Endişe’nin İçinden Endişe Edebiyatını Okumak

Euripides’in M.Ö. 5. yüzyılda söylediği “İnsan endişeden yaratılmıştır.” sözüyle kulaklarımızı çınlattığı şu günlerde, endişenin, kaygının, velev ki korkunun kendisini nasıl olup da bu kadar cesurca ortaya koyduğu konusunda şaşkınız. Ama bunu fırsata çevirmek de bizim elimizde. Mademki endişenin içinde, kaygının ve korkunun ülkesinde var olmak gibi bir bahtsızlıkla karşı karşıya kaldık, o hâlde endişe edebiyatı ya da kaygı edebiyatını anlamak için önümüzde eşsiz bir fırsat vardır.

20. yüzyıl yazarları kimine göre şanssız, bana göreyse oldukça şanslı yazarlardı. Dünya tarihinin tortusu, bütün kiri pası 20. yüzyılda açığa çıkmıştı. Savaş yüzyılı olarak 20. yüzyıl, korku yüzyılı olarak 20. yüzyıl, katliâm yüzyılı olarak 20. yüzyıl, vahşet yüzyılı olarak 20. yüzyıl, bütün bunların yanında, edebiyatın, sanatın ve felsefenin de yüzyılıydı. Çünkü o dönemin şairleri, yazarları, bu yüzyılı fırsata çevirmekte oldukça yeteneklilerdi.

image

Nazi düzeninin kalıcı olacağı endişesiyle, eşi Lotte ile beraber intihâr eden Zweig, belki yazarak değil ama, ölerek, Nazi Almanya’sına karşı endişenin en yetkin eserlerinden birisini verdi. Bu oldukça romantik bir yaklaşım gibi durabilir, ama hiç de öyle değil. Bir başka Nazi mağduru yazar Paul Celan’ın şu dizeleri ise, endişe edebiyatının en yetkin örneklerinden birisini serimliyor:

 

Akşam vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü

ve öğlenlerle sabahlarda bir de geceleri

hiç durmaksızın içmekteyiz

bir mezar kazıyoruz havada rahat yatılıyor

Bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan

hava karardığında Almanya’ya senin altın saçlarını yazıyor Margarete

bunu yazıp evin önüne çıkıyor ve yıldızlar parlıyor

köpeklerini çağırıyor ıslıkla

sonra Yahudilerini çağırıyor ıslıkla toprakta bir mezar kazdırıyor

bize buyruk veriyor haydi bakalım şimdi dansa “image

20. yüzyılda birçok yazarın ve şairin intihârına şahit olduk. Ve kaba bir genelleme ile, bu yazarların temel olarak insani bir kaygılanma durumundan ötürü yaşamlarına istemli son verdiğini söylemek mümkündür. Sylvia Plath bu intihârlar dizisinin en spekülatif örneklerinden birisidir. “Ölmek bir sanattır, her şey gibi eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi, öyle ustaca ki insana korkunç geliyor, öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor, bu konuda iddialıyım sanırım.” diyen Plath’in tıpkı Virginia Woolf gibi, Yesenin gibi, Weininger gibi, son büyük eserinin ölümü olduğunu söylemeliyiz.

Bilge Karasu “Korku da kaygı gibi kendi memesinin oburudur” der. Fakat artık bu iki duygu birbirinin içine girmiş görünür. Hangisinin endişe, kaygı, hangisinin korku olduğunu kestirmek güçtür. Örneğin 20. yüzyılın sonlarında intihâr eden genç şairimiz Kaan İnce’nin şu dizelerinin hangi duyguyla yazılmış olduğunu kestirmek güçtür:

“Boşlukta uçuşan kemiklerin kanattığı karanlık: Sürekli,
geceye bölünen saatlerin asıldığı yer. Kıyı boyunca
çalınan sabah: Esrik tin. Sehpada unuttum başımı, us yitik. Di-
vansızların bembeyaz ayetleri gibi peşin hüküm giydik. Gözlerim
deniziğnesi
.”

Ya da yine erken yaşta kaybettiğimiz Zafer Ekin Karabay’ın şu dizelerindeki sitemi hangi duyguyla örülmüştü:

kurdun bu saatli kumu.

bu yüzden uyanamıyorum, üstelik bilmiyorum:

hangi gerçek için bölmeliyim uykumu?”

 

Şimdi kendimize sormanın tam da zamanıdır: Hangi gerçek için bölmeliyiz uykumuzu?