Ne Okuyorum? ekibinin seçtiği 19 kitap

Editörlerimiz sizler için 36. İstanbul Kitap Fuarı alanından kitaplar seçti.

Edebiyat severlerin okuma listelerine eklemelerini tavsiye ettiğimiz farklı türlerde alternatif bir okuma listesi hazırladık.

İşte, 19 kitaptan oluşan alternatif okuma listemiz:


1. Yürümenin Felsefesi

“Yaşamak için ayağa kalkmamışken, yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir.”

-Henry David Thoreau-

Nietzsche’nin Kara Orman’da yürürken göz çukurlarına dolan mutluluk gözyaşları, Rimbaud’nun tahta ayağıyla açılacağı çöllere dair kurduğu düş, yasaklı Rousseau’nun Alpler’deki adımları, Thoreau’nun Walden’daki gezintisi, Nerval’in dar sokaklardaki aylaklığı ve daha niceleri… Aylaklar, göçebeler, sürgünler, hacılar, kaçaklar, seyyahlar, münzeviler ve mülteciler yürüyorlar. Peki yürümek sadece evle iş arasında gidip gelmek, bir yerlere yetişmek ve koşuşturmak değil de evrenle özel bir ritim, akort ya da hafifleme içinde buluşmak olabilir mi? Yeryüzüyle hemhal olup kendimizi başkalaşmaya açarak yürüyebilir miyiz?

Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir. Çünkü Yürüyen İnsan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz, işte bu düğümü atmak için.


2. Okumak ve Anlamak

Freud, James, Nabokov, Pessoa, Proust, Rancé, Schnitzler…

Özenle örülmüş edebi metinlerin kurgularını psikanalizle çözerek bizi konuşamadıklarımızla yüzleştiren Michel Schneider, Nabokov’un kelimelerinde dil üzerinden tahakküm kuran totaliter rejimlerin izini sürerken, Freud’a “Ne düşünüyorsun?” diye sorarak düşünürün zihne duyduğu tutkuyu masaya yatırıyor. Yer yer cesur adımlarla “ideal” psikanalizin peşine düşen Schneider, Pessoa’nın yarattığı şair maskelerinin ardındaki içsel mücadeleleri ifşa ediyor. Henry James ve Schnitzler’in eserlerinde saklı arzuları ararken, Proust’un annesiyle kurduğu ilişkinin inkar ve yadsımaya dayanan köklerini kazıyor.

Okumak ve Anlamak, bir yanda psikanaliz kuramını sorgularken, diğer yanda edebiyatın karanlık dehlizlerindeki insanlık hallerini çözümlemeleriyle aydınlatıyor.

“André Breton’dan bu yana birçok yazarın bir baş dönmesine tutulmuş gibi teslim olduğu düş öykülerinden edebi anlamda daha sıkıcı bir şey yoktur. İnsan kendini ifade etmek veya itirafta bulunmak için değil, kendini saklamak için yazar. Roman kahramanları için rüyalar ve hayal etmek başka şeylerdir. Herkes düş görür. Herkes yazmaz. Düş ve yorumu, psikanalizin kraliyet yoluyken edebiyatın demokratik çıkmazıdır.”


3. Marcel Duchamp ve İşin Reddi

Zamanı ve dünyayı yaşamanın bambaşka bir yolu olarak tembel eylem!

“Duchamp kapitalist toplumdaki vazife, rol ve ölçülere teslim olmayarak hem sanatsal hem de ücretli işi inatla reddetmiş, üstelik sanatın ve sanatçının tanımlarına meydan okumakla da yetinmemiştir.” Onun radikal eylemsizliği kapitalist toplumun üç sacayağına birden meydan okumasından ileri gelir: Mübadele, mülkiyet ve emek.

Maurizio Lazzarato, Marcel Duchamp’ın yerleşik iktidar ilişkilerini askıya almanın, politik kırılmayı mümkün kılan koşulları yaratmanın ve yeni bir öznelliğin inşasının başlangıç noktası olarak tanımladığı “işin reddi” ve “tembel eylem” kavramlarını, hem sosyoekonomik bir eleştiri hem de felsefi bir kategori olarak ele aldığı kitabında, henüz çözülememiş bir ihtilafa işaret ederek Duchamp üzerinden yeni bir kapı aralıyor: “Amaçlanan çalışmama özgürlüğü müdür yoksa çalışarak özgürlüğe kavuşmak mıdır?”

“İşin reddi” ve “tembel eylem” bir olanağa işaret eder ve “Olanak bir zerreciktir,” der Duchamp. Artık aynı şekilde görüp aynı şekilde duymadığımız bu olanağa erişmekse başka bir yaşam biçimine bağlıdır, “zerreciğin tembel sakinleri” gibi.


4. İnsan ve “Herkes”

“Eğer yapılabilseydi, ki tabii yapılamaz, bir toplumun içinde, örneğin koskoca ulusumuzda, acaba kaç kişi iki kere iki nasıl dört eder ya da güneş yarın doğacak mı diye kafa yormuştur, şöyle durup düşünmüştür yani, bunu bir istatistikle saptayabilsek ilginç olurdu. Buradan da ortaya çıkan sonuç fikirlerimizin pek büyük çoğunluğunun, fikir olmalarına ve bizi kanı gibi etkilemelerine karşın, hiç de akıl ürünü olmadıkları, göreneklerden ibaret olduklarıdır; mekanik ve anlaşılmazdırlar ve bize baskı yoluyla benimsetilmişlerdir…. Eğer bir halkın bu korkunç çağı sağ salim atalabilmesi isteniyorsa, alınacak önlemlerden biri, karınca kararınca, ama vazgeçilmez bir tanesi şu: O halkın içinde yeterli sayıda kişinin, tüm o fikirlerin – adlarına öyle diyelim bari – üstünde konuşulan, tartışılan, uğrunda savaşılan ve insan boğazlanan tüm o fikirlerin ipe sapa gelmez ve son derece havada kalan şeyler olduğunu anlamasını sağlamaktadır.” -Ortega Y Gasset-


5. Şiddetin Topolojisi

Han’ın kitabı, eski toplumlardan günümüze şiddetin tarihsel değişiminin temel uğraklarını tespit eden felsefi bir anlatı. Yazar bunu yaparken şiddetin tarih boyunca inatla kalıcılık göstermesini araştırmış bir dizi düşünüre, Sigmund Freud, Carl Schmitt, Walter Benjamin, René Girard, Giorgio Agamben, Gilles Deleuze, Michael Hardt ve Antonio Negri’nin tezlerine eleştirel bir gözle uğrayarak kısa ve özlü bir hikâye kuruyor. Şiddetin Topolojisi, bakış açımızı tekrardan sorgulamamıza ve değiştirmemize neden olan o kısa ama etkili felsefi uyarılardan biri.

“Geç modernitenin başarıya ve performansa odaklı öznesi, kendi dışın-daki bir iktidar kurumunun baskısına maruz kalmadığı ölçüde özgürdür. Ama gerçekte bir kul kadar da özgürlükten yoksundur. Dış baskı nihayet aşıldığında, içerideki basınç devreye girer. Başarıya ve performansa odaklı yaşayan özne, bir depresyon geliştirir. Şiddet azalmadan sürmektedir. Yalnız ağırlık noktası içeri kaymıştır. Egemenlik toplumundaki kelle alıcı kuvvet yani dekapitasyon, disiplin toplumundaki deformasyon ve başarı ve performans toplumundaki depresyon, şiddetin topolojik dönüşümünün birer aşamasıdır. Şiddet giderek içselleştirilir, ruhsallaştırılır ve böylelikle görünmez hale gelir. Giderek Öteki’nin veya Düşman’ın olumsuzluğunu üzerinden atar ve insanın kendisine yönelir.”


6. Incognito

‘Kendimizle aramızdaki fark, bir başkasıyla aramızdaki fark kadar büyüktür.’
Montaigne

Siz daha tehlikeyi algılamadan, ayağınızı fren pedalının üstüne götüren kim? Neden sır saklamakta böylesine başarısız, nedenini bilmeden birini çekici bulmakta bu kadar başarılıyız? Eğer bilinçli zihin, yani sabah uyandığınızda sizinle birlikte uyanan ben, buzdağının yalnızca görünen kısmıysa, zihninizin geri kalanı tüm bir ömür neyle iştigal etmekte?
Ünlü nörobilimci David Eagleman, 20 dilde yayımlanan -ve neredeyse şimdiden klasikleşen- kitabı Incognito ile beynimizin derinlerine dalarak, yaptığımız, düşündüğümüz ya da hissettiklerimizin çok büyük bir kısmının bizden başka bir biz tarafından yönetildiğini ürkütücü bir berraklıkla ortaya koyuyor. Sadakat geninden sizi olmadığınız birine dönüştüren beyin zedelenmelerine; optik yanılsamalardan striptizcilerin neden ayın belirli zamanlarında daha çok para kazandığına; Truva fatihi Odysseus’tan renkleri işitip biçimleri tadabilen sinestezik insanlara kadar geniş bir yelpazeden vakaları ve araştırmaları bir araya getiren Incognito, beynimizin işleyişi ve çelişkileri hakkında olağanüstü bir keşif yolculuğu sunuyor.


7. Taş, Kâğıt, Makas

Biliyor musunuz, davranışlarınız fazlasıyla öngörülebilir. Özellikle de öngörülemez olmaya çalıştığınız anlarda. Bu durum size özel değil, çoğumuz için geçerli. Ve sadece bu gerçeğin bilincinde olmak bile denklemi sizin lehinize değiştirebilir.

William Poundstone önce can alıcı -hatta bazen can yakıcı- örneklerle tahmin edilebilirliğimizin hayatımıza ne gibi etkileri olduğunu gösteriyor, ardından bunun getirdiği dezavantajları avantaja çevirmek için makul ve uygulanabilir öneriler getiriyor. Günlük hayatta temas ettiğimiz insanların hangi bariz düşünce kalıplarıyla karar verdiğini bilmenin ya da hep daha fazlasını tükettirmek için yeni yollar arayan şirketlerin bize hangi zaaflarımız üstünden yüklendiklerini görmenin, yatırım tercihlerimizden paket üyeliğimiz için pazarlık yapmaya, şans oyunlarından kaleciyi ters köşeye yatırmaya kadar pek çok alanda nasıl fayda sağlayabileceğini gösteriyor.

Taş Kağıt Makas, zihin okumanın henüz mümkün olmadığı bir dünyada ona en yakın şeyi sunuyor: Bizi tahmin edilebilirliğimizle tanıştırıyor.


8. Kadınların Nesi Var?

Nesi var sahi bu kadınların?

Kolları mı kısa, kafaları mı küçük yoksa sakalları mı az?
Saçları şöyle fazla kısa, böyle de çok mu uzun?

Eski zamanlarda hiç kadın yoktu. İşte bu yüzden, okuldaki tarih derslerinde kadınlardan bahsedildiğini duymazsınız. Erkekler elbette vardı ve büyük kısmı da dâhiydi. Hepimiz onların adını çocukluğumuzdan beri ezberledik. Ama yine de siz siz olun ve kimsenin sözüne inanmayın. Hatta bu söz Aydınlanma Çağı’nın “Yorulmaz Dâhisi” Rousseau’ya, Evrim Teorisi’nin babası Darwin’e, psikanalizin kurucusu Freud’a ait bile olsa…

İngiliz yazar, illüstratör Jacky Fleming’in, ince eleştiriler ve dâhiyane bir ironiyle, toplumsal hayatta varlık göstermeye çalışan kadınların mücadelesini ele aldığı Kadınların Nesi Var?, son yılların en iyi mizah kitaplarından biri.

2017 yılında Artémisia Mizah Ödülü’ne değer görülen eser, her kadının ama en çok da her erkeğin okuması gereken kitaplardan.


9. Kadınların Özgürleşmesi

“İki cinsiyet arasındaki mevcut toplumsal ilişkileri düzenleyen ilke -yani bir cinsiyetin diğerine hukuki itaati- yanlıştır ve günümüzde beşeri gelişimin önündeki başlıca engellerden biridir; ve bu durum, mükemmel eşitlik ilkesi ile değiştirilmelidir.’

19. yüzyılın en etkili İngiliz düşünürlerinin başında gelen John Stuart Mill, bu eserinde toplumsal hayatın temelini oluşturan cinsiyetler arası ilişkilerin görünenin ötesindeki satır aralarını detaylı analizlerle okuyucuya aktarıyor. Mill, deneycilik ve faydacılık ekseninde ortaya koyduğu çıkarımlarıyla etkileri günümüze kadar ulaşan cinsiyetler arası iktidar ilişkilerine psikolojik, sosyolojik ve sosyoekonomik açıdan ışık tutuyor.

Kadın hakları hareketlerinin oluşumuna 1869 gibi erken bir tarihten ilham veren bu eser, bu konuda yazılan ilk metinlerden olma özelliğini de taşır.


10. Bağlanma / Ayrılma / Kaybetme

Alanındaki temel eserlerden biri olan Bağlanma ve Kaybetme üçlemesinin ilk cildi olan Bağlanma, bağlanma ilişkilerinin nasıl kurulduğunu anlatır ve çocuğun anneye olan bağlarının doğasını inceler. Bowlby, çocuklar üzerine yapılan deneysel çalışmaların ve bunlardan gelen verileri onaylayan biyolojik buluşların nasıl bazı davranış kalıplarını ortaya çıkardığını göstermeye çalışır.

Bağlanma ve Kaybetme üçlemesinin ikinci cildi olan Ayrılma, ayrılık yaşantısı ve ona eşlik eden kaygı duygusunu, ebeveynlerin çocuğu terk etmekle tehdit etmesinin yarattığı korkuyu ve ebeveyn-çocuk ilişkisini tersine çeviren durumları ele alması bakımından alanındaki temel eserlerden biridir. Bowlby bu ciltte korkuya yol açan durumları tekrar inceler ve bunları hayvanların gözlemlenmesinden elde edilen bulgularla karşılaştırır. Korkunun, ani hareket, karanlık ve ayrılık gibi belli başlı durumlarda ortaya çıktığı sonucuna varır ve aslında zararsız sayılabilecek bu durumların tehlike riskinin arttığına işaret ettiğini söyler. Bowlby’nin eseri psikanalitik teoriye katkısı ve bu alanda bir eksik olarak nitelendirilebilecek biyolojik perspektifi kullanması bakımından literatürde önemli bir yer tutar.

“Bağlanma ve Kaybetme” üçlemesinin son cildi olan Kaybetme çocukların bir anne figürünün geçici veya kalıcı kaybına verdikleri tepkileri ve bağlanmanın yapısını irdeler. Bowlby, anne figüründen ayrılmak zorunda kalan çocuklara ve bu kayba eşlik eden kaygı, hüzün ve yas duygularına bakar. Ayrılık tecrübesini yaşayan bütün çocuklarda ortak bir biçimde ortaya çıkan üç aşamalı bir davranış dizisi tanımlar. Bu davranışlar protesto, umutsuzluk ve kopmadır. Bağlanma figürünün geri dönüşündeki davranışlar ise daha karmaşıktır ve öfke, reddetme veya yapışmayı içerebilir. Burada sunulan teoriler birçok bakımdan Freud’un ve takipçilerinin hazırlayıp geliştirdiği teorilerden ayrılır, öyle ki kişiliğin gelişimi ve psikopatolojiyi anlamak için yeni bir paradigma ortaya koyar.


11. Evrenler Kitabı

Günümüzde çok sayıda evren modelleri var. Ünlü astrofizikçi John D. Barrow bütün bu modelleri, tarihsel arka planlarıyla birlikte özetliyor. Binlerce yıl boyunca evrenimizin yapısını tanımlamak ya da açıklamak için ortaya atılanlar çoğu kez dini, ulusal, sanatsal ya da kişisel önyargılarca güdülenmiş anlatımlardı.

Yirminci yüzyılın başlarındaysa her şey aniden değişti: Einstein bize fizik yasalarıyla ve kütleçekimin özelliğiyle uyumlu tüm olası evrenleri nasıl bulabileceğimizi, geçmişlerini nasıl kurgulayabileceğimizi ve gelecekleriyle ilgili ne gibi tahminlerde bulunabileceğimizi gösterdi. O zamandan bu yana gökbilimciler, matematikçiler ve fizikçiler, Einstein’ın karmaşık denklemlerini çözmeye ve bu evrenleri bulmaya çalıştılar. Bu kitabın konusu, işte bu çabalar ve bunların giderek ortaya çıkardığı olasılıklardır.


12. Matematiğin Kısa Tarihi

Günümüz toplumu matematik olmazsa işlevsiz kalır.

Televizyon, cep telefonu, devasa jet yolcu uçakları, araçlardaki uydu navigasyon sistemleri, tren tarifeleri, tıbbi tarayıcılar ve şu an bize çok doğal gelen her şey aslında matematiksel fikirlere ve yöntemlere dayanır. Matematik bazen bin yaşındadır, bazen geçtiğimiz hafta keşfedilmiştir. Çoğumuz matematiğin, modern teknolojinin mucizelerini mümkün kılmak için perde arkasında iş gördüğünün farkına bile varmaz. Bu kitap, matematiğin dört bin yıllık tarihinin önemli köşe taşlarını özetliyor. Sıfırı kim icat etti? Sanal sayılar gökdelenlerin çökmemesini nasıl engeller? Soyut cebir nasıl ortaya çıktı ve bugün nerelerde kullanılıyor? Ünlü matematikçi Ian Stewart, Babillilerin sayısal sembollerinden Fermat’nın teoremine, kaos kuramından Gödel’in tamamlanmamışlık teoremine kadar bugün hayatımızı etkileyen en önemli matematiksel kavramların anlamını tarihsel bir arka planda ortaya koyuyor.


13. Toplum

Toplumu bir cevap olarak kullanmayı seviyoruz. Ama bu kavramı gerçekten tanıyor, tanımlayabiliyor muyuz? Elinizdeki kitabın çıkış noktası oldukça basit, bir o kadar da şaşırtıcı: Çağdaş sosyolojide, toplum kavramının konumu ve içeriğine yönelik bir fikir birliği mevcut değil. Öyle ki toplum, başat kuramsal pozisyonunu neredeyse kaybetmiş durumda. Bu kavramı tarihsel ve eleştirel bir seyir üzerinde takip eden Derek Sayer ve David Frisby, ‘toplum bilimlerini’ yeniden ‘toplum’ ekseninde tartışmanın önemine vurgu yapıyor. Toplum, Antik Yunan’dan İskoç Aydınlanmasına, Durkheim, Simmel, Weber ve Marx gibi klasik kuramcılardan Eleştirel Kuram’a değin uzanan geniş bir yelpazeyi mercek altına alan, önemli bir başvuru kitabı.


14. Şahların Şahı

Hafıza-i beşer nisyanla maluldür. Şahların Şahı, İran’ın son dönem tarihinin, şahın devrilişinin ve İslam hareketinin iktidara gelişinin eski fotoğrafların anlatımında, ses bantlarının canlılığında ve kenarda köşede özenle tutulmuş notlarla yazılmış güncesidir. Unutmamak üzere yazılmış bir devrin edebiyat yüklü belgeselidir. Bir devrim anının, devrimin koşullarının ve dönüşümünün; İran özelinde İslam hareketinin iktidara gelişinin hikayesidir…

Öncesi ve sonrasıyla Ryszard Kapuscinski’nin inanılmaz betimlemesi, yalınlığı ve tespitleriyle İran sokakları ve tüm toplumsal dinamikler gözümüzün önünde canlanıyor. Bugüne dair ne varsa o günden söyleniyor; Şahların Şahı yaşanmış ve bugün yaşanmakta olan tüm devrimlere ışık tutuyor…

“Bir devrimin dış yüzünü, dıştan görülebilen kısmını oluşturan her şey hızla yok olur. Her kişi, her birey düşünce ve duygularını ifade edebileceği binlerce olanağa sahiptir. Birey sonsuz bir zenginliktir, içinde sürekli yeni bir şeyler bulabileceğimiz bir dünyadır. Oysa kalabalık, kişinin bireyselliğini azaltır; kalabalık içinde insan kendini temel davranış biçimlerinden birkaçıyla sınırlandırır. Halkın kendi özlemlerini ifade edebildiği bu biçimler son derece zayıftır ve sürekli kendini tekrarlar: gösteri, grev, miting, barikatlar. Bu nedenle, insan hakkında bir roman yazılabilir, fakat kalabalık hakkında asla. Kalabalık dağılır, evine gider ve yeniden toplanmazsa, deriz ki, devrim bitmiştir.”


15. Yeni Başlayanlar İçin Dünya Edebiyat Tarihi

Günlerden bir gün…“anlatma ihtiyacı” doğdu. İnsanlığın başlangıcından itibaren, insan evladı öykülerini, arzularını ve korkularını anlatmak için güçlü bir istek duyuyordu.

Önceleri bunu sözlü hikayelerle veya mağaraların duvarlarına çizdiği resimlerle, daha sonra ise kil tabletlerle ve papirüslerle yaptı. Ancak sonra bu hikayelerin üretim ve dolaşımı kolaylaştı.

Ancak bu yazılı metinlerin tümü de edebiyat olamaz öyle değil mi? Antik Yunan’dan günümüze, Homeros’tan Rimbaud’ya ve şarkılardan destanlara ve romana bir hareketin her daim sürdüğü bir tarihtir edebiyat; başlangıcı, geçmişi, dönüşümü, evrimi ve geleceği temsil eder…

Elinizdeki kitap Dünya Edebiyat Tarihi’nin 1. Cildini yani İ.Ö 800 ile 19. Yüzyıla kadar olan kısmı kapsar. Keyifle okumanız dileğiyle…


16. Mtsenskli Lady Macbeth

Batı ve Rus edebiyatının en belirgin isimlerinden Nikolay Leskov İkinci kez Dedalus’ta. Herhangi bir türe, tanıma ilgi duymayan özgün kurmaca yapısıyla Leskov yine özgün.

Hikâye devam ediyor!


17. Yoksulluğun Tarihi

Çoğu toplumda yoksullar, kadınlar ve çocuklardır. Eğitim seviyesi düşük olan bu kişiler kültürlerinin “yetenek gerektirmeyen” diye nitelendirdiği işlerde çalışırlar. Fakat uzmanlar tarafından sosyal dışlanma olarak tabir edilen ve toplum içindeki yerlerine bağlı olarak başvurdukları hizmetlerin seviyeleri büyük farklılıklar göstermektedir. Bu her zaman önemli bir durum muydu? Yoksul, bizden biri mi olmalıdır hep? Yoksulluğun nedenler zamanla değişti mi? Yoksulluğun tanımı hep aynı mıdır? Yoksulluk bedbahtlığının zaman içerisinde muhtelif toplumlar arasında nasıl bir nasıl çözümleri vardır? Bu kitap, bu sorulara ve dünya tarihindeki yoksulluk araştırmalarına odaklanır. Ne için yoksulluk ve niçin dünya tarihi? Aslında cevap oldukça basit! Her gün, akşam haberlerinin bizlere gösterdiği hayatların temel niteliklerini anlayıp geçmekten daha fazlasını yapabiliriz. Eğer gerçekten söylenildiği gibi para tüm kötülükleri kaynağıysa, bugünün çatışmalarının ve yarının musibetlerinin kökeninde yoksulluğun izleri sürülebilir.


18. Yıkıntılar Arasında

Yıkıntılar Arasında, Nisan 1909’da Adana’da yaşanan katliamda yerle bir olmuş Ermeni mahallelerinden ve köylerinden canlı tanıklıklar barındırıyor. Kırımların ardından İstanbul Ermeni Patrikhanesi tarafından bölgeye yollanan yardım heyetinde bulunan Zabel Yesayan, harabeye dönmüş Adana’da geçirdiği üç ayın izlenimlerini, tanık olduğu ıstırap ve yıkımı aktarıyor Yıkıntılar Arasında’da. Kozan’dan Hacın’a, Dörtyol’dan Osmaniye’ye uzanan bu karanlık yolculukta, Adana’daki binlerce yetimin, dulun, idam mahkûmunun gözü, kulağı, sesi oluyor Yesayan.

Ermeni tanıklık edebiyatının en vurucu örneklerinden olan Yıkıntılar Arasında, Ermeni edebiyatı üzerine çalışmalarıyla tanınan akademisyen Marc Nichanian’ın geniş önsözü, Zabel Yesayan’ın Adana yetimhaneleri yazısı ve katliamların ardından meclis tarafından bölgeye yollanan Edirne mebusu Hagop Babigyan’ın raporu ve katliam günlerinden yirmi kadar fotoğrafla zenginleştirilmiş olarak okuyucuların dikkatine sunuluyor.

“Ne bu anlatılanlar, ne o küller içinde debelenen Ermeniler, ne dehşetin sarhoşluğunu üzerinden atamamış, gözlerinde acı ve şaşkınlık okunan yetimler, ne kayıplarının acısıyla kıvranan dullar, ne de kolu bacağı kesilenlerin kanlı sancılı yaraları… Bunların hiçbiri yetmez o cehennem günlerinde yaşananların karanlık ve gerçek derinliğini tam olarak kavramamıza.”


19. Aşiq-û Maşûq

Bu kitapta bir araya getirilen masalların ortak noktaları, imkânsız aşkların yanı sıra, Anadolu, Mezopotamya ve o her şeyiyle özel Dersim coğrafyasının sesine ses katmaları, Ermeni ve Kürt halklarının yaşayışlarını ortaya koymaları. Seçkideki ilk iki masal olan ‘Siyamanto ve Xıçezare’ ile ‘Lur da Lur’, ilk anlatanından son kaydedenine kadar uzun bir yol kat etmiş Kürt halk söylenceleri. Ermeni köy edebiyatının usta kalemi, din adamı Karekin Srvantzdyants yöre yöre gezerken, Kürt halkının sevilen aşk hikâyesi ‘Siyamanto ve Xıçezare’yi de yazılı edebiyatın parçası kılmış. Vrtanes Papazyan ise iyi bilinen bir Kürt aşk masalını Ermenice anlatarak, yazıda ölümsüzleştirmiş. Coğrafi paydaşlığın etnik kimlik kaynaklı önyargılara galebe çalışına bir kanıt olsa gerek bu emek. Zira paylaşılan toprağın hatrı büyük ve soylu kızla çobanın umutsuz aşkı evrensel… Son masal olan Kral Lusig ve Sedev Hovig de bir soylu ile çobanın aşkının hikâyesi. Ancak pek de alışık olmadığımız biçimde, bu kez çoban olan bir kadın. Üstelik masalın başında hiç güzeller güzeli de değil. Aksine ucube bir yaratık gibi tarif edilmiş. Sedev’in güzelleşmeye başlama hikâyesi, ana babasının kızlarını olduğu haliyle kabul etmelerine koşut olarak ilerliyor ve çobanlık meziyetleri güzelliğinden çok daha kıymetli sayılıyor. Dahası, gerek Kral Lusig gerekse Sedev Hovig neredeyse başa baş sayılabilecek bir kendini keşif sürecinden geçiyorlar. Dolayısıyla, bu sıra dışı masalda, biri kadın diğeri erkek olmak üzere iki Odiseus ve iki farklı yolculuk var.

Ne Okuyorum? ekibinin kolektif paylaşımlarının hesabıdır. Arkasında sadece bir kişi yoktur. Bir fikir vardır! Hiç!