Ece Erdoğuş Levi: “Bu roman, acı çeken kadınlar adına kendimce ses verişim”

hep kitap‘tan geçtiğimiz ay içerisinde çıkan Her Şeyi Baştan Anlat kitabıyla, ülkemizdeki kadına yönelik fiziksel ve psikolojik şiddete karşı sesini yükselten Ece Erdoğuş Levi ile romanını, ülkemizdeki kadına yönelik şiddeti, “normal” ve “anormal” kavramlarını konuştuk.

İyi okumalar dileğiyle.


Öncelikle güçlü kadın karakterlerin ön planda olduğu ve kadına yönelik fiziksel-psikolojik şiddetin güçlüce dillendirilmesi açısından kaleme aldığınızı düşündüğüm kitabınız için sizi kutluyorum. Bize bu kitabın doğuş fikrini anlatmak ister misiniz? Hangi şartlar altında, neler düşünerek bu kitabı yazmaya karar verdiniz?

Teşekkür ederim. Birden fazla şey oldu aslında, sonra hepsi bir anda birleşiverdi, bu fikirler ve hikâye birbirini buldu diyebilirim. Ama önce üçüncü romanım olan Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?’den bahsetmeliyim, o romanın başkahramanı Jaklin adında birçok kez akıl hastanesine girip çıkmış bir kadındı ve kitabın da bazı sahneleri akıl hastanesinde geçiyordu. Orada da Jaklin’in tanıdığı yedi-sekiz hastayı anlatıyordum. Bu tabii bambaşka bir romandı ama o sahnelerle bilmeden Her Şeyi Baştan Anlat’ın provasını yapmışım. Üstelik bu bölümleri yazmak çok zevkliydi. Sonra bir gün edebiyat ajanım Nermin Mollaoğlu ile bu kitap üstüne konuşurken özellikle akıl hastanesinde geçen bu bölümleri çok sevdiğini söyledi. Sonra da “Ece neden akıl hastanesinde geçen bir roman yazmıyorsun?” dedi. İlk fikir ondan çıktı yani, sonra bu mevzu kaldı. Çocuk romanı yayımlandı vesaire… Bahsettiğiniz üzere fiziksel ve psikolojik şiddet gören kadınları yazmak istiyordum çok uzun zamandır. Her gün onca kadın acı çektiği, acı çektirildiği bu hikâyelerle yaşarken başka ne yazayım ki? Belki ben bu şiddeti yaşamıyorum ama her gün gördüğüm, duyduğum haberleri içimde taşıyorum. Bu bizim gerçeğimiz. Küçük bir çığlık belki benimki ama yazar olarak benim sorumluluğum, vicdanım bu.

Bavulunu toplayıp evinden ayrılan, aşkı uğruna her şeyi göze alan bir kahramanı tanıyarak başlıyoruz kitaba ama sonrasında neredeyse tamamı kadın karakterlerle dolu bir akıl hastanesinde buluyoruz kendimizi. Aşk romanı gibi başlamasına rağmen güçlü alt metinlerle karşılaşıyoruz. Çoğu hayatın içerisinden taşınmış olan karakterlerinizi yaratırken nelerden etkilendiniz? Nasıl belirlediniz onları?

Bu benim seçimim, çünkü bunun öncelikle bir kadın romanı olmasını istedim. Başta mesele Özlem’in Salih’e duyduğu aşk gibi görünse de, Özlem akıl hastanesinde yeni insanlar tanıdıkça işler başkalaşıyor ve roman onların hikâyelerinin anlatımına dönüşüyor. Kocasından yıllarca şiddet görmüş Mine var mesela, hatta Özlem onun için bir yerde “Kurtuluşu delirmekte bulmuş olabilir mi?” diye soruyor. Bu çok ağır bir soru ama gerçek bu maalesef. Amcası tarafından yıllarca tecavüz edilmiş Yasemin var; o da bu durumun ağırlığıyla sürekli soyunmak istiyor, çünkü başta bedeni olmak üzere tüm kişisel sınırlarını kaybetmiş, kaybettirilmiş… Bir pavyonda garsonluk yapmak zorunda olarak yaşarken iki çocuğu evde yangın çıkarıp ölen Suzan var. Kardeşi sokakta kaybolan ve bunun sorumluluğuyla deliren bir kahraman var sonra… Ve daha pek çoğu var… Onların hikâyesi bizim gerçeğimiz, bununla birlikte benzer hikâyeleri, haberleri duyarak yaşıyoruz maalesef. Yüreğimi acıtan her hikâye, romanı yazarken geldi, yeniden karşıma dikildi. Çorap söküğü gibi geldi sonrası. O kadar birikmişler ki içimde, taştılar resmen. Bu roman, acı çeken kadınlar adına kendimce ses verişim.

Bir şekilde yoksunluğu tatmış ve bir şekilde toplumun “normal” algısı dışına itilmiş karakterlerinizle normal-anormal kavramlarını kitap boyunca irdeliyorsunuz. Deli-deli olmayan ya da delirmekten başka çaresi kalmayan birçok insan hayatı dinliyoruz kaleminizden. Bir nevi toplumun kendinden olmayanı dışlayıp ona “anormal” etiketi yapıştırdığını ve bunu da insanların normalleştirerek kabul edip hayatlarına devam ettiklerini anlatıyorsunuz. Peki sizce anormal ya da normal olan nedir?

Sanırım “normal” olan, kişinin “normal”i kendisi üzerinden belirlememesi. Akıl hastalığını bunun dışında bırakarak söylüyorum. Kişinin delirmekten başka çaresi kalmamışsa, bu “anormal” bir durumdan türemiştir. Sorgulanması gereken bu anormallik. Bilmiyorum fark ettiniz romandaki kahramanların çoğunda bir “hassasiyet” var. Öyle hissediyorum ki, biri yaşadıklarını kaldıramayıp delirdiğinde bunun üzerinden (kendi delirmediği için) neredeyse mutluluk çıkartacak bir ruh hali var. Ya da birini dışlamak diğerine kendini daha çok “dahil” hissettirebiliyor. Bu berbat bir şey. Toplumca vahşileştik sanki. Birbirine kıymak kolaylaştı, birbirini harcamak. Kolektif bir bencillik hali. Başkasının kötü durumundan kendine mutluluk çıkarmak kadar anormal bir şey olamaz, benim için asıl delilik bu.

Toplum bir şeye nasıl normal ya da anormal demektedir? İnsanların, kültürlerin, siyasi ideolojinin bu algılar üstündeki etkisi ne seviyededir?

Çoğunluğa göre belirleniyor, seçimin kendisini sorgulamaksızın, tartmaksızın. Kültürün, toplumun ve siyasi ideolojinin eğilimi tüm toplumun normal-anormal seçimini de belirliyor bence.  İçine doğduğu toplumun kriterlerine uyma baskısıyla yaşıyor insan, bu seçilmiş bir şey değil.

Erkek egemen toplum içerisinde, akıl hastanesinde dahi bir hiyerarşi doğduğunu ve kadınların bile buna ayak uydurup düzen yanlısı olabileceklerini kitap içerisinde görüyoruz. Kadınların hemcinslerini ezmekten, hor görmekten çekinmediklerini okuyoruz. Kitabınızı okurken Saramago’nun Körlük romanındaki toplama kampında yaşananlar aklıma gelmedi diyemem. Oradaki salgın hastalığın bile insanların içerisindeki yönetilme, yönlendirilme, zorbalık ve kötücül duyguların önüne geçemediğini görüyorduk. Özlem de, kendi gibi olan kadınların hayalleriyle, zaaflarıyla oynamaktan imtina etmiyor kitapta. İnsanın içindeki iyi olanı keşfetmesi için illaki kötülük yolundan geçmesi mi gerekiyor? Özlem sizce anti-kahraman mıdır?

Maalesef, en olmayacak yer gibi görünse de akıl hastanesinde müthiş bir hiyerarşik sistem var, hem hastalar arasında, hem de hastanede çalışanlarla hastalar arasında. Hastabakıcı-hasta ilişkisi mesela. Bazıları, tırnak içinde deli olmadığı için, oranın kralı gibi görüyor kendini. Anti-kahraman değil bence. Orada Özlem dışardaki hayatının “hafifliğinden” henüz sıyrılmış değil, tabiri caizse akıl hastanesinde tanıyacağı “gerçek” hayatla henüz yeterince karşılaşmamış. “Deliliğin sonu, nereye çıkacağı görünmeyen dik bir yokuştan farksız” henüz bilmiyor, bunu da bu cümleyle itiraf ediyor zaten. Aşk yüzünden deliren “aptal” Özlem yapıyor bunu, romanın sonundaki değil.  İyi olması için kötülük yolundan geçmesi gerekmiyor, kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor. Hepimiz için ortak bir “iyilik” alanının mümkün olabileceğini, bunun hepimiz adına en iyisi olduğunu anlaması gerekiyor. Diğeri iyi olursa ben kötü olacağım hissiyatından kurtulmak lazım.   Bulunduğumuz zaman giderek “kötüleşirken” toplumca da anlamamız gereken bu.

Kitabımızın anlatıcısı Özlem, akıl hastanesinde zaman geçirdikçe, oradaki insanları tanıdıkça, yaşadıklarını dinledikçe kendisiyle bir hesaplaşmaya giriyor. Böylece tanımadığı hayatların sıkıntılarını görüyor, acılarla tanışıyor, onları anlama yoluna gidiyor. Kimsenin kimseyi dinlemediği bir dönemde, kadınların da birbirlerine çoğunlukla sağır olmalarını nasıl yorumluyorsunuz?

Bu çok üzücü bir şey, birbirimizi en çok biz duyabiliriz, birbirimize en çok biz ses verebiliriz, birbirimize en çok biz çare olabiliriz, birbirimizin arkasında en çok biz durmalıyız. Sadece ve sadece birine “anlatma” ihtiyacından dolayı bile olsa. Kaldı ki “dinlemek” de insana çok şey katar. Özlem de kendini böyle iyileştiriyor, dinleyerek, anlatarak. Kendi dönüşümünü, bir kadın olarak yolunu bu sayede çizebiliyor. Etrafını saran acıdan umut çıkarmayı, kendi hikâyesi de dahil, her şeyi baştan anlatmayı böyle başarıyor.  Herkes için en “iyi” olanı dileyerek. Nitekim bu Özlem’in hikâyesi adına da gerçekleşiyor, iyiliği kendine dönüyor.

Kitabınız bir akıl hastanesinde geçiyor. Oranın rutinleri, hastalara uygulanan tedavi süreçleri, hasta-doktor-hasta bakıcı ilişkileri gibi konuları nasıl araştırdınız, hangi kaynaklardan yararlandınız?

Akıl hastanesinin ortamı hakkında az çok bilgim vardı, çünkü ortaokul lise zamanlarımda Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin bahçesinin yanındaki apartmanda oturuyorduk ve odam oraya bakıyordu. En doğal şekilde yıllar yılı gözlem yapma şansım oldu yani. Bu romanın yoluna çıktığımda oranın işleyişi hakkında hem giderek bilgi aldım hem de akıl hastanesinde çalışan psikiyatr bir arkadaşıma sorduklarım oldu, bu konuda çekilmiş belgeseller de çok yararlı oldu. Kendisi de bir yazar olan bir süre Bakırköy’deki hastanede tedavi görmüş olan Okay Uludok’a pek çok şeyi danıştım. Mekân olarak akıl hastanesi, kahraman kurma noktasında muazzam zengin bir mekân, öte yandan maddi hata riski var. Editörüm Işıl Özgüner’le her şeyi didik didik ettik, çok titizlendik.

Her Şeyi Baştan Anlat /hep kitap – Roman / 232 sayfa

Kitabınızla, anlattıklarınızla bir şeyleri düzeltmek, sağaltmak isteseydiniz, bu ne ya da neler olurdu?

Bu kadar çok “acı” olmasın isterdim. Kitabımdakine benzer hikâyelerden geçmiş bir kadın okuduğunda birbirimizin sesini duyduğumuzu hissetsin isterim, yazar olarak biri beni duyuyor hissi bana nasıl huzur veriyorsa o da aynı huzuru ve umudu yaşasın. Aynı şey Özlem’in aşkı için de geçerli, kadının kendi gücünü bulması için içinde bir kıvılcım çaksın isterim. Her şey bir yana, Türkiye’de şiddet gören, tecavüze uğrayan, ensest mağduru kadınların haberlerini artık dinlemeyelim, okumayalım isterdim.

hep kitap’tan yakın dönemde çıkmış olan bir çocuk romanınızı da okumuştuk. Çocuklar için mi, yoksa yetişkinler için mi bir şeyler üretmek sizi daha zorluyor? Yakın dönemde sizden yeni bir şeyler okuyacak mıyız?

İkisi çok farklı, benim için çocuklar için yazmak daha zor. Çünkü benim henüz çok yeni olduğum bir alan. Bir çocuk kitabı yazma projem var. Yetişkinler için yazarken farklı, çocuklar için yazarken farklı özgürlük alanları var.

Son olarak takipçilerimize önermek istediğiniz, yakın dönemde okuduğunuz ve sevdiğiniz kitaplardan bir derleme isteyelim ve yeni kitabınız için sizi tekrardan kutlayarak sohbetimizi sonlandıralım isteriz.

Pierre J. Mejlak, Onu Görmeye Gittim, son dönemde okuduğum en güzel çeviri eserlerdendi, tavsiye ederim. Benim için başucu eseri olan Tezer Özlü’nün Çocukluğun Soğuk Geceleri ve Georges Perec Uyuyan Adam’ı okumamış olanlarla paylaşmak isterim. Çocuklaraysa kızımın da tavsiyesi “Tavşan Can ile Fare Su” serisi.

Okumayı ve yazmayı sever. http://caneralmaz.com