. Blok flüt bizim ülkemizde konservatuarlarda öğretilen bir çalgı değil. Rönesans ve barok dönemin vazgeçilmez bir çalgısı oysa. Repertuarı oldukça geniş. Bana bazen, ”hani bizim ilkokulda çaldığımız düdük değil o değil mi” diye soranlar oluyor. Ülkemizde kötü bir ünü var maalesef.

Peki keman?

Dünyanın en zor ve bence en güzel enstrümanı. Daha küçük yaşlarda başlasam, daha iyi bir seviyem olabilirdi belki ama, en çok sevdiğim çalgı olmasına rağmen, hiç başlamamış olmayı bile tercih ederdim. Sanırım maymun iştahlı olmadım. Bütün enstrümanlar şarkı söyler ve ben de zaten bir şarkıcıyım. Flüt ve piyano bana yeterdi. Asıl işim şan olduktan sonra…

Geniş bir müzik arşivi olan aileniz var, bu arşivin size nasıl katkısı oldu? 

Evimizin kitaplar ve plaklarla dolu olması, koskocaman, uçsuz bucaksız, sonsuz ve özgür bir dünyayı iliklerime kadar hissetmemi sağladı. Babamın kitaplarından birini rastgele elime alıp okuduğum öyle anlar vardı ki, beni küçük bir taşra kentinden dünyanın en renkli kentlerine, dinlediğim kasetler, plaklar da kimi zaman bambaşka evrenlere uçurmuştur. Ortaokul yıllarımda, kimse evde yokken Beethoven’in keman konçertosunu sesi iyice açılmış kaliteli bir müzik setinden tam konsantre dinleyişimi, nice sonatlar ve senfonilerle saatlerce bale yapışlarımı hatırlıyorum. Kitap ve müzikler sayesinde kesinlikle başka dünyalarda yaşıyordum, daha özgür, daha mutlu, bazen coşkulu, bazen dingin ama her zaman hayal ve umut dolu.

O yaşlarda çok hayal kuruyor olmalısınız. 

Hem de nasıl. Hayallerim benim en büyük yaşama sevinçlerimdi. Bütün duyguları çok yoğun yaşıyordum. Bazıları bir çocuk kalbi için fazla yoğun hatta.

Gerçekleşmeyen hayaller mutsuz etmiyor muydu o yaşlarda sizi?

Hayallerim bana beklemeyi öğretti, bir gün büyüyecek ve kanatlanıp müzikle uçacaktım, pek çok şey gerçek olacaktı… Öyle de oldu.

Gerçekçi hayallerdi o zaman diyebilir miyiz?

Yarı yarıya. Çocukluk yaşantısı gerçeküstü değil midir biraz… Ayrıca hayallerin hepsi, ille de gerçek olacak diye de kurulmaz ki.

Çoğu insan çocukluğuna özlem duyar ve büyümekten acı çeker ama. Sizin için de öyle oldu mu?

Yirmili yaşlarımda bazen evet. Ama artık içimdeki çocukla yaşıyorum. Bunu öylesine söylemiyorum. Herkesin çocukluğu içinde, keşfetmek uzun bir süreç belki ama çok şükür ben keşfettim. Siz bütün yaşlarınızla birlikte yaşıyorsunuz ve ruhunuzun yaşı yok. Benim bu süreçte en büyük hocam oğlum olmuştur.. İçimdeki en derin duygulara ve çocukluğuma ulaşmama en çok  annelik yardım etti.

Annelik kariyerinize engel olmadı mı hiç?

Anne olmasaydım belki daha çok albümüm olurdu, konserlerimin sayısı da öyle ama bilerek isteyerek, planlayarak anne oldum. Bu gerçek bir seçimdi. Ayrıca, anneliğin kariyerime değil, kariyerimin anneliğime engel olmasını engellemeye çalıştım hep. Oğlum 8 yaşında şimdi ve özellikle ilk yıllarında zamanımın çoğunu, şimdi de gerektiği kadarını ona verebilmek benim en büyük mutluluğum.

Kariyeri için çocuğunu ihmal eden annelerle ilgili ne düşünüyorsunuz peki?

Bir kadının da aynı bir erkek gibi, işini seviyorsa hele çalışmak istemesi çok normal ve olması gereken. Ben işimi hiç bırakmadım. Yavaşlattım sadece. Dediğim gibi bunu yapabilmek bir şanstı. Özellikle şimdi yaşadığım ülkede insanların çocuklarını doğurup okumak için başka ülkelere gittiğine,bütün tatillerini onlarsız planladıklarına ve doğurup büyükannelerine ya da bakıcılara bırakarak sadece kendi hayatlarını yaşadıklarına sıklıkla şahit oluyorum. Ve bunu açıkçası çok yanlış buluyorum. Bir çocuktan daha değerli birşey yoktur.  Ona verdiğiniz emek, dünyayı güzelleştirmek için yapabileceğiniz en iyi, en güçlü şey. Ve hayatının ilk yıllarında, en çok anneye ihtiyacı var, temel güveninin garantisi bu, beden ve ruh sağlığının bu güvenle çok ciddi bağlantılı olduğu bilimsel bir gerçek. Çok çalışmaya mecbur olan anneleri anlayabiliyorum ve onlar için üzülüyorum ama çocuk yapmak dünyanın en ciddi kararı ve gereken ortamı sağlamadan yapmak felaket bence. Çocuk en değerli hazinedir. İyi bir anne olmanın anahtarlarından biri de asıl mesleğinizi iyi yapmak ve çocuğa iyi örnek olmaktır. Bu nedenle de her zaman kendi işlerimi de, yapabileceğim en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum.

Klasik müziğe ilgisi olan okur ve dinleyicilere ne söylemek istersiniz?

Klasik müzik dinleyicilerine söylemek isterim ki, dinlemek aktif bir eylemdir ve bir sanattır. O sanatta her zaman daha iyiye güzele yol vardır. Her zaman iyi müzik dinlemelerini öneririm. İyi müziğin kriterleri bambaşka bir makale konusu elbette ama en azından bol bol dinlemeli ve müzik hakkında da okumalılar. Dinleyicilikte gelişmek, aynı şarkıcıkta gelişmek gibi, emek, araştırmak, zaman vermek ve tutkuyla olan birşey.

Peki son olarak sanatçı olmak isteyenlere?

Çocukların zaten bir sanatçı olduğuna inanıyorum. Anı yaşamayı onlar gibi hepimiz becerebilsek, isteklerimize tutkuyla sarılabilsek, doğal olarak güzel olana yönelsek, hayallerimizden onlar gibi vazgeçmesek ve engellenmesek neler neler olur. Çocuk bir şeyi severse peşinden gider zaten. Yani klişeleştiği gibi, çok çalışmak, emek vermek, araştırmak demek istemiyorum, onlara çocukları tanımak, dikkat vermek ve onlardan öğrenmeye teslim olarak kendi içlerindeki çocukla birlikte yaşamalarını öneriyorum. Hastalıkların şifası doğanın kendisinde ve kendi içimizde ama gizli ve onu arayıp,  çıkarıp bulmak gerek ya,  işte aslında sanat da her yerde, sanatçılık hepimizde, yüzyıllarca yanlış toplumsal güdülenmelerle, pek çoğumuzun taaa kalbimizin derinliklerinde gizlenmiş. Yaşamak bir sanat, anı yaşamakla başlıyor sanat icrası. Bunun doğal ustaları da çocuklar. Topluma boyun eğmeyip o çocuğu koruyabilen azınlık sanatçı olabiliyor işte.

Yetenekli olmak genetik birşey ama ayrıca herkes sanatçı olamaz, katılmıyor musunuz?

Elbette bu tartışılmaz. Ama yaşamak bir sanat. Bu dünyaya sonsuz sayıdaki spermin ancak yaşama yeteneğine sahip az sayıdaki yeteneklisi yumurta hücresini dölleyebiliyor ve dünyaya gelmiyor mu? Bu gelenlerin bile ne kadarı iyi yaşıyor şu dünyada? Bunun gibi, meslekler, sanat dalları dediğimiz dallara ayrıldıkça da sayılar süper azalıyor ve her biri özel yetenek gerektiriyor. İyi bir yaşama sanatçısı, ah şunu da olsaydım, bunu da olsaydım diye hayıflanmaz ki, kendisinin ünik birşey olduğunun ve değerinin farkındadır. Tüm insanlığın bir olduğunun, ücra bir kentte bir çocuk acı çekerken o acının sahibi olduğunun da farkındadır. Hırs ve yarış bu düzenin içine işlemiş durumda. İşte bu sanatçılar asıl en az olduğu için bildiğimiz sanat dallarındaki ustaların sayısı da olması gerektiğinden az.

Son dedikten sonra üçüncü sorum farkındayım ama, en başa dönersek, herşey bir mücadele içinde işte,  dünyaya gelirken bile bir savaş yok mu, başaranlar ve yenilenler yok mu?

Nicola Tesla, ”Eğer evreni anlamak istiyorsan, enerji, frekans ve titreşim üzerine düşünün” diyor.  Duruma yenmek ve yenilemek, yenilen ve yenen penceresinden bakarsanız sizin dediğinize geliriz. Oysa herşey bir enerji. Biri olmadan diğeri olmuyor. Kadın olmasa erkek olmaz mesela erkek olmasa da kadın, ama bunlar bile birbiriyle mücadele ve güç savaşında. Bu yüzden hırslar var, acılar var, savaşlar bitmiyor. Müzik yaptığınız, müzik dinlediğiniz o eşsiz anları düşünün, orda ne savaş vardır, ne dediğiniz anlamda bir mücadele. Bir zen anı yaşarsınız, meditatif bir süreçtesinizdir ve orda ancak anı kutsama vardır. Bu anları çoğaltmamız gerekiyor. Her birimizin elinde bir yaşam var, şarkıcının Allah vergisi sesi ve yeteneği olduğu gibi. Bunun için  daha çok insan yaşama sanatçısı olmalı ve içimizdeki çocuğu canlı tutmalıyız. Gerçek başarı bu olur bence. Kalbi ben ben ben diye çarpan insanlardan hep çekeceğiz ve savaşların, yaşama sanatımızın önündeki engel bunlar bence. Kendi içimizdeki bu yönlerimizle mücadele etmeli ve bu mücadeleyi bile kendimizi suçlamadan, acımasız davranmadan yapmalıyız.

 

Ne Okuyorum? ekibinin kolektif paylaşımlarının hesabıdır. Arkasında sadece bir kişi yoktur. Bir fikir vardır! Hiç!