Çiçikov Ölü Canlarınızı Almaya Geldi!

İçinde yaşadığımız toplumu sürekli ve sürekli eleştirmek ama iğneleri hep meclisten dışarı batırmak kolay bir iş olsa gerek. Çünkü, muhataplarımızla yüz yüze değilken her gün defalarca yapıyoruz bunu. Gogol ise daha zorunu seçmiş. Gördüğü aksaklıkları düzeltmek gibi aydınca bir görev edinip üç ciltlik yolculuğa koyulmuş.

gogol2

Gogol

Kafasındaki güzergâh şöyleymiş: 1. durakta kurnaz kahraman Çiçikov Rusya’nın bitmek tükenmek bilmeyen coğrafyasında gezinirken Rus halkının da iç yüzünü yansıtacak. Bunu yaparken kol kırılıp yen içinde kalmayacak. Eseri dünya çapında tanınacak. Yani belki de halkını kötülemekle suçlanacak. Fakat bu esnada 2. durağa doğru yola revan olunacak. Buradaysa Rus halkının olumlu  yönleri anlatılacak, hatırlanacak. Elbet idealin ne olduğunu söyleyip bırakmak da işin kolayıdır. Yoksa hepimiz erdemli bir kahramanı ele alıp onu kötülüklerle savaştırabilecek kadar edebiyat parçalayabiliriz. İşte esas nokta burada 3. durakta. Gogol üç cilt olmasını plânladığı eserinde son olarak karşılaştığı çarpıklıklara çözüm yolları sunmayı istemiş. Demek ki dişe dokunur fikirleri varmış. Gelin görün ki daha 2. durağa gelemeden sonlanmış yolculuğu. İlk durak olan Ölü Canlar‘ı yazdıktan sonra ikinci cilt için çalışmış fakat buhranlı bir döneminde tüm müsveddelerini yakmış. Tekrar yazmaya çalıştığı müsveddeleri toplanıp yayımlanmış ama eksik olduğu malûm. Böylece 33 kıta Cehennem’ de, 33 kıta Cennet’ te, 33 kıta Araf’ ta gezinen Dante’nin İlahi Komedya‘sından esinlenen fikir yarım kalmış.

Bu fikrinden daha önce ülkedeki yöneticilerin yozlaşmasını anlattığı tiyatro oyunu ”Müfettiş” için ağır eleştirilere maruz kalıyor. Gogol böyle durumlara karşı çok güçlü kalabilen bir karakter değil. Ülkeden uzaklaşmayı seçiyor, ama aklı hâlâ onlarda. İtalya’da yazmayı tamamlıyor Ölü Canlar‘ı. İyi bir niyetle doğru bir yoldan başlamış Gogol. Önce kendi insanını eleştirmiş her yönüyle. Köylüsüyle asiliyle zayıflıklarını sermiş önümüze. Kitabı okuyup da ”Görüyor musun Ruslar da ne kadar ….. imiş!” sonucuna varacakken bu tespitlerin evrensel geçerliliği olduğunu görüyoruz. ”Biz de böyle değil miyiz?” diyoruz. Kitabın ardından Rusya’da reform başlatmak isteyen devrimci çevreler onu sahipleniyor.  Oysa herhangi bir grubun sözcüsü olmak istemiyor. Aşırı duyarlık gösterip Ölü Canlar‘ı devleti savunmak niyetiyle yazdığını açıklıyor. İnsanın bir türlü anlaşılamaması, ille de bir çerçeveye sıkıştırılması, bizden değilsen onlardansın anlayışıyla yersiz yurtsuz kalıverişi… Çağının ilerisinde gidenlerin kaderi hep bu mudur?

fft243_mf5635947

Çiçikov (solda)

Oysa Çiçikov olmak öyle mi? En kolayı Çiçikov olmak. Ava giderken avlanmak ihtimalini bir yana bırakırsak Çiçikovlar da yaşadığı toplumu iyi tanır ama bunları kendi çıkarları uğruna kullanır. Onları nasıl tavlayacağını bilir. Ölü Canlar‘ın dolandırıcı kahramanı Rusya’yı bir uçtan diğerine dolaşıp şehrin zenginlerinden ölmüş olan köylüleri satın alır. Köylüler bu işten çok kazançlı çıktıklarını düşünürken Çiçikov’un çok daha kârlı plânları vardır.

”Pavel İvanoviç Çiçikov, Sivil Danışman, toprak sahibi, işleri için yolculuk ediyor.”

”Gittiği bütün memurların hepsini büyük bir ustalıkla övmeyi beceriyordu. Valiye, şehre girerken sanki cennete giriyor gibi bir his duyduğunu, yolların kadifeye benzediğini, memurların bilgisinin, çalışkanlığının övülmeye değer olduğunu belirtti. Polis müdürüne zabıta memurlarını göklere çıkardı, vali yardımcısıyla mahkeme başkanına, hoşlarına gideceğini bilerek, iki kere ”ekselans” sözünü kullanmak gafletinde bulundu. Bunun sonucu olarak vali onu akşam vereceği ziyafete davet etti. Öteki memurlar da ya öğle yemeğine ya kağıt oynamaya ya da bir fincan çay içmeye çağırdılar.”

Gittiği yerlerde hemen kabul görmek için işte böyle konuşmalı insan. Oysa yollardan şikayet etse, memurların iş bilmezliğinden yakınsa hangi yelkenleri suya indirebilirdi? O devlet dairelerine işi düştüğünde kim hızlandırırdı işlemleri. Yeni bir şehre gittiğinde haklı eleştiriler yapıp onlara eksiklerini söylese nasıl onların güvenini kazanabilirdi Çiçikov? Hâlbuki eleştiriyi bir saldırma biçimi olarak görmeseydik en güvenilir kişiler olurdu acımasız eleştirmenlerimiz.

Şimdi ben tutup ülkenin güneyinden kuzeyine, doğusundan batısına gezdiğimi ve hangi şehirlerde ne tip tuhaf olaylarla ve kişilerle karşılaştığımı anlatsam… Bunların da çoğu kötü örnekler olsa. Vefakâr, misafirperver köylümüzün başka bir yüzünden bahsetsem. Olur da sizin memlekete, sizin köye de uğramışsam, açıkça adını da ifşa etmişsem vay hâlime! Benden kötüsü yok!

Gogol de bazen çekiniyor isim vermekten. Üstelik romanın içine dalıveriyor yazar olarak:

”Yazar, bu iki hanıma, kimseyi kızdırmadan isim bulmakta gerçekten çok güçlük çekiyor. Uydurma bir soyadı kullanmak da tehlikeli olabilir. Muhakkak surette pek geniş olan ülkemizin bir köşesinde şüphesiz bulduğum ismi taşıyan biri bulunur. Bu kimse küplere binerek, yolculuk maskesi altında casusluk yapıp, kim olduğunu, hangi elbiseleri giydiğini, hangi yemeklerden hoşlandığını, kiminle ilişkisi bulunduğunu öğrenmeye kalktığımızı iddia eder. Asalet unvanları kullanmak daha da tehlikelidir. Bizde bütün unvan sahipleri, kitapta yazılı sözlerden kendine özel pay çıkarır. Her şeyden alınırlar. ”Bir şehirde aptalın biri yaşıyordu.” demek yeterlidir. Birden kalıbı, kıyafeti yerinde biri bağırıverir: ”Ben de bu şehirde oturuyorum, demek ben de aptalım!”

İşte böyle bir çekinceyle kadınların birine ”her bakımdan sevimli kadın” diğerineyse ”sevimli kadın” demeyi tercih ediyor Gogol. Üzülme Gogol, bizde de işler böyle yürüyor.

20160917_103226

Kitabın başında “Yazardan Okura” adlı bir yazı var. Burada Gogol okuyucularından rica minnet onu eleştirmelerini istiyor. Bunun için bir adres bile vermiş: St. Petersburg Üniversitesine ya da Profesör Sheviev’e yollayabilirsiniz notlarınızı. Lütfen karşınızdaki adamın sizden daha az eğitimli olduğunu bilerek, bir çocuğa anlatır gibi anlatın diye de eklemiş.

 

Bence Gogol’u eleştirmek de kolay. Haddimiz olmadan istediğimizi söyleyebiliriz. Esas mesele kendimizi eleştirmekte. Hem de acımasızca. Meselâ ben şikayet ettiğim pek çok şeyde bağırabilecek gücüm varken ancak fısıldıyorumdur. Dünyanın adaletsizliğini, doyumsuz tüketimi eleştirip her gün bunun bir parçası olmaya devam ediyorum. Haydi sıra sizde. Zor olduğunu biliyorum ama söyleyin herkes duysun, paylaşın herkes okusun!

(1991, Ankara) Ömür boyu öğrenci, diploma derlemcisi, Türkçe sevdalısı ve Farsça meraklısı. ezel.sahiner@gmail.com