Fatma Nur Kaptanoğlu: “Benim öykülerim birer fotoğraf”

Karantina, Parende ve Organikinsan gibi matbuu ve dijital yayınlarda öyküleriyle yer alan Fatma Nur Kaptanoğlu ile Raskol’un Baltası’ndan çıkan kitabı Kaplumbağaların Ölümü üzerine konuştuk…


Uzun bir süre dergilerde ve dijital yayın organlarında yazılarınla yer aldın. Dergilerden kitaba doğru yolculuk nasıl başladı?

Dergiler her yazarın belirli bir süre vakit geçirmesi gereken bir alan. Kendimi keşfetmem, edebiyat dünyasını tanımam, işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmem dergilerde geçirdiğim zamanla paralel. Çok keyifli zamanlarım oldu dergilerde. Ancak dergi camiasının geçirdiği değişiklikler, şekillenmeye başlayan sanat anlayışımla uymamaya başlayınca yavaş yavaş uzaklaştım bu çevreden. Kitap ise bunlardan tamamen bağımsız gelişti. Bir sabah uyanıp kitap yazmaya karar vermedim. Bir gün mutlaka olacaktı, biliyordum, acelem de yoktu. Kendim için yazmaya başladığım bir döneme girmiştim. Bir baktım oluvermiş. Bir yazar için yazmanın disipline edilmiş bir iş olması gerektiğini o zaman anladım. Üzerine bir şeyler eklemeye çalıştığımız mesele ciddi bir mesele çünkü. Dil için, edebiyat için, her şeyden önce bir yazar olarak kendimiz için. Okuru düşünürsek vay halimize.

Kaplumbağaların Ölümü’nün yazım süreci senin için nasıl geçti?

Hem çok huzursuz hem de çok keyifli. Kafanızın içinde durmadan yanıp sönen bir karakter, bir olay, bir mekan düşünün. Gün içinde işe gidiyorsunuz, yemek yiyorsunuz, sevgilinizle arkadaşlarınızla vakit geçiriyorsunuz ve sizin gerçeklik algınızı yerle bir edecek bir başka dünya kafanızın içinde dönüp duruyor. Bir süre “acaba İsmet napıyor, Leyla’yı öldürmeli miyim, Sevgili Z. için ilk cümlede kullandığım bazı kelimeler çok gereksizdi” gibi düşüncelerle yaşadım. Tüm karakterlerim biraz biraz “ben” olduğu için bu durum huzursuzlukla birlikte kendimi tanımam konusunda eşsiz bir eğleneceye dönüştü. Eğlendim, ağladım, uykusuzluktan göz altı torbalarım oluştu, hatta bir dönem yüksek tansiyonla uğraştım ama hayatımın en çok yaşadığımı hissettiğim dönemi bu dönemdi. Safiye Erol Ciğerdelen’i yazarken birçok kez hastaneye kaldırılmış. Aynen onun gibi işte. Hummalı bir hastalığa tutulmuş gibi yazıyor, yazarken de yaşıyorum. Ama yazmanın ciddiyetinin bilinciyle yapıyorum bunu. Tutkusunu asla kaybetmemiş, sıkıcılığa düşmemiş bir ilişki gibi düşünün. Düzenli ve deli.

Kitap 6 öyküden oluşuyor, öykülerin ve sayfaların sayısını düşük tutmak kendi tercihin miydi? Yoksa yazdıktan sonra öykülerden elenenler oldu mu?

Evet kitabımın sayfa sayısı benim tercihimdi ve hiçbir öyküyü ekleyip çıkartmadım. Toplama bir öykü kitabı olsun istemedim asla. Belirli bir dil çerçevesinde yoğunlaştırmaya çalıştım öykülerimi. İçinden ne bir öykü çıkartabilirdim ne de ekleyebilirdim. Öykü kitaplarında bütünlüğün önemli olduğunu düşünüyorum. Ne kadar farklı karakterler ve olaylar anlatsam da bu kitap için tek bir meselem vardı.

Bunu bir şekilde her öyküde görüyoruz zaten.

Günün, evin, sokağın sıradanlığını yansıtıyorsun öykülerinde. bunu yaparken de ağır ağır işliyorsun tüm eylemleri. Senin evreninde neler var bu konuda?

Benim öykülerim birer fotoğraf. Içinde çok detay barındırdan ve bir saniye sonra çekilse tüm kompozisyonun bozulacağı fotoğraflar. Öykülerimi bu şekilde yazmamda fotoğraf sanatına duyduğum ilgi de büyük.

An çok önemlidir. Bu, saatleri, dakikaları hatta saniyeleri içine alan bir önem. Mesela, öğleden sonra güneşini çok seviyorsunuz, odanıza bıraktığı turunculuğu çok seviyorsunuz, bahar mevsiminde saat 18.49’da odanıza dolan gün ışığı sizi mest ediyor. Odanızın en güzel anı o an. Eğer öyküde o 18.49’daki görüntüyü yazmaz ya da o fotoğrafı 18.49’da çekmezseniz güzellikler hep biraz eksik kalır. Çünkü saat 18.50’de güneş hareket edecek ve odanız en güzel halinden, daha az en güzel haline evrilecek. Ben hiçbir güzelliğin eksik kalmamasını istiyorum. Detaya inmeden de bu pek mümkün değil.

Sıradanlık konusuna da gelirsek; sıradan öyküler yazıyorum çünkü sıradan yaşayan bir insanım. Pencerelerim pencerelere bakıyor (büyük büyük apartmanlarda henüz yaşamaya başlamış biri olarak bu beni hala şaşırtıyor), aile büyüklerim vefat ediyor, yaz mevsiminde çok terliyorum ve bu beni sinirlendiriyor, metro çıkışlarında bekletiliyorum… ve daha bunun gibi bir sürü sıradan olaylar yaşıyorum. Herkes yaşıyor. Anlatmak istediğim tüm bu sıradanlığın arkasındaki biz. Olaylar sıradan evet, ama biz değiliz. Bunu fark ettiğimden beri yaşadığım olayların sıradanlığı beni heyecanlandırıyor.

Harf tekrarları ya da kelimeler arası boşluk kullanmama gibi farklı teknikler de deniyorsun öykülerinde, anlatıma sence nasıl bir güç katıyor bu durum?

Kafamın içindeki görüntüleri, hislerimi, anlatmak istediklerimi dilin açıklıklarından yararlanarak okuyucuyla buluşturmak telaşındayım. Dili tanımak çok önemli. Dil tarihini, dilin geçtiği evreleri bilmek bir yazar için çok çok önemli. Çünkü dil, bu kadar evrildiyse bir bu kadar daha evrilecektir. Bu değişimi de biliçli yazarlar sağlayacaktır. Bir yazar dile hakim olmalı hem de o kadar hakim olmalı ki kullandığı dil yazara yetmemeli, denemeli, yaratmalı, oluşturmalı. Ben, dilin sınırlarına ulaştığımı anladığım zamanlarda bu tekniklerden yararlanıyorum. Bu gerçek bir ihtiyaçtan doğuyor öykülerimde. Bunun bir sonu olduğunu da düşünmüyorum. Dil her zaman “yolda olduğum” bir konu olacak benim için.

Kitaptaki öykülerin birçoğunda kadın karakterler yer alıyor, bunun temelinde senin için bir özel neden var mı?

Erkekleri yazmamak ya da sürekli kadınları yazmak gibi bir derdim yok tabii ki. Kaplumbağaların Ölümü’nün karakteri İsmet. Ancak hayatımdaki kadınların, dinlediğim, okuduğum, izlediğim, inandığım, bana ilham veren kadınların hepsi daha çok anlatmamı, konuşmamı, bağırmamı, inandığım her ne varsa savunmamı sağladığı için kadınları daha çok yazıyorum ve biliyorum ki kadınları daha çok yazacağım. Hikayeleri, duruşları, hüzünleri, mutlulukları, hataları, başarıları, gururları… kısacası kadınların her halini izlemekten ve onları anlatmaktan keyif alıyorum.

Öykülerinde diyalog oldukça az ancak öykü boyunca sanki okurla konuşuyorsun. Bu diğer öykülerde de devam edecek bir unsur mu senin için?

Öykülerim için evet. Diyalog çok tercih etmiyorum. Daha doğrusu diyalog kullanmaya ihtiyaç duymuyorum. Karakterlerim genellikle kendiyle konuşmayı seviyor. Onların kendiyle konuşması benim okurla konuşmamı sağlıyor. Bu nedenle okurla konuşmaya, detaylara hakim olmaya ve sıradan olan her şeyi anlatmaya devam edeceğim.

Yakın zaman için yeni bir kitap, proje, çalışma var mı aklında?

Sürekli yazıyorum. Yazdıklarımın üzerine çıkmaya çalışıyorum. Çalışmalarım tabii ki var ama kesin bir tarihe bağlı çalışmalar değil bunlar. Kitaptan farklı olarak tiyatrodan bahsedebilirim. Bir tiyatro metni üzerinde çalışıyorum. Bakalım, belki bir gün.