Haset, Kıskançlık ve Şükran

Metis Yayınları'nın "Ötekini Dinlemek" serisinden çıkan Haset ve Şükran kitabı, Türkçe psikanaliz kaynaklarına önemli bir katkı sunması açısından değerlidir.

Metis Yayınları‘nın “Ötekini Dinlemek” serisinden çıkan Haset ve Şükran kitabı, Türkçe psikanaliz kaynaklarına önemli bir katkı sunması açısından değerlidir. Kitabın yazarı psikanalist Melanie Klein, “nesne ilişkileri” okulunun kurucusu olarak kabul edilir. Freud’un takipçisi olmakla birlikte Freud’un klasik psikanaliz anlayışından önemli noktalarda ayrılmıştır.

Nesne ilişkileri kuramından bahsetmeden önce başka bir ruhbilim kaynak kitabından söz etmekte fayda var. Raymond J. Corsını ve Danny Weddıng’ın yazarı olduğu Türkçe çevirisi Kaknüs Yayınları’ndan çıkan “modern psikoterapiler (current psychotherapies)” kitabında psikanaliz ana başlığı altında anlatılan alt başlıklardan biri de nesne ilişkileridir. Kuram anlatılmaya “Fairbairn ve diğerleri, nesne ilişkileri kuramı olarak bilinen bir düşünce geliştirdiler,” denilerek başlanmaktadır. Metnin devamında Klein’in adı geçmemekte, ona herhangi bir atıf yapılmamaktadır. Oysa nesne ilişkileri kuramının kurucusu Melanie Klein’dir; daha sonralara Fairbairn ve Winnicott gibi psikanalistlerse bu kuramı geliştiren kişiler olmuştur.

Melanie Klein haset ve şükran kavramlarını kitaba birkaç sayfa giriş yaptıktan, başka bir deyişle kuramına giriş yaptıktan sonra açıklamaktadır. Bense burada Klein’in kuramını açıklamadan önce bu kavramları açarak, sonraki kısımlarda analizlerin daha anlaşılır olmasını sağlayacağım.

Haset ve kıskançlık genelde birbiriyle karıştırılmaktadır. Şahsi fikrim günlük hayatta kıskançlık denilen birçok durumun aslında haset olduğu yönünde. İyi bir psikoloji lisans eğitiminde, öğrenciler mutlaka öğrenirler bu kavramları. Haset iki kişi arasındadır ve kişinin arzu duyduğu nesne onda değil, başka birindedir. Temel düşünce “neden onda ve neden onda olan o şey ona haz vermektedir”dir. Başkasında olan bu arzu duyulan nesnenin ona verdiği hazzın sonucunda kişi kızgınlık duyar. Bu kızgınlık masumane değil, yıkıcı, bozucu, kirletici itkiler taşır. Dolayısıyla hasette “özne” bir kişiyle ilgilidir. Kıskançlıkta da durum iki kişiyle değil, üç kişiyle sınırlıdır. Özne, nesne (başka bir kişi ve ona karşı duyulan sevgi) ve bir kişi daha vardır. Sevgi duyulan kişi dışındaki kişi yani rakibi, öznenin sahip olduğu nesneyi ya ondan alıp koparmıştır ya da ondan almaya yönelik bir düşüncesi veya eylemi olduğu düşüncesine sahiptir. Dolayısıyla tehlikenin olması bile başlı başına kıskançlık için yeterlidir. Görüleceği üzere hasette sahip olunamayana sahip olma güdüsü, kıskançlıkta sahip olunana karşı koruma güdüsü söz konusudur. Kıskançlığın yakın ilişkilerde görüldüğünü söyleyebiliriz. Haset ise daha çok başarı, sahip olunan ekonomik güç gibi fiziksel şeylere yöneliktir.

Klein bu iki kavramı açıkladıktan sonra bunlarla ilişkili olan açgözlülük kavramını da açıklamıştır. Zaten bu üç kavram kesin çizgilerle birbirinden ayrılabilen kavramlar değildir. Birbiriyle ilişkili ama birbirlerinden bazı noktalarda ayrılmaktadır. Açgözlülükte bir doyumsuzluk vardır. Özne sürekli olarak uyarılmaktadır. Sürekli uyarılan öznenin alabileceğinden ve nesnenin verebileceğinden daha fazlasını arzular hep. Bu döngü bilinçdışı düzlemde –Klein’in ilerde sıkça dile getirdiği- memeyi boşaltıp kurutuna kadar devam eder, nihayetinde tümüyle yutmayla sonuçlanır. Amaç, yıkıcı içe yansıtmadır. Klein, hasete gösterilen tavrın kıskançlığa gösterilen tavırdan farklı (ya da tam tersi) olduğunu toplumsal örneklerle de göstermektedir. Örneğin Fransa’da (o zamanki Fransa’da) kıskançlık yüzünden işlenen cinayetlere daha az ceza verildiğini belirtmektedir. Bunun nedeni nesneye duyulan sevgiye ilişkin hasette olduğu kadar kötü bir algı olmamasıdır. Şükran ise, memeden alınan doyum ve hazzın, bebeğin anneden aldığı bu doyumu eşsiz bir armağan olarak görmesi ve onu korumak istemesi temellidir. Bu noktada bir çocuk örneği verir. Bir erkek çocuk, annesinin hamileliği üzerine karnındakinin kız çocuk olması, çünkü kız olursa onun da çocuklarının olacağı, sonra o çocuğun da çocuklarının olacağı yönünde bir temennide bulunur. Bu, çocuğun ilksel nesne daha doğrusu ilksel iyi nesne olan memeyle (yani anneyle) kurduğu iyi ve sağlıklı ilişkiye işarettir ve aynı zamanda bu bir şükran göstergesidir.

Klein, ilksel iyi nesne olan memeyi bebek için sadece fiziksel bir ihtiyaç olarak görmemekte, ona göre bebek içgüdüsel olarak onu bekleyen anneden haberdar olarak dünyaya gelmektedir. Dolayısıyla nesne ilişkileri kuramının temelini, çocuğun ilk nesneyle (annenin memesi ve/veya anneyle) ilişkisine çok önem vererek kurmuş ve eğer çocuk içe yansıttığı ilksel nesneyi “ben”de yeterince kök salabilirse olumlu bir gelişimin temelini atmış olur, demektedir. Anneyle kurulan bu bağ, kaygının ilk biçimini oluşturmaktadır. Nitekim bağ sağlıklı kurulamazsa, çocuk anneyle iki yönlü “iyi meme-kötü meme” bir ilişki oluşturur. Ve devam ederek şöyle der Klein; belki de bu kaygı doğmamış çocuğun sıkıntılı deneyimlerine kadar uzanıyordur. Uzanıyor uzanmasına ama bununla birlikte, sonraki süreçlerde annenin çocuğa bakmaktan gerçekten hoşlanıp hoşlanmadığı, kendisinin de kaygılı olup olmadığı, çocuğu besleme konusunda bazı ruhsal güçlükler yaşayıp yaşamadığı gibi etkenler de çocuğun sütü zevkle kabullenme ve iyi memeyi içselleştirme yeteneğini etkiler.

Çocuğun memeyle kurduğu bu ilişkide hüsrana uğraması kaçınılmazdır. Çünkü ne olursa olsun en sağlıklı, en mutlu bir beslenme bile doğum öncesi anne-çocuk birliğinin yerini tutamaz. Klein’in bu düşüncesi klasik psikanalizdeki “yaşam boyunca tüm çabamız anne karnına geri dönme arzusundan gelmektedir” düşüncesiyle benzerlik göstermektedir. Dolayısıyla eğer bebek ne olursa olsun hüsrana uğrayacaksa, hüsranın (yeterince doyum sağlayamamasının) sebebinin yine meme olduğunu düşünür ve memeye karşı haset duymaya başlar.

İlksel iyi nesneyle güvenli bir ilişki kuramamış kişilerin aşk ve arkadaşlık ilişkilerinde sürekli bir idealleştirme ihtiyacı görülür. Sevilen nesnenin yerine sürekli bir başkası konulmaya çalışılır. Bu türden bir ilişki de çökmeye yatkındır. İdealleştirilen kişi zulmedici olarak algılanır (bu idealleştirme aslında zulmedilme kaygısının karşılığıdır) öznenin hasetli, eleştirici düşünceleri bu idealleştirilen kişiye yansıtılır. Döngü kısaca şöyledir: Ben memeden yeteri kadar beslenemedim ya da meme bana yeteri kadar süt vermedi, sağlıklı ve güvenli bir ilişki kuramadığım ilksel iyi nesne olan memeye yani anneme karşı haset besledim. Büyüdüm, arkadaşlarım ve romantik ilişkilerim oldu, bebeklikteki bu aksama şu anda birlikte olduğum insanlara karşı gün yüzüne çıkıyor. Ben bu nesnelere karşı bir idealleştirme girişiminde bulundum, bu idealleştirme ihtiyacı aynı zamanda memenin (annenin) yerini tuttuğu için onlara karşı çocukluktan getirdiğim haseti yöneltiyorum.

Kadınların penis hasetinin kökenlerinin anne memesine duyulan hasette yattığını söylüyor Klein ve anneye yöneltilen hasetin Oidipus rekabetiyle olan ilişkisini şu sözlerle açıklıyor:

“Bu rekabetin asıl nedeni, babaya duyulan sevgi değil, annenin babaya ve penisine sahip olmasıdır. Memeye duyulmuş haset böylece bütünüyle Oidipus durumuna aktarılır. Baba (ya da penisi) annenin bir eklentisine dönüşmüştür ve kız da bu yüzden annesini ondan yoksun bırakmak istemektedir. Böylece kızın daha sonra erkeklerle ilişkisinde yaşadığı her başarı, bir başka kadına kazandığı zafer olur. Görünür bir rakip olmadığında bile geçerlidir bu, çünkü o zaman da rekabet erkeğin annesine yöneltilmiştir. (Kaynana gelin çatışmasını düşünelim.) Eğer erkek esas olarak başka bir kadına karşı kazanılacak bir zaferi temsil ediyorsa ve sadece bu yüzden değerliyse, zafer kazanıldıktan sonra kadın ona ilgisini hemen yitirebilir.”

Klein’in bu yorumu, Freud’un anneyle iyi bir ilişkiden kaynaklanan oral doyum yetisinin, genital orgazm yeteneğini temeli olduğu düşüncesiyle örtüşmektedir.

Erkeklerde anne göğsüne duyulan hasetin önemini de vurgular Klein. Eğer bu haset güçlüyse ve bu yüzden de memeden alınan oral doyum zayıfsa, erkeğin nefret ve kaygısı vajinaya aktarılır. Bunun; genital iktidarın zayıflaması, cinsel ilişki düşkünlüğü, genital doyuma yönelik zorlantılı bir ihtiyaç ve son kertede eşcinsellik gibi sonuçları olabilir.

Tüm bu iyi meme-kötü meme, iyi-olumlu ilişkiyle kötü-olumsuz ilişki, yeterli doyum-yetersiz doyum gibi anneyle kurulan ilişki; yaşatıldığını hissetme ve ölüm tehdidi arasındaki çiftdeğerlilikten (ambivalan) kaynaklanmaktadır. Başka bir deyişle, temel düzeyde kurulan ilişkide bebek sadece arzuladığı doyumu almakla kalmaz, “evet bu benim yaşam kaynağım” der. Öte yandan örneğin aç bırakılma korkusu onun için bir ölüm tehdididir. Klein bu duruma bazen bizzat kendi seanslarında rastladığını ifade etmektedir. Seansta hastalarının bazen çok şiddetli bir açlık veya susuzluk duygusu yaşadıkları, tatminkâr iyi bir yorumdan sonra bu duygunun kaybolduğunu görmüştür. Hatta bazı hastaları ona seansların sonunda “çok doyurucuydu” dediğini aktarır.

Kitabın sonlarına doğru Klein, hasete karşı duyulan kaygıyla baş etme yöntemleri olarak savunma mekanizmalarından bahsetmektedir. Aslına bakılırsa kitabın adı haset ve şükran olmasına rağmen kitapta çoğunlukla hasete yer verildiği görülecektir. Çünkü haset çok güçlü bir duygudur Klein’e göre ve yedi ölümcül günahtan biridir de.

Bu savunma mekanizmalarından biri nesnenin değersizleştirilmesi biçiminde gösterilir. Nesne değersizleştirildiğinde, haset duyulan nesne olmaktan da çıkmış olur. Bu tutum idealleştirilmiş nesneye karşı da yapılır. Eğer idealleştirilmiş nesne değersizleştirilirse idealleştirme de imkânsız hale gelir. Bir diğer savunma da benliğin değersizleştirilmesidir. Bu savunmanın derin sebebi haset yüzünden iyi nesneyi koruyamamış olmanın mutsuzluğu ve suçluluğudur. Daha çok depresif tiplerde görülür. Yeteneklerini değersizleştirerek haseti yadsımış olurlar. Bu yüzden rekabetten ve başarıdan kaçınmak zorunda hissederler kendilerini. Başka bir savunma olan açgözlü bir biçimde içselleştirmekle memeye tümden sahip olup onu denetimi altına alabileceğine ilişkin tavırdır. Ama Klein diyor ki, bu türden bir savunma aynı zamanda yenilgiyi kendi içerisinde barındırmaktadır. Çünkü karşılıklı sevgi, iyi nesneyle kurulan sevgi temelli ilişkidir ve idealleştirilmiş nesne için geçerli değildir ya da çok az geçerlidir. Son olarak değineceğimiz başka bir savunma yöntemi sıkça başvurulan haseti başkalarında kışkırtmadır. Başkalarında özellikle sevilen insanlarda haset uyandırma ve onlara karşı zafer uyandırma arzusu başattır ve temelde zulmedilme kaygısından kaynaklanır. Bu arzu onlara zarar verme korkusuna yol açar. Sonuçsuz bir yöntemdir çünkü kişinin kendi sahip olduklarından zevk almasını zorlaştırır ve haseti yine arttırır.

Klein bu kısır döngülerde ortaya çıkan bölme süreçlerinin belli bir sınırın ötesinde ya da başka bir deyişle hasetin sonucu olarak işlenen bölme eğilimlerinin aşırı olmasının paranoid ve şizoid özellikleri ortaya çıkardığını belirtmektedir. Bu da şizofreniye zemin hazırlayabilir. Elbette tüm bunları söylerken Klein, bebeğin yaşadığı çatışmanın olumlu denebilecek taraflarını da vurgulamaktadır. Eğer bebekte çatışma yoksa, ‘ben’ini geliştirecek önemli bir kaynaktan da yoksun kalacaktır. Çünkü çatışma (ve doğal olarak çatışmanın üstesinden gelme ihtiyacı) yaratıcılığın en temel öğelerindendir.

Psikanalizin nihai amacı hastanın kişiliğinin bütünleşmesini sağlamaktır. Aslında psikanaliz; danışanı veya hastayı eğitmekten başka bir şey değildir. Bu düşüncede olan Klein çıkış noktasını özetler gibi kitabı şöyle bitirir: Hastalarımıza yardım etmek için uğraşırken bize en çok umut vaat eden yol, erken dönemin sarsıntılarının tüm gelişim üzerindeki etkisinin analizidir bence.

 

  • Haset ve Şükran – Melanie Klein
  • Metis Yayınları
  • Sayfa Sayısı: 96
  • Çeviri: Orhan Koçak, Yavuz Erten