Faruk Duman: “Yazılarımda hayvanları, bitkileri yaza yaza bambaşka bir dile kavuştum”

Sus Barbatus!, Faruk Duman‘ın yeni romanı. Ç.’de yaşanan sonsuz kışın içerisinde, her biri kendi dünyalarında arayış içerisinde olan kahramanların hikâyelerini okuyoruz. Doğanın sesini duyuyor, yerel hikâyelere konuk oluyoruz. 

Faruk Duman’la hep kitap etiketiyle çıkan kitabı üzerine konuştuk.

İyi okumalar dileğiyle.


Öncelikle dört yıl aradan sonra yeni romanınız Sus Barbatus!’la sevenlerinize doyurucu bir deneyim yaşattığınız için sizi kutluyorum Faruk Bey. Beklediğimize değdiğini düşünüyorum. Başlangıcından nihayetine, karakterlerinden içine konuk olduğumuz dünyaya, başlı başına doyurucu bir roman okumanın keyfini tattım. Siz neler söylemek istersiniz romanınıza dair? Sus Barbatus! nasıl bir sürecin sonunda okuruyla buluştu?

Hiç bitmeyecekmiş gibiydi. Sonlara doğru hayatın kendisi gibi hissettim Sus Barbatus’u. Sanki ben yorulup bırakmasam böyle sürüp gidecekti, belki daha iyi olurdu. Ama özellikle Faruk’la Aysel göle gömülünce müthiş bir mücadeleyi kazanmış gibi oldum. Ancak o zaman o insanları anlamaya başladım. Belki baştan yazmam gerekirdi.

Barbatus’u Artvin köylerinde dolaştığım zamanlarda dinledim.12 Eylül’de yaşananlarla ilgili, o sırada köylülerin tabii bambaşka bir dünyası var. Aydınlarla köylüler Türkiye’de her zaman iki ayrı dünyada yaşadılar, şimdi de öyle. Bunlar işte diyelim iki dil, bir köyde mahsur kalıyorlar…

Kitabınızda pek çok güçlü karakter bulunuyor. Kenan, Aynur, Mustafa Öğretmen ilk başta aklıma gelenler. Ama bunların yanında ve dışında, Sus Barbatus!’ta doğa başlıca güçlü bir karakter niteliğinde. Doğayı tasvir ederken ona başka bir özen gösterdiğinizi ve hak ettiği değeri vermeden yaşamımıza devam ettiğimiz için bizlerden intikamını alan bir bireymiş gibi, duyguları, acıları ve hırsları olan bir insanmış gibi duyumsadım. Doğaya bakış açınızı anlatmak ister misiniz? Günümüz dünyasında insanların ona yaklaşımını nasıl tanımlarsınız?

Günümüz insanlarının doğaya nasıl yaklaştığı doğanın zerre kadar umurunda değildir. Ben de yazılarımda hayvanları, bitkileri yaza yaza bambaşka bir dile kavuştum. Yaptığımız her şey doğadır, o nedenle belki dilde sizin dediğiniz gibi doğa unsurlarının bireysel dili artık daha fazla görünür olmuş olabilir.

Fotoğraf: Ali Altuntaş

Sus Barbatus romanın bir diğer önemli kahramanı ve kendisi bir domuz; hatta domuzdan öte, insanüstü bir varlık, bir imge. Onun yaşamın dışından insanlara bakışı, onları gözlemleyişi, anlatışı, tek gözüyle hayata anlam verişi, çoğu insanın ulaşamayacağı bir noktada. Bunun yanında, doğada yaşayan pek çok hayvanla metin içinde karşılaşıyoruz. Kurtlar, kartallar, ceylanlar… Bunların hayvandan ziyade birer imge olduğunu düşünmek yanlış olmaz sanırım.

Bunu düşünmedim ama olabilir. Her şey imgedir, yani bizim bir kastımız olsa da olmasa da, dile ilişkin her şeyin çağrışım gücü vardır. Zaten o bir hikâye kahramanı olduğu zaman onun bir çağrışımı olmaması düşünülemez. Ama buradaki hayvanların çoğu elbette düşsel. Onların  tanımlanmasıyla ilgili söylemse tamamen klasik halk edebiyatından geliyor.  

“… İnsanın sadece karnı değil, ruhu da acıkır. Hırsları da. Sevgisi de. Yani abartmayayım da, insan kendisini ve de soydaşlarını yemeden duramaz.” Sus Barbatus acıkmasaydı, gözünü kaybetmezdi, Kenan’ın hırsı acıkmasaydı, sersefil olmazdı… Keza kurt acıkmasaydı, Doktor Servet’i ısırmazdı, Ç. Gölü geçilirdi… İnsanın her anlamda doyumsuzluğu, insanlığın sonsuz dertlerinin nedenidir diyebilir miyiz?

Elbette. Burada bazı eğitimlerin, deneyimlerin bu acıkmaya engel olamadığını düşünebiliriz. Bizim bir yanımız işte budur, o kurt da bizden farklı değildir bu anlamda.

Karın ve yaşanılan kışın, kitap boyunca sonsuz tasvirini görüyoruz. Öyle ki, okurken betimlemelerin etkisiyle içiniz ve dışınız
 istem dışı üşüyor. Hem doğayı ve olayları hem de insanları betimlerken bunu ciddiyetle yaptığınızı hissediyoruz. Edebiyatın tadını okura geçiren en önemli tekniklerden birisi olan betimlemenin, günümüz edebiyatında eski dönemlere kıyasla daha zayıf bırakıldığını söyleyebilir miyiz?

Ben öyle düşünüyorum. Sus Barbatus!’u yazarken sürekli klasikleri okudum. Bir zamanlar biz de klasiklerin aşıldığını düşünürdük. Büyük bir yanılgı.

1979 yılında, isminin yalnızca baş harflerini bildiğimiz bir coğrafyada geçen, darbe öncesi sol örgütlenmenin ve onların karşısında devletin acımasızca güç kullanmaktan çekinmeyen kolluklarının hikâyelerini görüyoruz. Bunun yanında benim dikkatimi çeken bir diğer nokta ise, erk sahiplerinin devletin yanında, devletten daha çok acımasız olduğu. Korkunun somut bir varlık gibi toplumun içerisinde dolanması günümüzde de maruz kaldığımız bir gerçek. Oysa yerin altındaki sığınaklarda soğuktan donarak saklanan genç öğrencilerin içinde korkudan çok inanç var, bitmek tükenmez kış gibi, nefesi donduran soğuğun keskinliği gibi bir inanç taşıyorlar. Günümüzde ise yılgınlık, bıkkınlık, boş vermişlik ve hatta umursamamazlık söz konusu. Günümüzdeki inanç eksikliğini neye bağlamak gerek? O günden bugüne, inanç kaybını nasıl tanımlayabiliriz?

Ben inanç kaybı diyemem, burada anlatılan elbette yaşanmış olaylara dayanıyor, yani daha çok benim anlattığım kahramanları tanımlıyor. Ne o zamanki durumu ne de şimdikini genelleyebilirim. Ama burada evrensel olan, o yukarıda da söz ettiğimiz “açlık”. Aynı şey gücün peşine takılan sınıflar için de geçerli. Yani kendisi güçlü değil aslında ama orada kendi sınıfından birinin hayalini görüyor ve onun peşinden gidiyor. Kadir Ağa bildiğimiz işbirlikçidir, o tür “köylü” kurnazdır, ezdikleriyle birlikte güçlüyü de parmağında oynatacağını düşünür. Türkiye’nin en büyük sorunu bu. O gençlerin en büyük sorunu da bu bence.

Sus Barbatus!
hep kitap
568 sayfa

Sus Barbatus!’ta Yaban’a ve Sefiller’e sıklıkla göndermeler var. Kitaba hazırlanırken başka hangi yerli ve yabancı eserlerden, klasiklerden yararlandınız?

Bunlar, yani Yaban ve Sefiller tasarladığım şeyler değildi. Romanda bir edebiyat öğretmeni var, onu tanımlarken kendiliğinden çıktı. Ama birinde aydın sorunu var, öbüründe de ahlak. Dolayısıyla, donanımlı okurun Sefiller’in ana kahramanıyla bizim Barbatus arasında bir ahlak özdeşliği kurabileceğini söyleyebiliriz. Ben yazdığım sırada bol bol okumayı severim. Stephen King de okudum örneğin; son derece reflekse açık, yaratıcı bir yazar. Karamazov Kardeşler’i ve Savaş ve Barış’ı üçüncü kez okudum. Yapmak istediğim, onlardaki gibi panoramik bir görüntü çizmekti.

“Yaban” kavramı üzerine ayrıca değinmek istiyorum. Mustafa Öğretmen, sendika toplatısına giderken Muhittin’e Jean Valjean’ın hikâyesini anlatığı esnada, Muhittin’in ikinci kadehten sonra “Allah belasını versin Jean Valjean’ın!” demesi, Yakup Kadri’nin Yaban’ında köyü ve doğayı tanımayan yabanın dışlanması… Sus Barbatus!’un Jean Valjean’ı, Yaban’ı kim sizce?

Bunların ikisinde de Barbatus’un kendisi var. Ama Mustafa Öğretmen Yaban’ı anlamanın eşiğinde. Faruk da aynı biçimde, köylülerin de, gençlerin de yabancısı. Durumu en iyi kavrayanlar bu ikisi. Ama cesaretleri de yok, örneğin Faruk arkadaşlarına konferans veriyor, “Şiir yemektir” gibi şeyler söylüyor ama sonra onları yatıştırmak zorunda kalıyor. Yani öylesine konuştuğunu belirtiyor, zaman geçsin diye.

Başından vurulan ve bir düş âleminde ağır yaralı vaziyette tedaviye muhtaç olan Faruk karakteri, gökyüzüne çıkıp dünyaya herkesin dışından bakmak istiyor. Sus Barbatus bedeninden ayrıldıktan sonra gökyüzüne yükselip görmediği yerlere gidiyor. Sanki anlamanın yolunun, her şeyden ve herkesten kurtulup, dışarıdan bir gözmüş gibi olayların dışından seyretmeyle gerçekleşeceğine inanıyorlar. İnsanın her şeyi bilmesi, anlaması, duyumsaması heyecanına nasıl yanıt bulabiliriz? İnsan varlığını her şeyi duyumsayarak, anlayarak, görerek anlamlandırabilir mi? Ya da nasıl anlamlandırabilir?

Bu mümkün değil. Uçma hevesi, çevredeki baskılardan kurtulmak isteğini kapsıyor. Bunun gözle görülür, somut bir baskı olduğu da olur, insanın günlük yaşamında kabul eder göründüğü bir tür doğal baskı da. Ama bundan tam bir kurtuluş belki ancak ölümle mümkün. Tabii ölümden sonra yaşam olmadığı için, dediğim gibi, varlığı anlamlandırmak tutkusu son derece anlamsız.

Roman boyunca, ara ara yerel anlatılara, söylentilere, hikâyelere gidiyoruz. Yerel söylencelere, masallara, anlatılara uzak kalışımızın nedenlerini neye bağlıyorsunuz? Dijitalleşen dünyanın kültürü zedelediğini, evrime uğrattığını söyleyebilir miyiz?

Tabii, o eski kültür. Halk anlatıları artık bizim için yalnızca bir miras. Yazıya geçirilmiş haliyle de okumayı sevdiğimiz bir kitap. Ama bunun için yazıklanmaya da gerek yok. Dünya değişti, artık başka şeylerle oyalanıyoruz.

Romanda, Faruk dışında kendinizle özdeşleştirdiğiniz, hikâyesini sevdiğiniz ve belki ileride romanını yazarım dediğiniz karakter var mı? Aylin, Bekir Komutan, Aynur, Fındık, Atalay… Bunların hikâyelerini merak etmiyorum diyemem.

Valla ben de merak ediyorum. Belki bu kadar uzun olmasından; Kenan’ı özellikle düşünüp duruyorum. Sanki bir yerlerde Zeynep’le ikisi yine ocağı yakıp oturdular da beni bekliyorlar. Ama ben genel anlamda iyimser bir insanım; bir çocukları olduğunu düşünüyorum. Adını da büyük olasılıkla Faruk koymuşlardır.

Son olarak, takipçilerimiz için yakın dönemde okuduğunuz ve önerdiğiniz kitapların kısa bir listesini rica ederek kapatalım. Yeni kitabınız için tekrardan kutluyoruz, okurunun bol olmasını diliyoruz.

Mario Vargas Llosa’nın Hınzır Kız’ını, Anaïs Nin’in Venüs Üçgeni’ni, Onetti’nin Veda Ederken’ini, Marguerite Duras’nın Yaz Yağmuru’nu, Burhan Sönmez’in Labirent’ini, Hüseyin Kıran’ın Yaşamak-Bir Çaba’sını, İlhan Durusel’in Defterdar’ını önerebilirim. Son okuduklarımdan anımsadıklarım…

Okumayı ve yazmayı sever. http://caneralmaz.com