Hasan Ali Toptaş – “Heba” üzerine

Tüm ümidimizi kursağımızda bırakan çok katmanlı, her bölümünde acıyan başka yerlerimizi işaret eden bir roman Heba. Kendi içinde yedi alt başlıktan oluşup hem başlık isimlerinin hem de sayılarının bize salt isim ve sayının ötesinde durduklarını fısıldıyor.

İlk bölüm olan Anahtar’da ev sahibesine anahtarını teslim etmek isteyen Ziya’nın anahtar teslim törenini izliyoruz. Gerçeğin nerede başlayıp bittiğine pek de hâkim olamayacağımızı bu bölüm itibari ile anlıyoruz. Anahtar teslim edildikten sonra ışık huzmesi anlamına gelen Ziya’nın bölüm sonunda bir asansör boşluğundan düşüp gözlerini başka bir zamanda açtığını görüyoruz. Taşraya özlem duyan kahramanımızın gözlerini orada açması şehir hayatını temsil eden asansörle verilmiş. Buradan itibaren kurgunun bir tezatlar bütünü üzerine kurulduğunu, iyi ile kötünün; o asli dengenin eşit terazilerde tartıldığını görüyoruz. Çünkü Ziya’nın kaçış olarak gördüğü bu şehirden uzaklaşma temi onu kaçtıklarıyla yüzleştiriyor. Tüm geçmişini, unutmak istediği anılarını, kafasından bir türlü koparıp atamadığı; kendisini takip eden kuş motifini ikinci bölüm olan Rüya’da onunla beraber izliyoruz. Sıklıkla karşılaşacağımız kuş ile rastlantısını Rüya bölümünde Ülkü Tamer’in Konuşma şiirindeki cümlelerini (çok canım sıkılıyor kuş vuralım istersen) bir çocuğun çocuk ağzından işitiyoruz: “çok canım sıkılıyor benim yaa, hadi gidip kuş vuralım,” (s. 78)

“…çaresizliğin yanı sıra çaresizliğe gömülmüş derin bir dağınıklığa da benziyordu aslında.” (s.18)


“…solgun ve heybetsiz bir hareketsizliğe de benziyordu.” (s.18)


“…güvercin tüyü renginde derin bir huzursuzluk da vardı.” (s.21)


“Binnaz Hanım’ın cümlesinin içinden fırlayıp çıkmışçasına koştu geldi hemen”  (s.22)


Anahtar bölümündeki imgelerden de anlayacağımız üzere bize olan biteni veren tasvirler muazzam somutlamalardan ibaret.

Üçüncü bölüm olan Huzur’da huzur arayışlarına girmemize fırsat tanınmadan Ziya ve Kenan’ın heba olan yaşam öykülerini dinliyoruz. İlk bölümdeki zaman sıçraması, Rüya ve Huzur gibi başlıklar ister istemez bize Tanpınar’ı hatırlatıyor. “…biliyorsunuz, uyku yekpare bir şey değildir. Karmaşık safhaları, inişleri çıkışları, iç içe geçmiş dönemeçleri, dehlizleri, kuyuları ve çeşitli basamakları vardır onun.”  (s.110) alıntısı ise Tanpınar’ın “yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışı” dizelerine götürüyor.

Dördüncü bölüm olan Yazıköy‘de ise kahramanlarımızın yazgısına tanık olmaya devam ediyoruz; hebayı kabullenmiş bir kader anlayışına. ”Sizin kaderleriniz, nasıl desem, aynı amaçla, aynı saflıkla yahut aynı dalgınlıkla bir defterin aynı sayfasına yazılmış gibi duruyor.” (s.169)  Hulki Dede, derviş Mansur, Kenan Eli ve romanın son bölümü olan Fena gibi tasavvufu çağrıştıran isimlendirmeler de aslında romandaki mistisizme işaret ediyor.

Son bölümler olan Minnet ve Fena’dan önce gelen ve romanın en fazla yer kaplayan Sınır bölümü başlı başına bir anlatı sayılabilecek, aklın sınırları ile ülkenin sınırlarını gencecik erler üzerinden anlatan, asker mektuplarına büyük harflerle iliştirilen YAŞASIN SOSYALİZM nidalarını, Yılmaz Güney’in Umut filmini içinde taşıyan politik-sosyolojik bir bölüm. Sınır bölümünde bende yer edenlerden:

“…insanın içini acıtan esmer bir sesle, asker ağam yoğurt ister misin, asker ağam yoğurt ister misin diye sorup duruyorlardı bu çocuklar.” (s.206)


“Gördüğü hatalar yüzünden değil de, bu teğmen insanlara, insanlara neden dayak attığını anlamak için dayak atıyordu sanki.” (s.211)


“…kuralsızlığı örtmek için kurallardan daha kalın bir örtü bulamazsınız, hayatınız boyunca işte şimdi yaptığımız gibi yapacaksınız, yoksa toplum denen çok kıçlı ve çok başlı gardiyan canınızı fena yakar.” (213)


“Bu arada dikkat ettin mi bilmiyorum, teğmen öküz, bugün dayak atan komutan da hayvan diye bağırdı bana. Karargahtaki subay da it dedi. Bu fukaralar insanı yüce, hayvanı da aşağılık bir şey sanıyorlar.” (s.223)


“Kitaba göre üç kere dur ihtarında bulunmak ve ancak ateş açılırsa karşılık vermek icap eder ama sen buna kulak asma hiç, burada kitapların sözü geçmez.” (s.253)


“Nöbete gidecek olan askerler bayrak direğinin yanına toplanmış, kütüklerini kuşanıp parkalarını giyiyorlardı o sırada.” (s.312)

  • Hasan Ali Toptaş – Heba
  • Everest Yayınları – Roman
  • 376 Sayfa

 

Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni