“Her şeyin tüketildiği çağda müzik de hızla tüketiliyor”

Santurî Sedat Anar ile sanatı, sanatına ilham veren kaynakları ve santur yolculuğunu konuştuk.

Keyifli okumalar dileğiyle.


Uzun yıllardır müzikle uğraşmanıza rağmen belli bir kitle tarafından sanki birdenbire keşfedildiniz. Siz geçmişte ve şimdi yaptığınız işte bir sıçrama yapmış sayıyor musunuz kendinizi? Eğer öyleyse bu sıçrama ne zaman ve nasıl oldu?

Aslında bunun bir nedeni var, bir buçuk yıldır İstanbul’da yaşıyorum ve iki yıl öncesine kadar hep Ankara merkezli yaşadım. Yaptığım konserlerin hepsini kendim organize ediyordum, bir sponsorum yoktu. Bazen konserden kazandığımız para salon ücretine bile yetmiyordu. Konser afişlerimi de kendim hazırlıyordum. Albümlerimde ve konserlerimde bana eşlik eden dostum Sercan’ın ve kardeşim Selahattin’in emeklerini asla unutamam. Ankara’da yaşayanlar yıllarca sokakta çaldığım için tanır beni. Yani muhakkak bir defa da olsa sokakta dinlemiş ya da rast gelmişlerdir. İstanbul’a taşınınca beni dinleyen insanların Ankara’dakinden çok daha fazla olduğunu gördüm. 2015’te İstanbul’da yaptığımız ilk konser olan Üsküdar konserimizde dinleyicilerin bestelerimi benimle beraber söylediğini gördüğümde hem şaşırdım hem de çok mutlu oldum. Aynı şeyi Sakarya konserimde de yaşadım. Bir de üretmeye devam ettikçe beni dinleyenlerin sayısı artmaya devam etti. Ama maalesef konserlerime sponsor bulamıyorum. Şu ana kadar sadece 10 konserimi ücretsiz yaptım, diğerlerini kendim organize ettim. İstanbul konserlerim beni cesaretlendirdi.  Sonra birçok şehirde konser verdik. Yani birdenbire bir sıçrama değil de yaptığım konserlerin sayısını arttırınca insanların beni dinlemek istediklerini gördüm. Konserler ile beraber kendiliğinden bir reklamım oluştu böylece. Elimden geldiğince konser yapmaya çalışıyorum. Dinleyici kitlemi çok seviyorum. Neyi dinlediğini bilen okuyan ve araştıran bir kitle. Bu kitlenin çoğunluğunu üniversite öğrencileri ile orta yaş grubu insanlar oluşturuyor. Dolayısıyla yapmış olduğum her çalışmayı yakından takip eden güzel bir dinleyici kitlemin olduğunu görmek yapacağım yeni çalışmalarımda beni daha da motive ediyor. Bu arada buradan duyurusunu yapmış olayım 14 Ekim Cumartesi günü 20.00’da İBB bünyesinde Fatih/Ali Emiri Kültür Merkezinde bir konserimiz var. Herkesi bekleriz.

İlk albümünüzün adı Belâgat ve biz biliyoruz ki sanatçının seçtiği hiçbir kelime tesadüfî değildir. Neden Belâgat kelimesi, bu kelime ile yaptığın müzik arasında bir bağ var sanki, doğru mu?

Belâgat, sözün kusurdan arındırılması veya başka bir deyişle güzel söz söyleme ilmi/sanatı demektir. Eskiden medreselerde âlimler ve siyasetçilere belâgat dersi verilirmiş. Benim de belâgat ustam rahmetlik dedemdi. Her şeyin tüketildiği bu çağda müziğin de tüketildiğini düşünüyorum. Yap, üret, tüket mantığı var. Bütün bu tüketilmişlik içinde müziğin de bir belâgatının olduğunu göstermeye çalıştım. Aslında belâgat adlı bir öykü yazmıştım dedem için. Sonrasında albüm yapma fikri ortaya çıkınca öykümü müzikale dönüştürdüm. Çok ilginçtir, Belâgat albümümle ilgili bir yazı kaleme alan şair Ahmet Telli abim albüm için sanki anlatmak istediği bir öyküsü var diye yazmıştı. Başka dinleyicilerim de bunu söylediler. Bunu hissettirebilmiş olmak ne güzel!

Dedenizin bir çirokbej olduğunu okumuştum daha önceki söyleşilerinizde. Tam olarak nedir çirokbej ve dedeniz müziğinizi nasıl etkiledi, bir de bizler için anlatır mısınız?

Çocukluğum, elektriğin ve televizyonun köydeki insanları hakimiyeti altına alamadığı son döneme denk gelmişti. Elektrik köye geldi gelmesine ama bir saat varsa on saat kesikti. Dedem bu zamanda herkesin kapısını çaldığı biriydi, bir çirokbej yani masal/hikaye anlatıcısıydı. Kışın çok sert geçtiği zamanlarda insanlar dedemlere gelir ve sessizce onun anlattığı masalı dinlerlerdi. Hatta çayından bir yudum almasını bile bekleyemezlerdi heyecanlarından. Saatlerce sürerdi bu masallar. Muazzam bir tadı vardı bu ortamın. Anlattığı her masalın sonuç kısmında ve masal aralarında şarkılar da söylerdi. İşte bu şarkılar, türküler ve gazeller benim zihnime yerleşti. Beste yaparken bazen o anlara gidiyorum.

Müziğinizdeki tasavvufi veçhe hemen hissediliyor ama başka tatlar da var bestelerinizde. Mesela jazz, blues ve hatta reggae! Ya da Ermeni, Kürt ve İran müziği enstanteneleri gibi. Bu güzel harmanın/tarzın tam bir tanımı var mı?

Ben Doğu müziği diye tanımlıyorum ama etnik müzik diyen de var. Etnik sözcüğünün kullanılmasını da doğru bulmuyorum. Biraz da Batılıların Doğuluları aşağılamak için kullandığı bir kelime olduğunu düşünüyorum. Kelimenin ortaya çıkış tarihi bile ancak 50 yıl kadar geriye götürülebiliyor. Müzikolog Martin Grave bu tarz müziğe Batı’da world müzik isminin verilişini de 1970’lere dayandırıyor. Başlangıç noktası Nusret Fatih Khan ve Shakti grubuyla olmuş. Şu sıralar Şems Friedlander’ın yeni kitabını okuyorum, orada okuduğuma göre Mevlana, 1972 yılından sonra Amerika’da tanınıp/bilinmeye başlamış. Şimdilerde ise görüyoruz ki herkes nazarını Doğu’ya çevirmiş durumda. Çünkü tüketilmeyen bir tek Doğu kültürü kaldı. Ben birçok halkın müziğiyle yakından ilgileniyorum. Müzik Allah’ın dilidir, diyor Mevlana hazretleri. Türkçe dışında Bazen Farsça, Kürtçe, Arapça, Osmanlıca, Ermenice şarkılar söylüyor besteler yapıyorum. -Hatta sadece dijital platformlarda yayınlanan “Ayrı dilden aynı gönülden” adlı bir albümüm de var böyle- Yıllardır bir müzik arşivi biriktirmeye çalışıyorum. Evimde dünya müziğimden birçok albüm biriktirdiğim güzel bir arşivim var. Bu arşivi İran’da toplamaya başladım. Daha sonra Hint müziğine ilgi duydum ve orada yaşayan bir abime hep sipariş veriyordum. Jazz albümlerini Almanya’ya ailemi ziyarete gittiğimde alıyordum. Yaklaşık olarak 1000 orjinal albümden oluşan bir arşiv oluştu böylece. Halen de topluyorum, araştırıyorum. Ayrıca jazz müzisyenlere de kulak veriyorum ve jazz dinleyince de dayanamayıp bir şeyler çalmaya başlıyorum. Bence jazz dinlemeden önce Cahit Koytak abimin “Jazz’ın Irmakları” adlı kitabını okumalı önce. Şiirle muazzam bir anlatımı var.

Niyazi-i Mısrî, Yunus Emre, İbn Arabî, Neyzen Tevfik ve daha nicelerinin şiirlerine beste yapıyorsunuz. Üstelik bu şiirler herkesçe malum-popüler olan şiirler de değil. Dolayısıyla iyi bir şiir okuyucu olduğunuz sonucu çıkıyor buradan. Okuduğunuz isimlerin şair/mutasavvıflar arasında aklınızın bir köşesinde çakılı kalan bir dize/beyit var mı?

Divan sahibi şairleri ayrıca seviyorum ama çağdaş şairleri de okuyorum tabi ki. Benim en büyük amacım eski şiirimizi insanlara duyurmak. Niyazi-i Mısrî hazretlerinin şiirlerine besteler yaptığım “Çağırıram Dost” adlı albümümü dinleyen birisi bana sayenizde Niyazi-i Mısri’yi tanıdım demişti. Aynı şeyi Âmak-ı Hayal albümüm için de söylüyorlar. Albümden sonra Âmak-ı Hayal kitabını edinip okuyan o kadar çok insana rastladım ki kendim de şaşırdım. Açıp divan okumasalar dahi yaptığım beste ile şairden ve şiirinden haberdar oluyorlar. Benim için en büyük hizmet de bu. Yüze yakın bestem var. Bir bestemle bile eski şiirimizden haberdar olan birisi olsa benim için kâfi. Deryada bir damla olabilirsem ne mutlu bana!Şu sıralar Melami şair Osman Kemali Baba’nın şiirlerine besteler yaptım. Albüm de önümüzdeki ay çıkacak. Kemali Baba’dan bir dörtlük söyleyeyim:

                    Kaçan da allah der koğan da Allah

                   Hiç biri olmadı bu sırdan agâh

                   Âlem bir deryadır hasbeten-lillah

                  Rıza gemisine yüzsem ağlasam

                 Karga bülbül oldu şimdi Gülzara

                 Bunların ağzını büzsem ağlasam

Öyle bir zamana geldik ki öldüren de Allah diyor öldürülen de. Yanıbaşımızda bir savaş var hangimizin umurunda? 300.000 insan öldü yahu… Hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam ediyoruz. Bunu hepimiz için söylüyorum. Ortadoğu yağmur suyundan çok kan görmüş topraklarla kaplı bir yer. Şuan hatırlamıyorum ama bir kitapta okumuştum, barış kelimesinden nefret ediyorum diyordu yazar. Çünkü barış kelimesi hep savaştan sonra gelendir. Artık ortalıkta insan-ı kâmilim diye dolaşan sahtekarlar var. Bana intisap et diyen şeyhler var. Kemali Baba’nın dediği gibi bunların ağzını büzsem ağlasam…

Âmak-ı Hayal’de bulunan şiirleri besteleyerek orijinal bir iş yaptınız. Daha sonra benzer çalışmalarınız izledi bunu. Bir metni elinize aldığınızda ondan müzik üretmek gayesiyle bilinçli olarak mı hareket ediyorsunuz yoksa bu süreç bir ilham işi olarak mı ilerliyor?

Şiirin kendi müziği var içinde. Açıp bir Yunus Emre şiiri okuyun, bitirince ilk hissedeceğiniz şey size verdiği ahenk… Divan sahibi şairleri zevkle okuyorum, okurken hah işte beni bestele diyor bu şiir. Ben de santurumu, tanburumu ya da kopuzumu elime alıyorum. Çağdaş şairlerden de şiirler besteledim. Yakın zamanda onları da paylaşacağım.

Son olarak okumayı çok sevdiğin ve okurlarımıza tavsiye edebileceğin beş isim ve eseri/ya da müziğine ilham ve temel oluşturan beş isim ve eser ismi isteyelim sizden?

Müzik için

  • 1-Axiom of Cohoice (Dünyanın en iyi Doğu-Batı senteziyle müzik yapan grubu bence)
  • 2-Anour Brahem (Udidir kendisi, hafif jazz tınılarıyla muhteşem melodiler üreterek icralar sunar)
  • 3-Metin ve Kemal Kahraman (Özellikle Ferfecir adlı albümleri)
  • 4-Tanburi Cemil Bey Kayıtları
  • 5-Keith Jarrett (Özellikle Köln Konseri albümü)

Kitaplar

  • 1-Burhan Sönmez / Kuzey
  • 2-Âmak-ı Hayal
  • 3-Niyazi-i Mısrî Divanı Şerhi/Efdal Emre
  • 4-Mahmud Erol Kılıç hocamın tüm kitapları
  • 5-Ferüdiddün Attar/ Esrarname