Istıraplı Bir Yazarın Portresi: Lev Nikolayevic Tolstoy

Lev Nikolayevic Tolstoy’u anlamak hem zor hem de kolaydır. Zordur çünkü hayata bakışını tek bir kitapla temellendirmediği gibi değişken ruh halini eserlerine yansıttığı için ondan net bir mesaj almak neredeyse imkansızdır. Kolaydır, çünkü yaşadığı acılar bugün hemen herkesin yaşadığı sorunlarla paralellik gösterir. Lenin, Tolstoy’un bu dengesiz durumunu; “Bir yazar nasıl hem bu kadar cahil hem bu kadar aydın olabilir bir türlü anlayamıyorum,” sözüyle özetlemiştir.

Tolstoy, Rusya’nın bir değişim içine girdiği dönemde zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Zengindi, toprakları vardı ve bunların yanında sıradan bir insanın yaşayacağı ekonomik sorunlara sahip değildi. Emrinde çalışan yüzlerce işçi olması nedeniyle köylüyü ve işçiyi yakından tanıma fırsatı buldu. Tolstoy ne o zamanın devrimci grupları gibi işçinin ve köylünün tamamen haklı olduğunu düşündü, ne de kölelik sistemini savunanların yanında yer aldı. Tolstoy iki grubun da bir takım konularda eksikleri olduğunu fark etti ama adaletsizliğe karşı çıkmaktan da geri durmadı: “Toprak herkesindi. Hiç kimsenin benim diyemeyeceği şeydi toprak. İnsanların kendilerinin olduğu tek şey emekti.”

Tolstoy hiçbir şeyin bilindiği gibi olmadığını, hiçbir hayalin gerçekleştiği sırada insana mutluluk vermeyeceğini biliyordu. Hatası, bunu psikolojik sebeplerden ziyade ilahi noktalarla açıklamaya çalışması oldu. Tam aksine hayatın anlamını bulmak için yıllarca uğraştı. Kimi zaman bu anlam mutluluk oldu, kimi zaman toprak oldu, kimi zaman merhamet oldu, kimi zaman da emek oldu. Ancak bunların hiçbirisi onun tatmin etmedi. İşin kötü tarafı Tolstoy’un öğretmeye hevesli bir insan olması ve hayatın amacına getirdiği cevapları hemen romanlaştırması oldu. Özellikle dine sarıldığı dönemlerde yazdığı eserler günümüzde onun dinci yazar olarak tanınmasına yol açtı. Oysa Diriliş romanından sonra kilise onu aforoz etmiştir. Çünkü Tolstoy, yaşamının son evrelerine doğru dini inancın kendisine cevap veremediğine karar vermiş ve kilisenin kurallarına karşı çıkmıştır. Tolstoy bir tanrının olduğunu kabul etmekle birlikte, dini inançları reddetmiştir.

“Toporov da, halk tabakasının dini inancı olması gerektiğini kesin inançla düşünüyor ve topluma da bu mesajı vermeye çalışıyordu. Koruyup savunduğu dini, tıpkı tavuk yetiştiricisinin piliçlerini beslediği döküntüler gibi görüyordu. Gerçi leş gibi kokar ama piliçler bu besinden hoşlandığı için onlara bunu yedirmenin gerekli olduğu inancındaydı.”

“Bu din olmasaydı, insanlara acı çektirmeleri daha zor belki de imkansız olacaktı.”

Tolstoy yaşamında karşısına çıkan olaylardan dolayı adalet kavramını sorgulamaya başlar ve herkes için adil olanın peşine düşer. 150 yıl önce hukuk sistemine getirdiği eleştiriler hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Özellikle iyilerin ve kötülerin “yaşam alanına” vurgu yapan ve bu sistemin sağlıklı bireyler değil suçlu kişiler yarattığını söyleyen ilk roman yazarlarındandır. Hapishane kavramını şöyle açıklar:

“Bir hırsızın, katilin, çaşıdın, genel kadının yaptığı işin çirkinliğini görüp utanacağı düşünülür genelde. Oysa tam tersi olur bunun. Kötü talihinin ya da günahlarının, yanlışlıklarının sonucu düşen kötü yola sapan insanlar – ne denli yanlış olursa olsun- durumlarını iyi, saygıdeğer görecekleri bir dünya görüşü edinirler kendilerine. Bu görüşü sürdürebilmek için de aynı görüşün paylaşıldığı bir çevrede yaşamaya başlarlar. Hırsızların becerileriyle, fahişelerin ahlaksızlıklarıyla, katillerin zalimlikleriyle övünmelerine hayret ederiz. Bunun nedeni, bu adamların dar bir ortamda olmaları ve bizim onlarınkinden başka bir dünyanın insanı olmamızdır. Oysa zenginlerin servetleriyle, yani hırsızlıkla; komutanların utkularıyla, yani katillikle; hükümdarların kudretleriyle, yani zorbalıkla övünmeleri aynı şey değil midir? Durumlarını haklı göstermek isteyen bu insanların hayat, iyilik, kötülük üzerine düşüncelerindeki yanlışlığın farkında değiliz. Çünkü bu yanlış düşünüşlü insanlar daha geniş bir ortama sahiptirler ve aynı zamanda biz de o ortamın içinde bulunmaktayız.”

Tolstoy, dönemin hemen hemen her Rus yazarında olduğu gibi özentiliğe ve şatafat sevdasına öfke besler. Savaş ve Barış romanı, şatafat sevdasının ve özentiliğin bir ulusu nasıl etkilediğini ortaya koyar. Bunların yanında Napolyon’un Rusya seferini büyük bir ustalıkla kaleme aldığı romanda, savaşın insanları, özellikle askerleri nasıl etkilediğini çarpıcı bir dille anlatır. Tolstoy, Savaş ve Barış romanında yaklaşık 500 karaktere yer vermiştir. Diğer kitaplarında da karakterlerin fazlalığı dikkat çeker. Tolstoy’un buradaki amacı farklı mizaçtaki, farklı statüdeki, farklı düşüncedeki insanların olayları algılayış biçimlerini, hayatı yorumlama şekillerini ve yaşamlarını insanlara göstermektir. Bu nedenle Tolstoy’un hiçbir romanı tek bir karakterden yola çıkarak ilerlemez. Yazar bunu bilerek yapar ve bu sebeple her romanı tek karaktere ve görüşe indirgenmeyecek bütünlüğe ulaşır. Tolstoy’un kitapları sadece bir anlama ulaşmak için okunmamalıdır; o eşsiz kalemiyle hayatımızda görüp görebileceğimiz bütün farklı insanların ve düşüncelerin derinine inmiştir. Tolstoy’un bir öğretmen olarak görülmesinin nedeni budur.

Bahsettiğim gibi Tolstoy zengin bir yaşam sürmesinin yanında emrindeki ve çevresindeki yüzlerce köylüyü gözlemlemiştir. Bu nedenle iki dünyanın farkını ortaya koymayı ve buradan da her insan için geçerli olan şeyi okuyucuya göstermeyi amaçlamıştır. Kazaklar kitabı, iki farklı dünyanın bir araya gelmesiyle oluşan sonuçları anlattığı ve her insan için ortak olan değerleri ortaya koymayı amaçladığı nadide bir eserdir.

Tolstoy evlilik kurumuna büyük bir öfke duyar. Hayatının en büyük hatasının evlenmek olduğunu sonradan anlar. Ancak bu konuda da bir kitap yazmayı ihmal etmez. Kreutzer Sonat kitabı, kadın-erkek ilişkilerini masaya yatırdığı, evlilik kurumunu sorguladığı bir eserdir.

“Şehvet arzularının tatmininden sonra aşkımız da sona ermişti. Artık karşı karşıya duran, birbirinden alabildiğine zevk almaya bakan iki bencil insandık. O gün aramızda yaşananlara kavga demem yanlış oldu. Bu, kavga değildi, şehvetin sönerek gerçek duyguların baş göstermesiydi. O soğuk, düşmanca duruşun bizim normal halimiz olacağını bir türlü anlayamıyordum.”

Tolstoy’un her zaman acısını yaşadığı, her romanında işlediği ve hayatı boyunca ondan kurtulamadığı bir derdi vardır: Ölüm. Tolstoy, bu konuda o kadar kafa patlatır ki sonunda delirme raddesine gelir. İvan İlyiç’in Ölümü isimli kitabı, son günlerini yaşayan bir adamın ölümü sorguladığı bir eserdir. Okuması can sıkıcı ve bir o kadar da zordur. Kendisine yaklaşan ölüme karşı çaresiz bir adamın anlatıldığı bu ince romana Tolstoy neredeyse dünyaları sığdırmıştır.

“Tepeye tırmandığımı zannederken aslında bayır aşağı koşmak. Tam böyleydi durum. İnsanların gözünde giderek yükselirken aynı anda hayat da benden o kadar eksiliyor, Ayaklarımın altından çekilip gidiyordu. Madem öyle ölmeye hazır ol!”

Bunun yanında İtiraflarım kitabıyla adeta günah çıkaran yazar, hayatın anlamsızlığı karşısında düştüğü boşluğu anlatmasının yanında varoluşu büyük bir ustalıkla sorgular. Yaşama yönelttiği sorular bugün herkes için geçerli olan şeylerdir. Kafayı varoluşa takmış bir adamın yaşadığı iç sıkıntısı bundan daha iyi anlatılamazdı.

Tolstoy’un elbette yanlış düşünceleri vardı. Hemen her şeyi ilahi bir temele dayandırması, her kitabın sonunda artık bıkkınlık veren tanrı vurgusu, çözümü artık günümüzde klişe olan ama döneminde bir anlam ifade eden şeylerde bulması onun günümüzdeki değerini eksilten unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Ancak şu bir gerçektir Tolstoy “Roman nasıl yazılır?” diye sorulduğunda cevap olarak gösterilecek kişidir. Onun muhteşem başarısı, tarihe geçmesinin en büyük nedeni romanı kusursuz bir kurgu ve olay akışıyla yazmasıdır. Bunlara ek olarak Tolstoy’un kitapları tek karakterden ilerlemez, bütündür farklı dünyaları bir olay ekseninde birleştirir. Bu sebeple onun eserleri kendimizden farklı insan ve düşünceleri anlamanın yollarını açar. Tolstoy’un neden öğretmen olduğu da burada ortaya çıkar.

Tolstoy ve onun eserleri anlam arayışına düşmüş bir adamın mücadelesini gösterir bize. Tutunduğu her şey sonradan kendisine göre “anlamsız ve boş” çıksa da karakter tahlilleri ve sorguladığı konularla bütün insanlar için örnek olamaya devam ediyor. Tüm bunların sonucunda yine de belirtmem gerekir ki, Tolstoy hayatı anlamak için bir amaç değil araçtır. Tolstoy size hayatın anlamını vermez, o hayata nasıl bakmanız gerektiğini öğretir ve bunu yaparken de sorgulamanız gereken hemen her şeyi sorgulamanızı sağlar. Farklı dünyaları önünüze koyar ve seçimi her zaman okuyucuya bırakır. Bunun bilincinde olan okur onu tam olarak anlamış olur.