İnsanlığa Tutulan Eşsiz Bir Ayna: İnsanlık Komedisi

“Ben bir öykücüyüm ve tek bir hikayem var: insan.”

William Saroyan

William Saroyan 31 Ağustos 1908’de Amerika’da dünyaya gelir. Ailesi 1905 yılında Bitlis’ten Amerika’ya göç ettiği için ailesinin Amerika’da doğan ilk üyesidir. Saroyan’ın asıl adı Aram Karaoğlanyan’dır. Aram ismini bırakarak William ismini kullanması da ailesinin Amerika’ya göç etmelerinde yardımcı olan William adındaki bir doktora duydukları minnetin göstergesidir.

William Saroyan’ın ailesi aslen Bitlislidir, Amerika’ya göç ettikten sonra Amerika’daki Ermeni diasporasının bir parçası olur.

Diaspora toplulukları, kültürlerini de beraberlerinde getirir. Kültürden kastımız maddi ve manevi ögelerin tamamıdır. Din, sanat, dil, düşünce ögeleri gibi birçok unsur kültürün maddi ve manevi unsuruna dahildir. Ancak gittikleri coğrafyada yeni bir kültür ile karşılaştıklarında da kültür karmaşası yaşamaları normaldir. Bütün bu kaosun içinde kendi kültürlerinden kopma, asimile olma tehlikesi de söz konusu olabilir.

William Saroyan’ın da ailesi bu durumla karşı karşıya kalır. Ancak Saroyan Bitlis’te doğmamış olmasına rağmen ailesinin öğretileri ile Ermeni kültürünü yakından tanıma imkanı yakalar. Şüphesiz bunda Amerika’daki Ermeni toplumunun yoğun olarak yaşadığı Fresno’da bulunmalarının da etkisi vardır.

“Ben Amerikalıyım ama Bitlisli olduğumu hiçbir zaman unutmadım.”

Saroyan Amerika’da doğduğu için Amerika kültürünü yakından tanıma imkanı yakalar, ailesinden dinledikleriyle de Ermeni kültürünü özümser. Saroyan’ın en büyük başarısı da bu iki kültürü aynı kimlikte eritebilmesinden gelir.

William Saroyan, ‘Bir yazarın, hakkında gerçekten yazabileceği tek şey, kendi deneyimlediği geçmiştir çünkü böylece, bunun gerçek bir yaşam olduğundan emin olabilir.’ cümlesinde de belirttiklerinden yola çıkarak eserlerinde kendini yansıttığını söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak bir başka yazıya da konu olabilecek bir durumu da belirtmeliyim ki Saroyan eserlerini otobiyografik unsurlarla oluşturduğu için eleştirmenlerin de merceği altında olmuştur.

Sorayan henüz üç yaşındayken babasını kaybeder. Amerika’da yeni bir yaşamın, kültüre alışmanın mücadelesini veren aile için beklenmedik ve zor bir süreçtir şüphesiz bu. William’ın annesi bu çıkmazdan kurtulamaz ve William ile üç kardeşini yetimhaneye verir. Aile beş yıl birbirine hasret kalır. Beş yılın sonunda bir araya geldiklerinde de William hem okumak hem de çalışmak zorunda kalır.

Eğitim hayatını Emerson Okulunda sürdürür. Ancak eğitim hayatı ile çalışma hayatını bir arada sürdürmek zorundadır. Bir yandan gazete satıp daktilo ile yazmayı öğrenmeye çalışan Saroyan, hayat felsefesi nedeniyle eğitim sisteminden uzaklaşır. 1925 yılında yazar olmaya karar verdiği için okulu terk eder. Bu amaç uğruna San Francisco’ya taşınır, daktilo katipliği, posta telgraf şirketi müdürlüğü gibi yazma eylemini destekleyecek işlerde çalışır.

Saroyan’ın yazmaya ilgi duymasını sağlayan ilk kişi babası Armenak Saroyan’dır. Babasına dair hatırladıkları arasında babasının okuma aşkı yer alır. Ancak edebi anlamda onu en çok etkileyen kişi, Fransız yazar Guy de Maupassant’tır. Henüz 14 yaşında okul kütüphanesinde yer alan bir öykü antolojisiyle tanır Maupassant’ı.

Maupassant’ın ‘kendi öykünü anlat ve taraf tutma’ cümleleriyle yolu kesişen Saroyan, artık tamamen yazar olmak için çabalar.

Yazın hayatı 1933 yılında Hairenik (Anavatan) dergisinin yayıncılarıyla tanışmasıyla önemli bir gelişme gösterir. Hairenik dergisi Ermenice-İngilizce olarak Boston’da yayınlanan önemli bir dergidir. Saroyan, Ermeni kültürüne bağlılığı nedeniyle şiir ve öykülerini bu dergide yayınlatır.

Yine aynı yıllarda ünlü edebiyat dergisi Story’de ‘Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam’ adlı öyküsünün yayınlanmasıyla geniş bir okuyucu kitlesine sahip olur ve tanınır.

Eserlerinde Ermenice bilgisi yetersiz olduğu İngilizceyi yazı dili olarak kullanır. Ancak kendi kültürüne bağlılığına gösterebilmek amacıyla Ermenice ve Türkçe kelimeler kullanmaktan çekinmez. Ancak bu durum onun sadece Ermeni çevre tarafından kabullenilmesini değil Amerikan edebiyatını da etkileyen bir yazar olarak anılmasını sağlar.

Saroyan; hikaye, oyun, anı ve otobiyografi alanında eser vermiştir. Oyunlarından ‘Yaşamak Vakti’ Pulitzer Ödülü’ne layık görülse de yazar eserlerini ve yaratım sürecini paradan daha kıymetli olduğunu belirterek ödülü reddeder.

Oyunlarında da etnik kimliği sorgulayan unsurlara yer verir. ‘Bir Ermeni Üçlemesi’ olarak bilinen oyun kitabında 1964 yılında gerçekleştirdiği Bitlis ziyareti konu edinir. Bitlis ziyareti ‘kimlik’ ve ‘aidiyet’ kavramlarını sorgulamasına neden olur.

Senaryodan romanlaştırdığı ‘İnsanlık Komedisi’ eserini ise kaleminin keskinleştiği dönemlerde yazar.

Peki Saroyan, Amerikan edebiyatında söz sahibi olmayı nasıl başarır?

Şüphesiz bunun en büyük nedeni Saroyan’ın ‘Büyük Buhran’ olarak nitelendirilen dönemde yazarlığını aktif olarak sürdürmüş olmasıdır. Böyle kaotik bir dönemde insanlık dönemlerini, durumlarını anlatan yazar, ekonomik çöküntünün içindeki iyilikleri ve umutları gösterebilmesi nedeniyle dikkat çeker. Bir anlamda insanların içindeki umutları yeşertir. Maupassant’tan etkilenerek oluşturmaya başladığı yazarlık hayatı içinde kendi hayatının zorlukları onu bir hayli tecrübelendirir. Kim bilir belki de başarılı olması sağlayan şey hayatının ta kendisidir.

Saroyan, II. Dünya Savaşı’na asker olarak katılmasına rağmen insanlığa verdiği değer nedeniyle ordudan ayrılır. Bireyin göz ardı edildiği hiçbir unsuru kabul etmez. Bu nedenle ‘medeniyet’ tanımı ya da algısı da onun sorguladığı unsurlardandır.

Saroyan bireyin önemsenmediği, güç elde etmek, otorite kurmak için yapılan savaşları da bu nedenle reddeder.

‘’Tek bir arzum varsa o da insanların kardeşliğini göstermektir. Bu çok büyük bir laf ve kulağa biraz yapmacık geliyor. İnsan genellikle böyle hamasi bir söz söylemeye çekinir. Kültürlü, bilgiç insanların kendine güleceğinden korkar. Ama ben aldırmıyorum. Kültürlü insanların gülmesini istiyorum. Kültürlü olmak, gülmeye yarar zaten. Irklara inanmam. Hükümetlere inanmam. Hayatı, dünyadaki milyonların aynı anda yaşadığı tek bir hayat olarak görürüm. Henüz herhangi bir dilde konuşmayı öğrenmemiş bebekler dünya üzerinde tek ulustur, insan ulusu; gerisi sahte gösteriş, bizim medeniyet dediğimiz nefret, korku ve güçlü olma arzusu…’’ (Saroyan, Yetmiş Bin Süryani kitabından)

Bu cümleler Saroyan’ın hayatının bir özetidir. Nitekim bunları anlatma nedenim de yazıma konu olan eseri için gereklidir.

‘İnsanlık Komedisi’ 1943 yılında yayımlanan yazarın ilk romanıdır.

İnsanlık Komedisi kitabındaki Homer karakterinin Saroyan olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kendisi de Homer gibi hem okuyup hem de çeşitli işlerde çalışan, geçim sıkıntısı çeken bir ailenin ferdidir.

İnsanlık Komedisi Kaliforniya’ya bağlı İthaka kentinde geçer. İthaka, Homeros’un Odysseia eserinin başkahramanı Odysseus (Ulysses)’un anavatanıdır. Bu bilgi ışığında aklıma gelen ilk unsur, yazarın etnik kimliğinden de kaynaklı olarak bu kenti bilerek seçilmiş olmasıdır. İthaka Odysseus’un savaş sonrası dönmek istediği yurdudur. Eserde geçen Ithaka şehri ise savaşa gidenlerin dönmek istediği, savaşa gitmeyenlerin ise savaştaki yakınlarını beklediği korunaklı bir sığınaktır. Bu nedenle İthaka’nın bilinçli bir seçim olduğunu belirttim.

Roman 39 bölümden oluşur. Bölümlerde ağırlıklı olarak Homer ön planda olsa da aile bireylerinin başından geçenlere de tanıklık ederiz. Babaları Matthew ölmüştür. Ailenin en büyük ferdi olan ağabeyleri Marcus savaş için cephededir. Kız kardeş Bess eyalet yüksekokulunda eğitimini sürdürür. Homer da ağabeyinin yokluğunda evin geçimini sağlamak adına gündüzleri okula, geceleri ise telgrafhanedeki işine gider. Ailenin en küçük ferdi Ulysses de tıpkı adını aldığı Yunan mitolojisindeki İthaka kralı Ulysses gibi zekidir. Dünyayı gözlemler, daima sorular sorar, anlamaya çalışır. Çoğu kez anlar ama bilgeliğinden susar. Nitekim onu tanıdığımız ilk sahne, trendeki bir zenciye el sallaması ve bundan duyduğu hayretle karışık mutluluktur. Bir azınlığın diğer bir azınlık tarafından görülmesi ve kabul edilmesinin tarifsiz mutluluğudur bu.

Tasvir edilen aile, Saroyan’ın biyografisiyle paralellik göstermektedir.

39. bölümün yani son bölümün adı ise ‘Ev’dir. İthaka’da kalanların sığındığı, savaştakilerin dönmek istediği ev…

Bu romanın çıkış hikayesi bir hayli ilginçtir. MGM film şirketi Saroyan’dan savaşın insan üzerindeki etkisini öykü olarak yazmasını ister.

Saroyan’ın asıl amacı savaşın olumsuz etkilerini anlatarak savaşın ‘insanlık dışı’ durumlarına dikkat çekmektir. Ancak öykü Howard Estabrok tarafından senaryolaştırılır hatta senaryolaştırılırken de öykünün asıl amacından uzaklaştırılır. Savaşın olumsuz yanlarına dikkat çekme unsuru yok edilerek adeta savaşın hizmetine sunulan bir yapıt olur.

Saroyan öyküsünün değiştirilmesi nedeniyle filmin bütün haklarını satın almak ister ancak film şirketi buna engel olur.

Saroyan da bu çirkin tavra karşılık eserinde savaşın bireylere, ailelere verdiği zararı şu cümlelerde ortaya koyar. Bu bir nevi iç hesaplaşmadır.

‘Sevgili Homer,

Evde bana ait olan her şeyin senin olduğunu bilmeni istiyorum; istemediklerini Ulysses’e verirsin. Kitaplarım, gramofonum, plaklarım, giysilerim, bisikletim, mikroskobum, balık oltam hepsi senin. Çünkü sen bundan böyle Macauley ailesinin reisisin. Seni çok özlüyorum ve hep seni düşünüyorum. Ben iyiyim. Savaşlara hiç inanmadığım, gerekli olduklarında bile saçma bulduğum halde şimdi orduda olmaktan onur duyuyorum çünkü bir sürü insan benim gibi savaşın içinde. Durum bundan ibaret. Hiçbir düşmanı insan olarak kabul etmiyorum, zira insan olan hiç kimse benim düşmanım olamaz. O her kim olursa olsun benim dostumdur. Benim kavgam onunla değil, önce kendi içimde yok etmeye çalıştığım, o bahtsız yanıyladır.’

Eser, Saroyan’ın olumsuz olarak gördüğü her şeye rağmen olay örgüsü ile dikkat çeker ve ‘En İyi Orijinal Öykü’ dalında 1944 yılında Oscar’a layık görülür.

Şüphesiz hayatındaki hiçbir başarı tesadüf değildir Saroyan’ın. O, hayatın ne olduğunu hepimizden çok daha iyi bilir. Hayattan kaçmamış, onu yaşamıştır.

Eserlerinde dikkat çeken en önemli unsur Ermeni kimliğine yaptığı yolculuktur. Bu nedenle de Bitlis’e, Erivan’a yolculuklar gerçekleştirmiş, bireyin iki kimlik arasında kalmasını yansıtmıştır. Kendisi doğrudan bir sürgün olmamıştır hiçbir zaman ancak onun yaşadığı sürgünlük çok daha derinlerdedir. İçsel olarak sürgündür Saroyan.

Aile vasiyetini yerine getirerek Bitlis’e, köklerinin doğduğu şehre, 58 yaşındayken gider. Bu ziyarete tanıklık eden herkes için eşsiz bir tecrübedir bu. Nitekim Fikret Otyam, Saroyan’ın heyecanını, merakını şu cümlelerle aktarmıştır:

“Durmadan soruyordu: ‘Saroyanların evi yıkılmış da olsa nerededir?’ Gidiyoruz, deniliyor. O (William Saroyan) ise durmadan soruyor. Saat 14.30’du. Yıkılmış, sadece bir metre yükseklikte bir duvarı kalmış, bütün Bitlis’i tepeden gören bir arsaya geldik. Yeşil, yeşil ottu önü, otlar arasında papatyalar patlamıştı. “İşte, Saroyanların evi burası!” dediler. Duvarda, lamba koymak için oyulmuş taşın içinde de çiçekler bitmişti, oraya gelen Saroyan, elleriyle toprakları temizledi. Sonra etrafına baktı, baktı, baktı: “Yaşanacak güzel bir yer, güzel manzara, güzel Bitlis, çiçekler güzel, her şey güzel.”

Ara Güler kitabı ‘Yeryüzünde Yedi İz’inde Saroyan’ı ‘’Oturduğunuz mahallenin küçük insanlarını tanır mısınız? İspanya’da iseniz, komşunuz küçük ayakkabı boyacısını, Paris’te iseniz Rue Lafitte’nin köşesindeki deri ustasını ya da Kopenhag’daki dondurma satıcısını? Eğer siz bu küçük insanları tanımıyorsanız, William Saroyan tanır hepsini. Hem de tüm dünyaları ile. Freesno’da doğmuş ama tüm dünyanın adamı olmuş. Onun bakışı ile insanlara bakmak, dünyayı ikinci kez keşfetmekten daha üstün bir şeydir. Çünkü Saroyan en küçük şeyin en önemlisi olduğunu öğretir bize,’’ şeklinde tanıtır okurlara.

Saroyan üzerine araştırma yaparken Nihat Gültekin’in ona dair yazısı ile kesişti yolum. Saroyan’ı ‘Kabesi İnsan Bitlisli Saroyan’ olarak nitelendirmişti. Ne güzel bir nitelendirme. Saroyan’ı özetleyen sımsıcak bir sıfat.

Saroyan’ın kabesi gerçekten de sadece insandır. Bu nedenle eserlerinde kahraman tipler yaratmaz. Sıradan bir hayatın içinde insanlık durumlarını ortaya koyar. Karakterler çoğu kez kendi derdinde olan, günü kurtarmak için çalışan ve yaşayan adeta ‘küçük’ insanlardır.

Yine aynı sebeple eserimize dönersek ‘İnsanlık Komedisi’ romanında eşi vefat etmiş bir kadını acınacak bir hale sokmadığı gibi ailenin diğer fertlerini de ne aşağı ne de üstün kılar. İnsanlık durumlarını bütün çıplaklığı ve samimiyeti ile sunar. Bess okula gider ama  niteliksiz bir genç kız değildir. Babaları vefat etmeden önce binbir zorlukla bir piyano satın alır. Bess de piyanoyu layıkıyla çalar. Homer okul ve iş hayatını beraber yürütür. Ancak Saroyan bunu olması gereken bir durum olarak sunar. Savaş dönemi bir şehrin, bir ailenin yaşamında olduğu gibi. Homer kahramanlaştırılmaz.

Bunun bir başka örneği de cephedeki ağabeyleri Marcus için geçerlidir. Marcus’tan zaman zaman gelen mektuplar aracılığıyla Marcus ‘kahraman’ olarak sunulabilecekken görevini yerine getiren bir vatandaş olarak sunulur.

‘İnsanlık’ kavramına ters düşen her şeye karşı olan Saroyan’ın değerini UNESCO 2008 yılında yazarın doğumunun 100. yılı olması nedeniyle ‘William Saroyan Yılı’ ilan ederek ortaya koyar.

Tanışmanız gereken eşsiz bir aynadır Saroyan’ın eserleri.

Kaynakça: William Saroyan, İnsanlık Komedisi

William Saroyan, Yetmiş Bin Süryani

William Saroyan, Aram Derler Adıma

Fikret Otyam, Cumhuriyet gazetesi

Ara Güler, Yeryüzünde Yedi İz