Fuar Ajandası: Siren Yayınları

Siren Yayınları, daha fazla okurun kitaplarını tanımasını istediğimiz yayınevlerinin başında geliyor. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı devam ederken, ajandanıza eklemenizi tavsiye ettiğimiz bir diğer yayınevi de Siren Yayınları.

Jonathan Safran Foer, Colson Whitehead, Etgar Keret önemli yazarların kitaplarını dilimize kazandırarak kendine özgü bir ses yaratan Siren Yayınlarından takipçilerimiz için 15 kitap önerisi aldık.

Fuarı ziyaret edecekler için gözden kaçmaması gereken 15 kitabı sizlere sunuyoruz:


1. Buradayım – Jonathan Safran Foer

Her Şey Aydınlandı ve Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’ın yazarından sarsıcı ve benzersiz bir roman: Buradayım.

Jonathan Safran Foer, uzun bir aradan sonra kaleme aldığı romanı Buradayım’da kendi hayatlarının çeperinde sıkışıp kalmış iki insanın, Jacob ve Julia’nın öyküsünü anlatıyor. Bir kadın ile bir erkeğin, bir anne ile bir babanın ve yaşamın dayanılmaz ve muhteşem yükünü taşımanın öyküsü bu… Dahası var ama: Sevdiklerine kıyamasalar da sevgiye kıyanların, kalp kırıklıklarını hayal artıklarıyla yamayanların ve bitirmeye çalıştıkları hayatlardan bir şeyler biteceğini umanların öyküsü. Jonathan Safran Foer, kendine özgü hassasiyeti, yaratıcılığı ve benzersiz icatlarıyla bu muazzam romanında bir evliliğin çöküşünü, bir ailenin yaşamını ve İsrail’in yıkımına neden olan büyük Ortadoğu savaşını anlatıyor ve olaylar, adeta ağaç halkaları gibi, okuru da sarıp sarmalayarak iç içe geçiyor. Her şeyin bitiminde ve kalbin en derinlerinde, sadece ama sadece sızılar kalıyor.

Foer, yine kimsenin başaramadığını başarıyor ve yaşam akışını olduğu gibi, tüm güzelliği ve sefaletiyle sayfalara yansıtıyor, satırlarını yüreklerimize kazıyor. Hayat denen trajikomedinin insafına kalmış olan bizler… işte, bakın, buradayız, buradayız, buradayız.


2. Tepedeki Ev – Shirley Jackson

Çağdaş edebiyatın en gizemli yazarlarından birinden, Shirley Jackson’dan zamana meydan okuyan bir klasik: Tepedeki Ev. Sıradan hayatların ürkütücü yanlarına yönelik ilgisi, insan ruhunun kuytularına teklifsizce girebilmesi ve okurun zihnini kolayca yönlendirebilmesiyle tanınan Jackson, bu romanda korkunun temeline iniyor, zihnin tekinsiz koridorlarında yürüyor. Yürekteki karanlıklar ile ve en ham haliyle duygular, Shirley Jackson’ın ustaca anlatımıyla Tepedeki Ev’in temellerini atıyor ve insan psikolojisi, başlı başına bir dehşet unsuruna dönüşüyor. Algının tuzakları hafızanın yanıltıcılığıyla, geçmişin gölgeleriyle birleşiyor ve Tepedeki Ev, bu usta yazarın kaleminde adeta diriliyor, okurunu kendi dört duvarı arasına çekiyor.

Stephen King’den Neil Gaiman’a varan pek çok yazara ilham veren Shirley Jackson’ın bugün çağdaş edebiyat klasikleri arasında anılan Tepedeki Ev’i, dehşet ve deliliği anlatıyor.


3. Yeraltı Demiryolu – Colson Whitehead

Amerikan edebiyatının en yeni yıldızı Colson Whitehead’den, yayımlanır yayımlanmaz çağdaş klasikler arasında anılan cesur ve sarsıcı bir roman: Yeraltı Demiryolu. Whitehead, Amerika’nın adeta bağırsaklarını deştiği bu romanında “rüya” ülkesinin geçmişine uzanıyor ve okurunu uzun zaman terk etmeyecek ilham verici bir mücadele öyküsü anlatıyor. Dünyada bir başına kalmış bir kadının, Cora’nın dünyaya kafa tutma öyküsü bu; öldürmeyip güçlendiren darbelerin, birer nişan gibi taşınan yara izlerinin ve zamanı gelince ya ödenen ya da ödetilen bedellerin öyküsü. Öyle bir öykü ki, çağın karanlığında pırıl pırıl parlıyor ve dört bir yanı saran kötülüğün bataklığında kaybolan ruhlara kuzey yıldızı misali yön gösteriyor.

Eleştirmenlerden tam not alan, çoksatarlar listelerinde aylar boyunca bir numarada kalan ve ödüllere doymayan Yeraltı DemiryoluSefiller’den Sevilen’e uzanan bir yelpazede yer alan engin çağrışımlarıyla son yılların en önemli ve en çok ses getiren kitaplarından biri.


4. Bir At Bara Girmiş – David Grossman

Yarım kalan öyküler, söylenmeyen sözler, beklenmedik darbeler… Kitapları otuzu aşkın dilde okunan büyük yazar David Grossman, ustaca kurguladığı bu çarpıcı metinde son sayfasına değin soluk kesen bir öykü anlatıyor ve okurunu, sahnesinde tuhaf bir adamın, Dovaleh G.’nin dikildiği komedi kulübünün kapılarından içeriye sokuyor. Dovaleh G., parlak spotların altında, onu meraklı gözlerle izleyen seyircinin karşısında hayatını temize çekiyor ve adeta bir psikiyatrın koltuğunda uzanmışçasına geçmişin loş dehlizlerine dalıyor. Ters köşelerle dolu bir gösteri bu; sahnedeki adam kendi hikâyesini anlatıyor ve bu hikâyede espriler, seyircinin suratında birer yumruk gibi, birer tokat gibi patlıyor.

Man Booker Uluslararası, Ödülü’ne layık görülen ve samimi, doğrudan anlatımıyla büyük övgü toplayan Bir At Bara Girmiş, herkesin derdinin kendine olduğu, her koyunun kendi bacağından asıldığı dünyada onca yalnızlığa rağmen görülmeye, duyulmaya, anımsanmaya duyulan ihtiyacın ve kahkaha ile gözyaşları arasındaki bir arpa boyu mesafenin romanı.

Soru su: Var olmak, bütün olmak için yeterli mi?


5. Bir Kutup Ayısının Anıları – Yoko Tawada

Ödüllü yazar Yoko Tawada’dan buluşlarıyla benzersiz, yaratıcılığıyla ilham veren bir roman: Bir Kutup Ayısının Anıları. Tawada, düş ile gerçeği ustalıkla iç içe geçiren bu metinde üç kuşak kutup ayısının yaşamlarına bakarak ironiden nasibini fazlasıyla almış, alternatif bir Avrupa resmi çiziyor. Kiev’de yaşayan bir kutup ayısı, yazının sağaltıcı gücünü keşfediyor ve akabinde sansürden sürgüne, insanlık marifetleriyle tanışıyor; Doğu Almanya’da gösteri yapan bir kutup ayısı, bir kadına âşık olup ilk öpücüğünü tadıyor; Berlin Hayvanat Bahçesi’nde dünyanın en meşhur kutup ayısı bebek Knut, ilk adımlarını atıyor ve Bir Kutup Ayısının Anıları, bir otobiyografinin nasıl yazıldığını anlatıyor. Kuzey Kutbu’nun ıssız ufuklarından parlak sirk ışıklarına, eski Sovyetler Birliği’nden yeni Berlin’e uzanan bir roman bu; eli kalem tutan üç kuşak kutup ayısının sayfalarında özgürce gezindiği, yazının tüm olanak ve olasılıklarını zarafetle irdeleyen bir roman.

Gerçeküstü olanı şaşılacak bir hakikat duygusuyla kuşatan, Kafka ve Bulgakov’un klasiklerine göndermeler yapan Bir Kutup Ayısının Anıları, yazının sonsuz olanaklarını gözler önüne seriyor. Karşınızda: Buz gibi güzel, kalem kadar keskin ve bir kar tanesi kadar eşsiz bir metin.


6. Taşıdıkları Şeyler – Tim O’Brien

Hafızaya ve yazının gücüne dair çağdaş bir klasik: Taşıdıkları Şeyler. Tim O’Brien, Pulitzer’e aday olan bu kitapta kurmaca ve hakikatin arasındaki ince çizgide geziniyor, siperlerden yazı masasına uzanarak savaşı ve sonrasını anlatıyor. Helikopterler durmaksızın uğulduyor, en karanlık gecelerden sonra bile pırıl pırıl bir güneş doğuyor ve napalm tesirindeki bu hikayelerde savaşın tüm gerçekliği bulanık bir düşe, düşler ise yaşam iştahına dönüşüyor. Tim O’Brien, Taşıdıkları Şeyler’de yazının dönüştürücü gücünü, mucizelerini gösteriyor; çocuklarını ölüme yollamaktan usanmayan ve şiddete bir türlü doymayan dünyanın yükünü, kolay kolay unutulmayacak ayrıntılar eşliğinde sayfalara döküyor.

Yayımlandığı tarihten bu yana tüm dünyada iki milyondan fazla okura ulaşan ve Pulitzer adaylığı bir yana pek çok saygın ödüle layık bulunan Taşıdıkları Şeyler, yaşamın mucizesine, yazının tılsımına ve savaşın dehşetine dair unutulmayacak, sert ve sarsıcı bir kitap.


7. Beyaz Gürültü – Don DeLillo

Çağdaş edebiyatın devi Don DeLillo’dan dehasıyla sarsan bir başyapıt: Beyaz Gürültü. Zamanımızın panoramasına dönük kara bir ayna, tüketime ve tükenişe odaklı yaşamlarımıza atılan acımasız ve esprili bir bakış. DeLillo’nun kahramanı bir Amerikan üniversitesinde, siyah güneş gözlüğüyle kendi icadı Hitler Çalışmaları bölümünde ders veren bir profesör: Jack Gladney.

Gladney, tutkuyla sevdiği dördüncü eşi Babette ve çocuklarıyla, sakin bir kasabada yaşıyor ve Hitler imgesiyle sağlamlaştırdığını sandığı yaşamının az çok güvenli olduğunu sanıyor. Ne ki günün birinde gökyüzünde kara bir bulut beliriyor ve durgun görünümlü, ideal yaşam en korkunç kâbusları aratmayacak bir hale geliyor.

Bir adamın tek kişilik medeniyeti, temellerinden sarsılıyor. Bir kadın, yakasına yapışan korkudan tuhaf bir anlaşma yaparak kurtulmayı deniyor. Kitleler, diktatörlerin önünde tek sıra olup diziliyor ve kalabalıklar Rock yıldızlarının önünde eğiliyor. Bütün bunlar fena halde tanıdık geliyor ve bu ânı daha önce yaşamış olduğunuza dair tuhaf bir duygu sizi esir alıveriyor. Hayat bildiklerinizi hatırlamaktan, hatırladıklarınızı unutmaktan ibaret… Beyaz Gürültü: Ahir zamanlarda yaşama dair sarsıcı bir metin, dehşetli bir kehanet.


8. Biz Hep Şatoda Yaşadık – Shirley Jackson

Dünyadan gizlenerek yaşayan iki kız kardeş ve gölgesini geçmişten bugüne, onların üzerine düşüren gizemli bir olay… Usta yazar Shirley Jackson, bu kısa ve mücevher misali pırıl pırıl romanda ters köşelerle örülü bir öykü anlatıyor, okura tuzaklar ve yanılsamalarla dolu bir zemin sunuyor. Biz Hep Şatoda Yaşadık, inişleri ve çıkışları, anlatımdaki mahir sıçrayışlarıyla Shirley Jackson’ın dehasını ortaya koyuyor; üstelik karşılaşacağınız en tuhaf ve cazip roman kahramanlarından biriyle, Merricat ile tanışmanızı sağlıyor. Merricat, onu mahvedecek hakikatlerin karşısında hayallerinin sayesinde dimdik duruyor, ne ki bazı hayaller, kabuslarla koyun koyuna uyuyor.

Bugün Stephen King’den Neil Gaiman’a değin pek çok çağdaş yazarın ilham kaynakları arasında andığı Shirley Jackson, Amerikan Gotiği’nin klasiklerinden sayılan Biz Hep Şatoda Yaşadık ile anlatıcı olarak ustalığını gözler önüne seriyor ve kız kardeşliğe dair unutulmayacak bir metne imza atıyor. Doğada hiçbir şey yoktan var olmuyor ve sarayların enkaza, hayallerin hezeyana dönmesi için bir an yetiyor; geriye kala kala biraz toz, belki biraz da kül kalıyor. En ölümcül zehirler, tıpkı en kuvvetli tılsımlar gibi insan yüreğinde büyüyor ve hiçbir yer, ama hiçbir yer insanın evi gibi olmuyor.


9. Naif. Süper – Erlend Loe

lkemizde Doppler romanıyla tanınan ve Norveç’in en çok okunan yazarlarından biri olan Erlend Loe’dan sadeliğiyle pırıl pırıl parlayan ve tüm dünyada ses getirmiş eğlenceli bir roman: Naif. Süper. Loe, bu romanda karşımıza son derece sempatik ve kafası bir o kadar karışık bir kahraman çıkarıyor ve onun anlam arayışına ortak olmamızı sağlıyor. Yirmi beşine basmasına rağmen dünyaya uyum sağlayamadığını, amatörlüğüyle yaşamdan dışlandığını hisseden naif kahramanımız, zaman hızla akıp giderken insanların her sabah uyanıp koşa koşa işe gitmesi karşısında şaşkınlığa uğruyor ve yaşadığı buhranın devasını kitaplarda, ormanlarda ve oyuncakçı dükkanlarında arıyor. Bu romanın evreninde en karmaşık kuramlar en basit gerçeklerle aynı ağırlığı taşıyor ve yaşamın her saniyesi aynı ciddiyeti hak ediyor… Hayatın anlamı mı dediniz? Liste yapmanın güzelliğinde, oyun oynamanın öneminde ve anların -veya sayfaların- arasında bir yerde yatıyor ve onu keşfetmenizi bekliyor.

Tüm dünyada yirmi dilde okuruyla buluşan Naif. Süper’in basitliğindeki bilgeliğe hayran kalacak, bilgeliğinin basitliğinden ilham alacaksınız.


10. Çember – Dave Eggers

Dave Eggers, Türkçe çevirileri yine Siren Yayınları tarafından yayımlanan “Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser” ve film uyarlamasında Tom Hanks’in başrolde yer aldığı “Kral İçin Hologram” adlı romanlarıyla tanınmaktadır.

2017 nisan ayının son çeyreğinde beyazperde uyarlaması vizyona giren filmde; J.K Rowling’in ünlü Harry Potter serisinin film uyarlamalarında Hermione Granger rolünü canlandıran ünlü oyuncu Emma Watson’a, büyük Hollywood yıldızlarından Tom Hanks ve Star Wars: Güç Uyanıyor (Star Wars: The Force Awakens) filminde Stormtrooper Finnrolünü canlandıran, son dönemin yükselen yıldızı, yetenekli oyuncu ve komedyen John Boyega eşlik ediyor.

Emma Watson, Tom Hanks ve John Boyega gibi isimleri barındıran Çember – The Circle filminin yönetmeniyse James Ponsoldt.

Dave Eggers – Çember (The Circle) romanı, kurgusu ve anlatım tekniği bakımından Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya adlı klasik romanını ve George Orwell’ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı ikonik romanını andırıyor. Fakat arada belirleyici bir çizgi var. Dave Eggers – Çember (The Circle) adlı romanda klasik distopya eserlerinin politik çemberinin dışına çıkarak çağımızdaki gerçek korku senaryolarına dikkat çekiyor: teknoloji, sosyal medya ve internet.

Mae Holland, dünyanın en güçlü internet şirketi olan The Circle’da (Çember) işe alınır. Bu Mae için öyle mucizevi bir andır ki Mae, hayatının fırsatını yakaladığını düşünmektedir.

Düşlerindeki işi bulduğunu düşünen Mae; kendisini, arkadaşlarını ve yakınlarını hatta insanlığın geleceğini etkileyecek bir gerçekle karşılaşacaktır. Bir kadının hırsı ve idealizmiyle başlayan roman, birden kendini endişe dolu bir atmosfere bırakacaktır ve okuyucunun zihninde hafıza, geçmiş, gizlilik, ahlak, demokrasi ve insan bilgisinin sınırları hakkında birtakım soruların belirmesine neden olacaktır.


11. Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın – Jonathan Safran Foer

11 Eylül’de babasını kaybeden Oskar, birkaç sene sonra mavi bir vazonun içinde bir anahtar bulur. Anahtar babasına aittir ait olmasına da, New York şehrindeki 162 milyon kilitten hangisini açmaktadır?

Amerikalı yazar Jonathan Safran Foer, Günther Grass’ın Teneke Trampet’inden, Paul Auster’ın Ay Sarayı’ndan ve Italo Calvino’nun yazınındaki muzip dinamizmden izler taşıyan Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’da insanlık deneyimini şaşırtıcı tesadüfler, derin acılar, büyük yalnızlıklar, iç içe geçmiş hayatlar ve sınırsız bir yaşama sevinci merceğiyle konu ediyor. Amerika’da büyük ilgi gören ve ses getiren roman, akıcı dili, zengin anlatımı ve çığır açan tekniğiyle içinde yaşadığımız zamanların bir klasiği.

“O gece babam beni yatırır ve kitap hakkında konuşurken bu meseleye bir çözüm düşünüp düşünemediğini sormuştum. “Hangi mesele?” “Fazlasıyla önemsiz olmamız meselesi.” “Pekala, bir uçak seni alıp Sahra Çölü’nün ortasına bıraksa ve sen orada, bir cımbızla bir kum tanesini yerinden bir milimetre oynatsan ne olur?” demişti. “Muhtemelen susuzluktan ölürdüm,” demiştim. “Hayır, tam o anda, tek kum tanesini oynattığında demek istedim. Ne anlama gelirdi bu?” demişti. “Bilmem. Ne?” demiştim. “Düşün bakalım,” demişti. Düşünmüştüm. “Herhalde bir kum tanesini oynattığım anlamına gelirdi.” “Ki o da Sahra’yı değiştirdiğin anlamına gelirdi.” “Yani?” “Yani mi? Yani, Sahra uçsuz bucaksız bir çöldür. Ve milyonlarca yıldır var. Ve sen onu değiştirdin!” “Doğru!” demiştim yerimde doğrularak. “Sahra’yı değiştirdim!” “Anlamı?” demişti. “Ne? Söyle.” “Eh, Mona Lisa’yı yapmaktan veya kanseri tedavi etmekten bahsetmiyorum. Sadece bir kum tanesini bir milimetre oynatmaktan bahsediyorum.” “E?” “Bunu yapmasaydın insanlık tarihi şöyle gidecekti” “Hı-hı?” “Ama yaptın. Yani?” Yatakta ayağa kalkmış, yıldızları göstermiş ve bağırmıştım: “İnsanlık tarihinin gidişatını değiştirdim!” “Doğru.” “Evreni değiştirdim!” “Değiştirdin.” “Ben, Tanrı’yım!” “Sen ateistsin.” “Ben, yokum!” Yatağa, kollarına atlamıştım ve kahkahalarla gülmüştük.”

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın, kayıplara, arayışlara, insan ilişkilerine, yalnızlığa, kalabalıklara, acıya ve coşkuya, içinde yaşadığımız şehirlerin labirentlerine, asla adresine ulaşamayan mektuplara, gece yarısı anlatılan masallara, rüyalara ve gerçeklere, söylenen ve asla söylenememiş sözlere dair çarpıcı, eğlenceli, sürprizli ve birazcık da sihirli bir roman.


12. Yolda – Jack Kerouac

Amerikan edebiyatının devi Jack Kerouac’tan, Beat Kuşağı destanını yazan kitap: Yolda.

Kafaları dumanlıydı, hayatın sillesini yemişlerdi belki, iflah olmaz hayalperestlerdi… Yaşam yazılacak bir şiirdi onlar için ve beklemezdi.

Gökyüzü bunca geniş, hayat bunca kısa, hayaller bunca sonsuzken yol özgürlüktü. Yol dostluktu, maceraydı; sonsuz olasılığın toplamı, yaşamın kaynağıydı. Yolun sonunda aşk vardı, söz vardı, ses vardı; başlangıçlar hep şen, hep heyecanlıydı. Hızla giden bir arabanın dikiz aynasına yansıyordu hayatın anlamı, öyle bir şey varsa tabii; tan kızıllığında, gecenin bağrında, bir dostun yanı başında. Hareket halinde olan için ölüm yoktu, tasa yoktu; devinim vardı sadece, dünyayı berraklaştıran, yaşamı anlamlı kılan. Yıldızların altında, hızla giden arabaların arka koltuklarında, kaçak atlanan tren vagonlarında, çadırlarda, barakalarda, uzak diyarlarda kutsal yaşam vardı ve yüreklerindeki coşkuyu daracık bir dünyaya sığdıramayanlar, yollarda şahlandı. Nereye olursa…

Bir caz melodisi gibi kıvrak ve neşeli, bir esrimeydi hayatın kendisi, tıpkı bir düş gibi ve tüm gerçekler, hızla giden bir aracın tekerleklerini öpen asfalt misali önlerine seriliverdi.

Jack Kerouac, bir döneme damga vuran Yolda’da kendi hikâyesini anlatıyor. Sansürsüz, yalansız, olduğu gibi. Belge niteliğinde bir roman, aynı zamanda bir şarkı bu belki de; özgürlüğün, arayışın, dostluğun, kayıp babaların ve küskün oğulların, onulmaz yaşam hasretinin şarkısı.

Yaşama ve aşka saygıyla: Yolda!


13. Zen Kaçıkları – Jack Kerouac

Yaşamın şiiri, varlığın safsatası ve delilerin bilgeliği… Kerouac, Beat Kuşağı’nın kutsal kitapları arasında yer alan Zen Kaçıkları’nda gerçeğin, gerçeklerin peşinde; tayfa toplanmış yine, zihinler hiç olmadığı kadar berrak, keyifler yerinde; insanlığın geçmişi ve geleceği, şimdi ile birlikte tek bir ânın içinde. Dünya keşfedilmeyi bekliyor, tren rayları düşlerin mavi ormanlarına koşuyor ve onlar, coşkunun kucağında dağlara, dostluğa ve dere tepe düz gidilen yollara sığınıyor. San Francisco’nun şiirli şaraplı gecelerinden ıssız mı ıssız zirvelere uzanan, Meksika çılgınlıklarıyla, doğanın duruluğuyla, trenlerde kaçak seyahat ederken yaşanan aydınlanmalarla beslenen bir macera bu ve sevgi başrolde. En arı, en vurucu, en doğal haliyle.

Kerouac, Gary Snyder ile dostluğundan ilhamla yazdığı bu kült romanda zihnin sır perdesini aralıyor. Gerçeğin özü Zen’de ya da bir kuş kanadının havada bıraktığı belli belirsiz izde sadece ve yaşam zor olsa bile, görkemli yine de.

Unutmayın: Tırmanınca o en yüksek dağın tepesine, tırmanmaya devam etmek gerekmekte.


14. Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü – Etgar Keret

Orta Doğu’nun en parlak yıldızı olarak nitelenen Etgar Keret’ten soluk soluğa okunacak bir kara mizah şaheseri: Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü!

Prensip sahibi olduğundan otobüsünü asla bekletmeyen bir şoför, Interpol’ün peşine düştüğü küçük bir kız kılığına girmiş bir cüce, cehennem kapısındaki küçük delikten yakınlardaki bir kasabaya inen insanlar, sadece intihar edenlerin gittiği ve içinde yaşadığımızdan pek farkı olmayan sıkıcı bir öbür dünya, merhamet sahibi bir tetikçi ve merhametsiz bir Tanrı… Keret’in dünyası hareketi, oyunbazlığı ve hayalle gerçeği incelikle kaynaştırmasıyla benzersiz bir okuma tecrübesi sunuyor. Günümüz insanının hayatının sıradan kesitlerini zarif dokunuşlarla bileyerek gerçekliğin sınırlarını yeniden tanımlayan bu ironi ve mizah yüklü, keskin öyküler sayfalara sığmamaya, okuyanların zihinlerine kancalar atmaya fena halde niyetli.

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü; tuhaf, iddialı ve bangır bangır sesiyle kolay kolay unutulmayacak bir kitap.


15. Kalabalıkta Yüzler – Valeria Luiselli

Çağdaş Latin Amerika edebiyatının özgün sesi Valeria Luiselli’den göz kamaştırıcı bir roman: Kalabalıkta Yüzler. Luiselli, ödüllü romanı Kalabalıkta Yüzler’de kurmaca eylemini masaya yatırıyor ve bir yazar hakkında roman yazarken yaşamaya ve yaşamıyla hesaplaşmaya çalışan bir kadının izini sürüyor. Öyle bir roman ki bu, Meksiko’nun arka sokaklarından Harlem’deki barlara, kitaplarla sabahlanan gecelerden metronun karanlık tünellerine, geçmişten bugüne uzanarak romancının masa başındaki yalnızlığını edebiyatın coşkun kalabalıklarıyla dolduruyor. Şairler kadehlerini kaldırıp hayaller kuruyor ve sayfalarda kendine yer açmaya çalışan anlatıcının hikâyesi, anlatılan hikâyeye karışıyor. Kurmaca ile düzmeceyi, mizah ile hüznü, yazın ile gerçeği birbirinden ayıran sınırları incelikli bir biçimde bulandıran Kalabalıkta Yüzler, okuru yazara, yazarı şaire, şairi ölümsüz bir roman kahramanına dönüştürüyor.

Kalabalıkta Yüzler, yaratıcılığın büyüsüne inananlar ve kitaplardan başka sığınacak yer bulamayanlar için bir hazine niteliğinde.


Ne Okuyorum? ekibinin kolektif paylaşımlarının hesabıdır. Arkasında sadece bir kişi yoktur. Bir fikir vardır! Hiç!