“Yazarın ödevi yalnızca bildiğini, kolay olanları anlatıp geçmek değil”

Öyküleri birçok edebiyat dergisinde yayımlanan Ezgi Polat, edebiyat yolculuğunu yakın zamanda Can Yayınları’ndan çıkan Susulacak Ne Çok Şey Vardı Aramızda isimli öykü kitabıyla taçlandırdı.

Biz de kendisiyle yazma yolculuğunu, öyküye bakış açısını ve kitabını konuştuk.

İyi okumalar…


Ezgi Polat

Şu ana kadar birkaç röportajın yayınlandı, takipçilerin de az çok öğrendi kitabın oluşum sürecini. Bu nedenle bu soruya girmeyeceğiz ama şunu öğrenmek istiyoruz: Ne oldu ya da hangi öyküyü yazdın da kitap dosyayı hazırlayayım, yayımlatayım diye düşündün? O ilk adım, ilk dönüm noktası neydi senin için?

Öyle bir dönüm noktası yok sanırım. Zaten yazma sürecinde kafamda hep bir kitap düşüncesi vardı ve belirli eşiği geçen öyküler bir köşede birikiyordu. Öykülerin tematik olarak bir bütünlüğüne ulaştıklarını, bir kitap olabileceklerini fark edince dosyayı hazırlamaya karar verdim.

Dosya hazırlık sürecinde en çok, “Tamamdır bu,” dediğin ve “Daha iyisi olabilirdi,“ diye seni düşündüren şeyler nelerdi? Basılan her kitap tamamlanmış, “olmuş” mudur sence? Bir yazar, kendi kitabı konusunda ne gibi handikaplara düşer bu aşamada?

Bana göre daha iyisi hep olabilir, yazdığım öykülerin hepsinin daha iyisi yazılabilir. Yayımlanmış olmaları yazıldıkları biçimde en iyisi olduklarının bir göstergesi değildir. Her yazar aynı handikaplara kapılmaz elbette. Yazdıkları çok da iyi olmayan biri onların mükemmel olduklarını düşünebileceği gibi, iyi şeyler yazan biri de yazdıklarının berbat olduğunu düşünebilir. Kuzguna yavrusu şahin görünürmüş. Ben pek böyle değilim. Çok kavga ederim, huysuzum, daha iyisini isterim. Bir ara öykülerimin berbat, rezil, işe yaramaz şeyler olduğunu düşünmeye başlamıştım. Bazen böyle duygulara kapılırım. Sanırım o kadar da değil.

Öykülerinde gerçekten özenli bir dil işçiliği var. Çok alelade bir unsur ya da konu bile o işçilik sayesinde farklı bir yerden bakıyor okuruna. Dilini nasıl oluşturdun, nasıl kurdun? Neler etkiledi seni?

Teşekkür ederim. Düzenli ve özenli çalıştığımı söyleyebilirim. Hiçbir şeyin beni yıldırmasına izin vermedim. Bence bu biraz da yeteneğiniz varsa sonuç verecek en önemli etken. Ustaları, neyi nasıl yaptıklarına dikkat ederek okudum. Kendime zorlu hedefler koydum. Yazdığım metinleri ağzıma geldiği gibi yazmamaya özen gösterdim ama bunu çok da mekanikleşmeden yapmaya çalıştım. Dengeli olmaya, hem duygudan koparmamaya hem de metnin ihtiyacı neyse yalnızca onu vermeye, ona odaklanmaya dikkat ettim. Bazen bir şeyi güzel anlatıyoruz diye kendimizi kaptırıyoruz. Böyle zamanlarda metnin odağından kopmak olası. Bundan kaçınmak için hem dildeki, hem de kurgudaki fazlalıklardan metni arındırmak gerek. Bu başlı başına zorlu, sabır gerektiren bir iş. Başarabildiysem ne mutlu.

Öykülerini okuduğumdan beri hep söylüyorum, okurların arasında da bu konu üzerinde düşünen varsa diye soracağım burada da: Sen İyi Ol Diye öykünde dilenci çocuklar üzerinden mülteci meselesine değiniyorsun. Kitapta yer alan diğer öykülere göre bu biraz daha ayrıksı ve kurduğun dünyalara, karakterlere göre daha toplumcu. (Gerçi Şekerkamışı öykünde de toplumsal bir meseleye eğiliyor, bunu duyarlılık oluşturmak istiyorsun ama teknik ve dil bazında, özellikle de bir erkek gözünden anlatılması sebebiyle farklı buluyorum onu.) Oysa sen daha bireyci bir yaklaşım sergiliyorsun, daha bireysel konuları kaleme alıyorsun. Bir yazar, kullandığı teknik, üslup ya da dil ne olursa olsun, toplumcu bir bakış açısına da sahip olmalı mı öykülerinde? Elzem midir bu sence, ne dersin?

Hayır bu zorunlu değildir elbette. Bireyci bir yaklaşımım olduğuna da katılırım. Dosyanın içinde toplumsal meseleler olan başka öyküler de vardı ama yetersiz buldum ve çıkardım. Burada çok önemli bir mesele var aslında, beni de hayli korkutur. Toplumsal meseleleri daha göze çarpan biçimde anlatmak zordur, hele ki yeni yaşanmış bir şeyler anlatılıyorsa. Bayağılaşma, sloganlaşma ve didaktikleşme riski çok yüksek. Toplumsal meselelerden uzak kalabilen, bunu yazıya dahil etmemekte kararlı ve net biri değilim. Anlatmak istiyorum, bu benden bağımsız gerçekleşiyor biraz. Sanırım şunu keşfettim. Toplumsal sorunların birey üzerindeki etkilerine, dolaylı yoldan etkilediklerine, farklı kuşaklara nasıl sirayet ettiğine odaklanmak bana daha yakın. Kumsalda Ayak İzleri öyküsünde de Rum sürgününün etkilerini görüyoruz ya da Geleceksen Gel Sen De öyküsünde kadının eleştirdiği toplum tarafından nasıl sıkıştırılmış olduğunu görüyor, ataletle kuşatılmış bir toplumun eleştirisi okuyoruz alttan alta. Bunları bu biçimde işlemeyi seviyorum. Bu bağlamda evet, Sen İyi Ol Diye, öyküsünün sesinin daha gür çıktığını söyleyebiliriz, didaktikliğe kaymamış olmasını ümit ederim. Yine de bireysel dediğimiz öykülerde de aslına bakılırsa karakterlerin toplum değerlerine göre şekillendiğini, kararlarını biraz da bu şekillenmişlikle aldıklarını, dolayısıyla yaşamlarında toplumsal yapılanmanın etkilerini görebiliriz.

Şekerkamışı demişken… Çocuk istismarı dikkat çekilmek istenen bir konu. Fakat sende biraz daha farklı bir durum var: Mağdurun dili yerine karşı tarafın gözünden anlatıyorsun olayı. Bu aslında yanlış anlaşılmaya ve tepki çekmeye de müsait bir öykü bir açıdan. Yazarken bu konuda bir çekince hissettin mi? Neydi amaçladığın tam olarak?

Dünyada korkunç şeyler dönüyor. Yazan biri konu mide bulandırıcı diye onu yazmaktan kaçınmamalı, en azından sebep bu olmamalı. Şekerkamışı da insanları epey rahatsız eden bir öykü oldu. Okuyanlardan bu yönde geri dönüşler alıyorum. Rahatsızlık versin, insanları silkelesin diye yazıldı ve bu anlamda amacına ulaştı diyebilirim. Yalnızca bu değil elbette. Yazarken ne kadar terlersem o kadar iyi. Yazarın ödevi yalnızca bildiği şeyleri, kolay olanları anlatıp geçmek değil bana göre. İnsanların vereceği tepki önceliğim değil. Bu öyküyü failin gözünden anlatmak en zoruydu, bu yüzden onu seçtim.

Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda / Öykü / Can Yayınları

Bir atölye geçmişin var. Malum, günümüzde pek çok insan hâlâ tartışıyor yaratıcı yazarlık/okurluk vb. atölyelerini. Haliyle atölye geçmişi olan birini yakalamışken, cevap hakkı da doğmuşken, sormadan edemedik. Bu deneyimi yaşamış biri olarak, öykülerinde ve yazma sürecinde atölyenin etkisi nasıldı? Nedir atölyelerin temel amacı bir yazar ya da adayı için?

Bahsini ettiğiniz dili kurmamda, bilinçli yazmaya çalışmamda çok büyük etkisi olduğunu söyleyebilirim. Her atölye aynı nitelikte olamaz elbette. İnsanların en çok tartıştığı şey atölyenin kendine has anlayışını yazarlara dayatması. Elbette her atölyenin, yönetenin bakış açısıyla orantılı bir anlayışı olacak. Bu kaçınılmaz ama ben katıldığım süre zarfında böyle bir dayatmayla karşılaşmadım. Burada iş biraz da yazan kişiye düşüyor. İlla atölye olmasına gerek yok, okuduklarından, farklı yazarlardan aldıklarını da kendi içinde, kendi üslubunla harmanlayabilmek önemli. Ben de böyle yapmaya çalıştım.

Bir de şöyle önemli bir yanı var. Onca kişi içinde metniniz okunuyor ve yeri geldiğinde sert eleştiriler alıyorsunuz. Bunları yolun başındayken tecrübe etmek, yazan kişiyi daha eleştiri kaldırabilir ve yapıcı olmaya sevk ediyor. Ve elbette farklı bakış açısına sahip insanlardan farklı yorumlar almak da çok önemli. Bu sayede, bazen hiç fark edemeyeceğiniz bir ayrıntı üzerine düşünebiliyorsunuz.

Bu röportajların şanındandır: Yazma rutinin nasıl? Her an her ortamda yazanlardan mısın yoksa belli bir rutinin, bir izolasyon sürecin var mı?

Her an her ortamda yazabilen biri değilim maalesef. Sessizlik en büyük ihtiyacım. İnsanlardan izole bir ortam olmalı. Şimdilerde rutinimin bozulduğunu, biraz dağıldığımı söyleyebilirim. Yazdığım süreçte sabah epey erken kalkar, kahvemi yapar, sigaramı yakar masa başına geçerim. Bu öğlene kadar sürer. Bazen öğleden sonraya sarkar. Hiçbir şey yazamasam da masa başında kalırım. Elbette beklenmedik zamanlarda da yazma isteği gelebiliyor. Ortam uygunsa yazarım, bazen kendimi durdurur, yalnızca not alır, sonraya bırakırım.

Etkilendiğin/Esinlendiğin demeyelim de… Üslubunu kendine yakın gördüğün ya da üslubunun benzetilmesinden hoşlandığın bir yazar var mı? Böyle bir dönüş aldın mı hiç ya da alsan kiminle birlikte anılmak seni mutlu ederdi?

Sanırım bunu ben söyleyemem. Etkilenerek okuduğum isimlerin hepsinden bir parça alıp kendime ait yeni bir şey ortaya koyabilmeyi isterdim. Öyküsüne göre farklı farklı yazarlara benzetildiğim oldu ama açıkçası isimlerini anmaya utanırım şimdi. Okuyanlar karar vermeli buna.

Kitaba baktığımızda durum öyküsü de olay öyküsü de yazdığını görüyoruz. Senin kendini daha iyi ifade ettiğin, tercih ettiğin tür hangisi? Psikolojik gerilimi de başarılı bir şekilde ortaya koyuyorsun zira. Yeni öykü ya da varsa yeni dosya çalışmalarında bu konuda bir rota belirliyor musun, önceliğin var mı?

Dürüst olmam gerekirse hiç böyle ayrımlar yapmıyorum. Yani durum öyküsü ya da olay öyküsü olarak bakmıyorum. Dengeli bir şekilde yazmaya çalışıyorum. Bir öykünün ikisine de ihtiyacı var bence. Durum öyküsü gibi görünse de içinde okuyanı saracak, sonuna dek merakla götürecek bir olay olmalı. İkinci öykü dosyasında psikolojik gerilim tadı daha fazla alınabilecek sanırım. Önceliğim daha çok dil ve biçim olarak uyum içinde olmaları.

Seni Yalnızlar Mektebi’nden bu yana tanıyor ve takip ediyoruz. Dilinin gelişimine yakından tanıklık ettiğimizi söyleyebiliriz. O zamandan bu zamana varmak istediğin noktaya ulaştın mı ya da en azından doğru yolda olduğunu söyleyebilir misin? Özeleştiri getirecek olsan, neler değişti öykü yazmaya başladığın günden bu yana?

Eski metinlerime bakınca gelişimi görebiliyorum. Bu sonu olmayan bir yolculuk bana göre. Varmak istediğim nokta yok, hep yeni hedefler var. O zamanlar daha savruk yazıyordum, bir şeylerin bilincinde değildim tam olarak. Ama o savrukluğu sevenler de vardı biliyorum. Şu var, eskiden de, şimdi de duyduğum bir şey: “Bu öyküyü kimin yazdığını bilmesem senin yazdığını söylerdim.” Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum. Öğrenmenin sonu yok, devam ediyorum.

Öykülerinde modern bireylerin ikili ilişkileri (kadın-erkek/kadın-anne/kadın-baba vb.), geçmişle ve kişilerle hesaplaşmasının bulunduğunu görüyoruz. Genellikle de karamsar bir hava hâkim. Bir yanıyla güçlü kalıp yoluna devam etmek isteyen karakterler varsa da kasvetli bir atmosfer söz konusu. Hayatın ve modernizmin gerçekliği bu mudur, mutsuzluğa ve bu hesaplaşmaya mahkûm mudur insan?

Düşünmeyen insanın daha mutlu, sayılarının da azımsanamayacak kadar çok olduğunu düşünecek olursak herkesin bu hesaplaşmadan payını almadığını söyleyebiliriz. Ben düşünen insanları yazmaya çalışıyorum. Kırılgan, incelikli, bu yüzden de sorgulayan ve haliyle mutsuz olan insanları.

Röportajlarda hep soruldu, daha da sorulacak takip ettiğin, etkinlendiğin isimler, kitaplar. Hem farklı bir yönünü görelim hem de aynı uğraşı veren insanlar da faydalansın diye, yazma sürecinde sana yol gösteren öykü, kuram, deneme, araştırma kitaplarını soralım sana.

Çok fazla var, muhtemelen eksik kalacak ama öyküyle sınırlı tutup bir kısmını sayayım. Türk edebiyatından; Mehmet Günsür, Onat Kutlar, Vus’at Bener, Sevgi Soysal, Bilge Karasu, Sait Faik, Leylâ Erbil, Nezihe Meriç.

Çeviri edebiyattan; Raymond Carver, John Cheever, David Constantine, Ralf Rothmann, Julio Cortazar, Roberto Bolano, David Vann, Judith Hermann, Joyce Carol Oates, Flannery O’Connor.

Kuram/Deneme kitaplarını da özet geçmem gerekecek. Wayne C. Booth/ Kurmacanın Retoriği, Gaston Bachelard/Mekanın Poetikası, The Paris Review/Yazarın Odası, Terry Eagleton/Edebiyat Nasıl Okunur?/ Edebiyat Kuramı, İshak Reyna Derlemesi/ Yazarın Kuramı, Joyce Carol Oates/Bir Yazarın İnancı, Jean-Paul Sartre/Edebiyat Nedir?, Michel Butor/Roman Üstüne Denemeler, Roland Fishman/Yaratıcı Yazının Sırları, Alberto Eiuer/Evin Bilinçdışı, E.M. Forster/Roman Sanatı, Milan Kundera/Roman Sanatı, Dorrit Cohn/Şeffaf Zihinler, Orhan Pamuk/Saf ve Düşünceli Romancı, William Zinsser/ İyi Yazmak Üzerine, James Wood/Kurmaca Nasıl İşler?, Bennet Boyle/Şu Edebiyat Denen Şey, Mario Vargas Llosa-Carlos Fuentes/ Edebiyata Övgü, Umberto Eco/Genç Bir Romancının İtirafları, Italo Calvino/Klasikleri Niçin Okumalı?, Ingeborg Bachmann/Frankfurt Dersleri, Cortazar/Son Raunt… Sanırım dursam iyi olacak

Okumayı ve yazmayı sever.