Haruki Murakami – Sahilde Kafka

Sahilde Kafka, Kobe doğumlu yazar Haruki Murakami’nin 2005 yılında New York Times tarafından Yılın En İyi 10 Romanı arasına seçilmiş, 2006 yılında World Fantasy Ödülünü ve Franz Kafka Ödülünü almış olan romanı.

Roman 15 yaşında bir ergenin kendini gerçekleştirebilme sevdasını konu edinmiş. Annesi ve ablası tarafından daha çok küçükken terk edilmiş olan Kafka Tamura heykeltıraş olan babasıyla Tokyo’da yaşamaktadır. Babasının kendisine söylediği korkunç bir kehanet yüzünden onu terke etmeye çok küçük yaşta karar verir ve 15 yaşında planını uygulamaya koyar. Bu kehanet Yunan mitolojisinde geçen Ödip’in kehanetiyle aynıdır. Babasına göre Kafka Tamura, tıpkı o mitolojik kahraman gibi babasını öldürecek ve annesiyle hatta ablasıyla cinsel ilişkiye girecektir.

Tamura, başına er ya da geç geleceğine inandığı bu lanetli durumu bir an evvel yaşayıp ruhunu özgürlüğüne kavuşturmak ister. Bunu açıkça dile getirir: “…Eğer gerçekten bir lanet varsa kaçmak yerine üstüne gitmek istiyordum. Bir an önce son bulsun diye. Bir an önce o ağırlığı omuzlarımdan atmak. Ondan sonra da başka birinin arzularının çerçevesi içinde hapsolmuş biri olarak değil kendim olarak yaşamak. İstediğim yalnızca buydu.” (sf.539) Bu düşünceler, ablasına tecavüz ettiği anda aklından geçmektedir.

Onun bu sözlerinden önce, ruhunu özgürlüğüne kavuşturma arzusunu fark eden ve 100 sayfa önce onu bu konuda uyaran Oşima şunları söyler: “Bak Kafka Tamura, belki de dünyadaki hiç kimse özgürlüğü arzulamıyordur. Arzuladıklarını sanıyorlar sadece. Her şey bir ütopya. Eğer ellerine özgürlük gerçekten geçecek olsa, çoğu insan ne yapacağını şaşırır. Bunu aklında tut. İnsanlar aslında özgürlüklerinin kısıtlanmasından hoşlanırlar.” der ve sözlerini J. J. Rousseau’nun “Medeniyet, insanoğlunun çit yapmaya başlamasıyla doğmuştur.” fikriyle destekler.
Bunları ona söyleyen Oşima kentin özel kütüphanesinin hem dişilik hem erkeklik vasıflarına sahip görevlisidir, yani o da kitaptaki bazı kişiler gibi, farklı bir kategoride de olsa araftadır ve Tamura ile dost olmuşlardır.

Ödip, kitabın bütününe yayılmış bir metafor. Bunun dışında pek çok ilginç metafor var. Örneğin Tamura’nın zaman zaman bir üst benlik/süperego gibi konuştuğu “karga” adlı bir genç var. Ona akıl hocalığı yapıyor. Bildiğiniz gibi Kafka kelimesi Çekçe de karga anlamına gelmekte. Kitaba adını veren başkişi ve bu karga şüphesiz bizi Franz Kafka’ya onun bunalımlı, kendini bulma ve ifade etme güçlüğü çeken Gregor gibi kişilerine götürüyor. Karga adlı delikanlı da ona sayfa 540’ta şunları söyler: “İyi de lanet bozuldu mu dersin! Sen babanı öldürdün, annenle yattın ve ablana tecavüz ettin… Niyetin laneti üzerinden atabilmekti. Fakat gerçekte hiçbir şey bitmedi….O lanet eskisinden daha koyu bir şekilde benliğine kazınmış durumda….”

Kütüphanenin müdürü olan Saeki hanım tıpkı Nakata gibi iki boyut arasında yaşayan, gölgesi bile diğer insanlarınkinden daha açık renk olan fakat akli melekelerinde bir kaybı olmayan alımlı bir kadındır. Ve kaderin tuhaf bir şekilde kurbanı olan ve ona olan aşkını “Sahilde Kafka “adlı bir besteyle ölümsüzleştirdiği sevgilisine kavuşabilmek arzusundadır.

Kitap kaderini gerçekleştirirken ya da onun cilvesine uğrayarak “yarım kalmış” insanların hikâyesinin üzerinden ulaşır okura.

Tamura kaderinin ağlarına, kendi evinden çok uzakta, ablası ve annesi olması kuvvetle muhtemel kadınlarla yatarak ve babasını aynı anda iki yerde olmayı başararak öldürmesiyle takılmıştır.
Kitap bu gencin ve herhangi bir insanoğlunun yaşayabileceği en kötü lanetlerden biri olan kaderinin (!) üzerinden insanın yaşamla, kaderle mücadele ederek kendi benliğini oluşturabilme arzusunu anlatmakta, dersek yanlış olmaz.

Kitapta benlik, benlik oluşturma, kişilik konularını destekleyen bir durum da sıkça tekrarlanan “insanın içindeki boşluk hissi” sözleri. Farklı kişilerin ağzından ara ara duyuyoruz bu yakınmayı. Ayrıca benlik konusu ünlü besteciler üzerinden de örneklemelerle anlatılır. Benliği egoyu sergilemenin toplumdaki algısından bahsedilir. Beethoven, Haydn vs.

Tamura’dan sonra başı çeken karakter Nakata. Çocukken zeki ve akıllı olmasına rağmen, II. Dünya Savaşı sırasında bir savaş deneyi olması muhtemel bir durum yüzünden okuma yetisi de dahil birçok yeteneğini, zekâsını yitirir. Kardeşleri okur ve önemli meslekler edinirler fakat o yardımlarla geçinir haldedir. Bu adeta içi boşalmış, safdil ve mütevazı karakter romanın belki de en baskın, en sempatik karakteridir. Romanın fantastik havasının anahtarını çözecek olan odur. Adeta paralel bir dünyaya, başka bir boyuta hatta arafa geçişin –tıpkı o kaza/deney sırasında komada kalışı gibi- anahtarı, bu tüm yetileri elinden kazayla (?) alınmış ama yerine bu dünyaya ait olmayan yetiler verilmiş kişinin elindedir. Bu, sürekli “Bendeniz Nakata çok akıllı değilimdir.” diyen 60’lı yaşlardaki adam, yeni yetileri sayesinde kedilerle konuşan, havadan sülük, balık yağdıran iyi niyetli bir insandır ve tahminimce okurlar tarafından en sevilen kişisi olmuştur kitabın.

Onun gibi arafta kalan iki asker de Tamura’yı ve isteyen kimi insanları alıp diğer boyuta taşıyan belki de“astral” yolculuk yapan, diyebileceğimiz kişilerdir. Bu durum romanın başında bir yerde de Japon masallarında da çok geçen ruh göçü fikriyle hatırlatılır. Bu farklı boyuta geçilen yer ormanın derinliklerinde bir yerdir; tıpkı Nakata’nın çocukluğunda yaşadığı o kazanın yaşandığı yer gibi.

Diğer metaforlar ise belki da daha ilginç Örneğin Johnnie Walker, Albay Sanders. Bunların temsil ettikleri fikirler. Kapitalist sistemin, insanı yozlaştıran yanına bir gönderme olabileceği gibi, bu kişilerin işaret ettikleri yozluklar da olabilir. J. W. öldürdüğünü sanan Nakata, gerçekte Tamura’nın heykeltıraş babasını öldürmüştür. Tamura babasından bahsederken onun çevresinin ne kadar yoz olduğunu söyler romanın bir yerinde. Bu yozluğu belki de yazar bir içki markasıyla özdeşleştirmeyi uygun görmüş olabilir. Albay Sanders, malum Kentucky tavukçusudur. Ve romanda, gerçekte bir kütlesi, maddi varlığı olmayan bir varlık onun görünümünde karşımıza çıkar. Kadın pazarlayan bir tiptir. Bu kadın üniversitede okumaktadır ve işini yaparken bir yandan da Bergson’un bellek-nesne ve benlik algısı üzerine felsefesinden bahseder. Belleğe ve benliğe yapılan bu vurgu, yozluk dışında insanın var oluş amacında temel taşlardan biri olan cinsel ihtiyaçlarıyla, üreme arzusuyla hem roman kişisine hem de okura aktarılmak istenmiş, böylece yazarın Bergson’a hak verişi bu çok sağlam örnek ve delille ispat edilmeye çalışılmış.
Çatışma, kaderin er ya da geç kaza edecek olmasına karşın insanın özgür bir varlık ve ruh olarak tüm bağlayıcı unsurlardan uzak yaşama isteği üzerine kurulu. Tüm metaforlar bir yana, romandan konu ve ana düşünce çıkartma merakında olanlar için diyebiliriz ki roman insanın benlik ve ruhi özgürlük arayışını anlatan, insanın kendisini bulması için gerekirse uzun ve zorlu yolculuklar yapması –içsel ya da gerçek- gerektiğini söyleyen bir roman. Tüm anlatılanlar belki bir rüya ama yapılması gereken yine de bu.

Romanın, ilk sayfalarında Karga’nın Tamura’ya söylediği “Mesafenin uzaklığına pek güvenmesen iyi olur.” sözleri yer alırken, son sayfaya yakın “Zamanın göreceli ağırlığı, çok anlamlı kadim bir rüya gibi üzerine çöküyor. O zamandan kurtulabilmek için hareket etmeye devam ediyorsun. Dünyanın öteki ucuna gitsen bile, o zamandan kaçamayabilirsin. Fakat öyle bile olsa, dünyanın öteki ucuna gitmek zorundasın. Dünyanın öteki ucuna gitmedikçe yapamayacağın şeyler de var çünkü.” sözleri yer alıyor. Bu iki söz arasında insan bir an “Ha Sahilde Kafka Tamura ha Nakata” demekten kendini alamıyor.

Murakami, romanında fantastik kurmaca ve göndermelerle aksiyonu genel olarak sağlam tutuyor. Hüseyin Can Erkin’in çevirisiyle okuduğum romanın dili insanı yormuyor. Akıcı. Fakat çözüm bölümüne doğru romanın kurmaca olarak başarısı irtifa kaybediyor. Sonu okuyucuya bırakma fikri bir yana, atılan düğümlerin, kullanılan metaforların tam olarak netleştiğini söylemek zor. Son 100-150 sayfayı bunu hissederek okuyorsunuz. Tam olarak karşılığını bulmamış, ancak bir şiirde olsa ya da tamamen fantastik bir eserde olsa tam olarak anlamlandırabileceğiniz metaforların orada öylece duruyor olması kitabı buruk kapatmanıza sebep oluyor. Ancak etkileyici olduğu su götürmez.

Not: Bu yazı daha önce Milliyetblog’ta yayımlanmıştır.