Emma Goldman’ı Kızıl Emma Yapan Hayatı ve Fikirleri: “Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir” – Hatice Tamaç

Emma Goldman'ın nasıl anarşist ve feminist kimliğiyle tanınan Kızıl Emma haline geldiğini, bunu ortaya çıkaran hayat tecrübelerini ve ideolojisini paylaştığı kitabına bir bakış.

“Ben doğup büyümedim; yoğruldum. Hayatla birlikte, hayatın her alanında düşe kalka yoğruldum.”

Gerçekten yaşantısına baktığımızda Emma Goldman’ın başından geçenlerin, tanık olduğu onlarca irili ufaklı olayın onu “Kızıl Emma” olarak yoğurduğunu, yeniden yarattığını söyleyebiliriz. Birincil kimliği olarak gösterebileceğimiz anarşizm, onun sadece yaptığı okumalarla edindiği bir hayat görüşünden ziyade, yaşamında tanık olduğu olayların bütününde kendini bulmuştur.

1869 yılında doğan Goldman, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Tek başına Yahudi bir aileden gelmek bile o dönemim şartları için talihsiz sayılabilecek unsurlardan sadece biriyken, o, henüz on beş yaşındayken babasının onu evlendirmesine karşı çıkmış ve soluğu, Yahudiler için daha iyi yaşam koşulları sunduğunu savunan Amerika’da almıştır. Fakat çalışma şartlarının zorluğunu, vaat edilenle gerçekte yaşanılan hayatın birbirinden zıtlığını, genç bir kadınken düştüğü fabrikalardan anlayacaktır. Yapılan işin ağırlığı ve uzun çalışma saatleri ve bunlara rağmen iyileşmeyen, yükselmeyen hayat standardı, ABD’nin sanıldığı gibi bir rüyalar ülkesi olmadığını Goldman’a göstermiştir. Kitabının hemen başında buraya gelişini şöyle anlatıyor Goldman:

“Ardından Amerika’ya geldim. Devasa fabrikları olan Amerika’ya. 2.5 dolar haftalıkla günde on saat bir dikiş makinesinin pedalına bastığım Amerika’ya.”

Hayatını ve ideolojisini paylaştığı “Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir” isimli kitabında, bütün hayatımın itici gücü şeklinde bahsettiği olay ise 1887 yılında Chicago’da dönemin sendikalaşmış anarşistleri tarafından yapılmıştır. Haklarını ancak eyleme geçerek kazanacağını düşünen anarşistler, ilk olarak “bir iş günü için 8 saat” sloganıyla greve gitmişlerdir. 400 bin işçi greve giderek kısa bir sürede çalışma saatlerinde iyileştirme sağlamıştır. 3 Mayıs 1886’ya gelindiğinde ise McCormik Harvester Makine Şirketi’nin önünde grev sebebiyle toplanan kalabalığa açılan ateş sonrası bir işçinin ölmesi, birkaçının da ağır yaralanmasıyla olayların rengi farklılaşmaya başlamıştır. Ölümle sonuçlanan bu müdahaleye tepkilerini koymak için Haymarket Meydanı’nında toplanan anarşist grup ile polis yine karşı karşıya gelmiş, nereden atıldığı belli olmayan bir bombayla polisler ve siviller zarar görmüştür. Emma’nın hayatını değiştirecek olay ise tam bu noktadan sonra başlar. Haymarket Meydanı’nda yaşanan bu olayların ardından dönemin anarşist önderlerinin hukuksuzca ve hatta mahkemede olayın özü sayılan bomba olayında suçlama yapılmaksızın yargılanması sonucunda beş anarşistin asılması, Emma Goldman’ı derinden etkilemiş ve tüm hayatını onların idealini yaşatmak için devam ettirmiştir. Goldman’nın olaydan etkilenişi öyle büyüktür ki, kitabında bu olaydan  manevi doğumu olarak bahsedecektir. Hepimizin şu an 1 Mayıs adıyla kutladığı bayram, işte bu hak mücadelesinin adıdır.

Goldman’ın hayatını adadığı yüksek ideal olan anarşizm, onun mülkiyet, hükumetler, militarizm, ifade-basın özgürlüğü ve son olarak kiliseyi de içine alan birçok konuda  görüşlerini şekillendirmiştir. Kusursuz toplum olarak tanımladığı anarşist toplum düzeninde özgürlüğe, insanın aklına ve potansiyeline dayanan bir anlayış vardır. Goldman, özgürlüğü en üst sıraya koyan bir yaşayışın, daha iyi bir hayatı sunacak olan imkanların varlığının, insanlığın gelişmesinde önemli rol oynadığını savunur. Elbette bunun için tek bir köle kalmayana dek mücadele edilmeli ve bu süreçte anarşistler pasif izleyiciler olarak değil, aktif ve eylemde bulunacak şekilde hareket etmelilerdir. Ona göre, 1887 yılından bu yana dünyanın kötü gidişatının sorumlusu olarak insanın emeğini satması ve emeğini satan insanın isteklerinin efendisinin isteklerinden sonra gelmesidir. Üretimi yapan işçilerin varlığının sadece kendisini çalıştıran efendilerinin daha fazla mülkiyete sahip olması ve bu benim diyecek alanlarının artmasını sağlamakta, bu da eşitsizliğin devamını sağlamaktadır. Bu süreçte devlete düşen görev ise efendilerin mallarını koruyacak şekilde birbirinden farklı kararnamelere imza atarak koruyuculuğu üstlenmektir.

Evlilik ve Aşka Dair Olan Görüşüyle Feminist Emma Goldman

Emma’nın ikincil ideolojisi olarak feminizme baktığımızda, Goldman’ın özellikle evlilik ve aşk üzerine karşılaştırmalar yaptığı fikirleri önemlidir. Evlilik onun bağlamında devletlerin devamını sağlayan ve erkeğin kadın üzerinde hak ve mülkiyet edinmesini kolaylaştıran bir sözleşmeden ibarettir. Bu sözleşmeyle kadın, kendini ekonomik olarak güvene alır ve yazarın deyimiyle sigorta poliçesi sunarken, erkek de kendi neslinin devamını sağlayacak bir oyuncak edinmiş olur. Yukarıdaki toplumsal kabulüyle evlilik tanımı, aşktan tamamen bağımsızdır. İkisi birbiriyle aynı düzlemde düşünülmeyecek kadar uzak iki noktadır. Emma’nın satırlarında açıkça rahatsız olduğu durum “ezelden beri insan ilişkilerinin en güçlü faktörü” olarak tanımladığı aşkın böyle ayak altına düşürülmesi, aşağılanmasıdır. Kaldı ki aşkın kendisini güvenceye almasına ihtiyacı yoktur. Yazar, karşılıklı bir faydadan başka bir anlamı olmayın bu bağın küçük düşürücülüğüne ve anlamsızlığına dikkat çekerek şöyle der:

“Aşkın ölçütleri para, sosyal konum ve mevki olarak görüldüğü sürece, fahişelik kaçınılmazdır; ilişkilerin meşruiyet ve ahlak peleriniyle örtülmüş olması bu tabloyu ortadan kaldırmaz.”

Bunun gibi birbirinden çarpıcı cümlelerin sahibi olan Emma için dans etmek, hayatı boyunca sürdürdüğü özgürlük mücadelesinin devamını sağlayacak gücün bir simgesidir. Onun içinden geçmek, yüksek sesle insanlığa ve insanlığın kendisini yönetmesine duyduğu güveni bağırmak, eylemde bulunmak, eylemin kendisi olmaktır. Bu yüzden dans, onun devrimidir ve ölüm bir seçenek olmaktan çıkmıştır.

Kitabın içeriği elbette bu kadarla sınırlı değil. İçinde, kıskançlık adı altında kadın-erkek fark etmeksizin dürtü olarak ya da fazla sevgiden kaynaklandığı kabul edilen “yeşil gözlü canavarın eleştirisi”nden, kadın ticaretinin Heredot’a kadar uzanan tarihi, Sanayi Devrimi ile gözle görülür derecede artışı ve bunun altında yatan ekonomik ve toplumsal pratiklerden tutun da vatanseverlik ve ateizm felsefesine kadar bölüm bölüm çeşitli konulardan fikirlerini paylaştığı renkli bir yapıt. Emma içinde bulunmadığı çağlara ait yorumlarını bile o dönemlere ait bir gözü varmış gibi şimdiyle, yaşadıklarıyla sindirerek okurlarına sunuyor. Ara ara ateşli cümlelerini ve bir topluluğun önünde söylev verir gibi seslenmeleriyle nasıl Kızıl Emma’ya döndüğünü göreceksiniz. Sınırlardan çıkıp uçlara gelmek isteyenler için güzel bir alternatif.

İyi okumalar.

Haymarket Olayı Kaynak:https://anarsistbakis.wordpress.com/2008/09/09/haymarket-sehitleri/