Kadire Bozkurt: “Kurmaca yazmak bir şeyleri söylemek değil, bir şeyleri gösterme meselesidir”

İlk öykü kitabı Küçük Dertler’den sonra, ikinci öykü kitabı Bir Kalbin Boyutları’nı geçtiğimiz aylarda yayımlayan Kadire Bozkurt’la kitabını, kurmacaya bakışını ve öykü evrenini konuştuk.

Keyifli okumalar.

 

 


Öncelikle, bir klişe olacak belki ama, Bir Kalbin Boyutları’nın yaratım sürecini öğrenebilir miyiz?

Öykü yazmaya başladığımda istemeden edindiğim genelde zorlayıcı bir hâl var. Bir öyküyü bitirdikten sonra bir “yazamama” durumu ortaya çıkıyor. İçim boşalmış gibi üzgün, bezgin dolanıyorum ortalıkta. Bu kadarmış, diyorum. Çünkü “yazabilmek” olduğuna göre pekâlâ, “artık yazamamak” da olabilir. Kurşunların bitebilir, kuyu kuruyabilir, içindeki çocuk büyüyüp sevimsiz birine dönüşebilir vs. Bunların hepsi mümkün. İşte ben öyle oldu sanıyorum her seferinde. Küçük Dertler’den sonraki iki-iki buçuk yıl böyle geçti. Yazıyorum, yazamıyorum derken baktım ki öyküler birikmiş.

Kadire Bozkurt okurlarının aşina olduğu tarzın biraz daha ötesinde bir yerden sesleniyorsunuz bu kez. Tarzınız, üslubunuz ve dil kullanımınızda farklılıklar seziliyor. Modern yaşamdan kesitler bir yana, bir masal diyarına doğru yolculuğa çıkarıyorsunuz okurlarınızı. Doğanın içinden, daha fantastik, daha epik bir anlatım. Yeni bir şeyler denemek, söylemek amacında olduğunuz seziliyor. Özellikle Bir Zamanlar, Uzak Bir Yerde adlı ikinci bölümde. Küçük Dertler’den Bir Kalbin Boyutları’na, ilerlediğiniz yolu nasıl tanımlarsınız, nasıl yorumlarsınız?

Oldum olası büyülü hikâyelere, distopyalara, mitolojiye, korku hikâyelerine tutkunum. Lovecraft’ı, Tolkien’i, Ursula K. Le Guin’i, bazıları dudak bükecek biliyorum ama göğsümü gererek söyleyeceğim Stephen King’i, bu alanlarda yazmış, şimdi adını anamadığım pek çok yazarı öle bayıla okudum hep. Fantastik yazan birinin, somut ayrıntılara, naturalist birinden daha fazla dikkat etmesi gerektiğini de onlardan öğrendim. Çünkü yeni bir evren kuruyorsanız bu evreni inandırıcı kılmalısınız.

Bir Zamanlar Uzak Bir Yerde adını verdiğim bölümde uzun zamandır yazmak istediğim tarzda dört öykü var. Akrep Yılı’nın hikâyesini ben çocukken babam anlatmıştı, o da babaannemden dinlemiş kendi çocukluğunda. Ocak olmayı, köyleri vuran felaketleri, büyülü mektupları, kocaları çalan kumpanya yıldızlarını, çoktan ölmüş anaların öte taraftan bile çocuklarının yardımına yetişmelerini, çalgılı çengili düğün yapan cin taifesini…

Edebiyat okurken Mitoloji kitabında adına rast geldiğimden beri aklıma mıhlanmıştı Sekiz Gözlü Kiştey –ki mitolojik kaynaklarda yeraltının efendisinin iki kızından biridir- onunla ilgili ne yazarım, nasıl yazarım, bir tilkiye dönüştüğü zamanlarda o gözler yüzüne nasıl sığar, sorup durdum da sorular döndü döndü girdap oldu, öfkemi de aldı içine, öykü ortaya çıktı. Yeşil Parka Meselesi de biraz öyle. Bu tarz, alanı engin olduğu için, riyaya, kıyıcılığa, aymazlığa, sürüngence teslimiyete, kötücüllüğe, sahtekârlığa ve kibre, didaktik ya da söylevsel bir tutumdan uzak durarak karşı çıkmanın bir yolu bana göre. Kimin söylediğini şimdi hatırlamıyorum ama birisi şöyle diyordu: Öykü düşsel bir dünyayı yansıtabilir fakat gerçekte toplumsal bir eleştiridir.

Elbette bu saydıklarım yazım esnasında ortaya çıkıyor, ben aklımda öykünün yalnızca ana hatlarını belirlemiş olarak yola çıkıyorum. Yani bu temaların peşinden gitmiyor ya da mesaj kaygısı taşımıyorum. Yeni bir şeyler deneyeyim diye düşünmeden, yazmak istediğim ne varsa yazıyorum. Kendiliğindenlik esastır.

Bir yazar, bulunduğu noktada seyretmemeli, kendini aşmalı ve kimi zaman deneysele varan çalışmalara da imza atmalı diye düşünüyorum. Aksi takdirde tekrara düşer, okuruyla bağlarını zedeleyebilir korkarım. Öte yandan bu değişimin, gelişimin ya da adına her ne dersek, riskleri de var: okurlarını hayal kırıklığına uğratma, başarısız olma, başka bir yazara ya da esere öykünme -ya da bir adım ötesine geçip benzeme… Bir yazar bu dengeyi nasıl sağlar, sağlamalı mıdır ya da? Siz nasıl bir tercihte bulunursunuz bu anlamda?

İkinci kitap için acele etmedim, ilkinin üstüne çıkamayacaksam hiç yazmayayım daha iyi, dedim hatta. Kendini tekrar etmek, birbirinden ayırt edilemeyecek öyküler yazmak istemem. Faruk Duman ilk kitap için şöyle demişti, Öyküler iyi fakat biraz daha derinleşmesi gerek. Buna çok kafa yordum, karakterleri daha iyi görmekten mi söz ediyor, olayın ayrıntılarından mı, yoksa psikolojik derinlikten mi? Öteden beri eleştiriyi önemserim. Hele ki bunca yılın editörü ve çok saygı duyduğum biri yapıyorsa… Bir Kalbin Boyutları’nın öykülerini yazarken bu eleştiri hep cebimdeydi, arada çıkarıp bakıyordum, Derinlik, diyordum, bu öyküde var mı acaba? Bunu sorun edince de sanırım öykülerde derinlik -en azından benim anladığım kadarıyla- oluştu. Bir de kendime hep sorduğum bir soru var: Bu konu yazmaya değer mi? Aklımda dolandırdığım bir sorun ya da olayı böyle ele alınca biricik olmaya yaklaşmak daha olası.

Öykü yazmak ciddi bir iş, özenli olmazsanız yapı kaşla göz arasında çöküveriyor. Bir Kalbin Boyutları’ndaki bütün öyküleri bu ciddiyetle yazdığımı söyleyebilirim. Biraz olsun emin olmadığım hiçbir metni, sebep ne olursa olsun gün yüzüne çıkarmam. Okurları hayal kırıklığına uğratmak için önce kendimi hayal kırıklığına uğratmam gerekir. Bir başka yazara/esere öykünmeye gelince, bu benim bilinçli olarak gönül indirebileceğim bir tutum değil. Kimseye benzemek istemem, bundan kaçınırım. Bates, Bir yazarın yöntemi kendisidir, diyor. Buna bütün kalbimle inanıyorum.


    • Bir Kalbin Boyutları – Kadire Bozkurt
    • Alakarga Yayınları – Öykü
    • 152 Sayfa

 

 


Bir önceki sorudan yola çıkarak şunu da sormak isterim: Bir yazar/sanatçı, metinlerine/eserlerine/edebiyat anlayışına mı sadık kalır yoksa okurun taleplerini, beklentisini mi gözetmelidir? Yoksa bunlar arasında bir doğru orantı var mıdır?

Öyküyü öncelikle beğendirmem gereken tek kişi var, o da benim. Düşlerim, düşüncelerim ve gözlemlerimle yoğurduğum metin gün yüzüne çıkana dek yalnızca bana ait. Kendim için yazıyorum, okur yoktur, falan demiyorum elbette, öyle olsa hiçbir şey yayımlatmazdım. Yalnızca okuru düşünerek yazan bir yazarın saf olamayacağını düşünüyorum. Irk ve cinsiyet ayrımcılığını o kadar da önemsemediğiniz halde bunu yazarsanız, matbu harflerden çiğ ve ucuz bir koku yükselir. Ya da “seks hep satar” düşüncesine sarılıp biraz seks sosuna buladığınız karakteriniz bütün o kartonluğuyla gülünç duruma düşer. Öykü organik bir şeydir. Bir kuşun ağzında taşıdığı tohumu bir yerlerde düşürmesiyle orada bir ağaç boy verir. Bu kadar doğaldır öykü de. Geçenlerde haberlerde, üç boyutlu yazıcıda üretilen etleri gördüm, gerçek ette olan ne varsa koymuşlar içine, protein, su, yağ vs. Peki bu onu gerçek et yapmaya yeter mi? Tribüne oynamak, taraftar toplamak, hoşa gitmek, göze girmek bir yazarın işi değildir. Arz, talep, piyasaların beklentisi… bunlar sanata değil ekonomiye dair terimler. Benim bir okur olarak beklentim iyi öyküler okumak. Bütün iyi okurlar da böyledir sanırım.

Öykülerinizde minimal olmasının yanında aslında gayet ayrıntılı bir anlatım tercih ettiğiniz görülüyor. Kimi zaman bir fotoğraf karesi, kimi zaman bir film sahnesi gibi canlandırılabilir anlattıklarınız; görsellik açısından da yanında oluyorsunuz okurunuzun. Nedir bu işin alametifarikası?

Kurmaca yazmak bir şeyleri söylemek değil, bir şeyleri gösterme meselesidir bana göre. Yazarken bütün sahneleri zihnimde görüyorum. Karakterlerim hakkında öyle çok düşünüyorum ki, sonunda kanlanıp canlanıyorlar. Bir film platosunda olmaya benziyor. Sehpanın üzerindeki dantel örtüyü, yarısı su dolu bardağı ve içindeki kabarcıkları, bardağın yanındaki kara boncuklu tespihi… Gördüklerimi gösteriyorum. Adamın kahveye giden biri olduğunu, akşamcılığını, karısının nasıl biri olduğunu sehpanın üstündeki nesneler anlatıyor, anlatıcının bunları söylemesine gerek kalmıyor. Neyi göstermeyi seçtiğiniz önemli tabii. Doğru ayrıntılar, laf kalabalığına karşı bir kalkan. İyi bir film izleyicisiyim. Sahnelere dikkat ederim. Kameranın nelere odaklandığına bakarım. Bunun da etkisi vardır.

Sizden, sizi tanımanın da etkisi olsa gerek, hep naif öyküler bekliyor ve okuyoruz; nitekim aslında naif bir evreniniz de var. Ancak bir yanıyla da buruk, kırgın karakterler, hikâyeler anlattıklarınız. Kimi zaman da sert, acımasız olabiliyorlar. Hayatın, gündelik yaşamın tartışılmaz bir getirisi, görünümü müdür çıkış noktanız? Hayatı olduğu gibi ya da gördüğünüz gibi aktarmaktan yana mısınız?

Öykülerimi sert bulanlar var, özellikle ilk kitaptaki öyküleri. Başka türlüsünü bilmediğim için böyle yazıyorum sanırım. Ülkem, coğrafyam bu. Gördüklerim bunlar. Hiç mi iyi bir şey olmuyor, diye sorabilirsiniz, ki soran oldu daha önce. Elbette oluyor ama o iyi şeylerden de öykü değil mesel çıkıyor ya da kıssadan hisse. İyiler önünde sonunda galip gelir, kötüler belasını bulur, bekleyenler muradına erer, sabredenler ödüllendirilir vs. Haberleri izlerseniz ya da sizin, yakınlarınızın yaşadıklarına bakarsanız bunun pek de doğru olmadığı anlaşılır. Olanı yazıyorum, bana dert olanı, anlamaya çalıştıklarımı… Demek ki gördüklerim bunlar. Benim öykülerim böyle. Ama ben öyle değilim elbette, gülmek devrimci bir eylemdir diyorlar ya, buna yürekten katılıyorum. Burada olduğum sürece umut etmeyi sürdüreceğim. Yüzünü sallandırıp gezmenin, ha bire şikâyet etmenin, ruhunun karanlığını göze sokmanın ayıp olduğunu düşünüyorum. Öyle yapanların olanlardan daha çok etkilendiğine inanmıyorum. Bunu giyiyorlar üstlerine, biraz reklam kokuyor. En çok ben üzülüyorum memleketin haline, rolü bu. Beni kızdırıyor.

Okurken zihnimde soru işareti oluşmuştu, bu nedenle sormadan edemeyeceğim: Bir Kalbin Boyutları bölümüyle Bir Zamanlar, Uzak Bir Yerde bölümü arasında gerek dil ve üslup gerekse konu (tema) açısından farklılık söz konusu. Bunun elbette bir yasası yok ancak genelde bir bütünlük aranıyor öykü kitaplarında çoğu zaman, bu tarz kitaplar eleştiri alabiliyor. Sizi iki ayrı bölümü tek bir kitapta yayımlatma fikrine götüren ne oldu? Okurlarınıza farklı yönlerinizi bir arada gösterme düşüncesinden bahsedebilir miyiz burada? Bütünlük, bölüm vb. konularda -genel anlamda da, bir okur olarak- ne düşünürsünüz?

Bütünlük dediğiniz şeyi bilmiyorum ben. Bütünlüklü kitaplarda birbirine çok benzeyen öyküler mi olur, yoksa bir romandan parçaları andıran bir süreklilik mi ya da yalnız bir dert seçilir de onun üstüne mi yazılır? Ben okuduğum kitapları da öyle değerlendirmiyorum, bunlara aldırış etmiyorum. Okurun ne düşüneceğini bilemem ama bölümlere ayrılmış kitaplar okuduğumda hoşuma gider, sürpriz gibidir biraz. Dümdüz sürüp giden yolda bir yokuş, uzaklardan görünen ağaçlar ya da kıvrılan patikanın bitiminde engin bir mavilik gördüğünüzde bu hoşunuza gitmez mi? Okura bir şey kanıtlama, farklı yönlerimi gösterme gibi bir çabaya girişmeyeceğim de şimdiye kadar verdiğim cevaplardan anlaşılmıştır diye umuyorum.

Bir Kalbin Boyutları’ndan sonra okurlarınızı neler bekliyor? Nerelerde, hangi çalışmalarla karşılaşacaklar sizinle?

Ben de bilmiyorum şimdilik. Ama niyetim Bir Kalbin Boyutları’nı aşan bir kitap yazmak. Umarım yapabilirim.

Son olarak, Ne Okuyorum? klasiği olarak, okurlarınız ve takipçilerimiz için kitap önerisi alabilir miyiz?

Yağmur Damlaları Arasındaki Mesafe – Justin Ker, Mavi Tarlalardan Yürü – Claire Keegan, Midland Oteli’nde Çay – David Constantine, Yalnızlığın On Bir Hali – Richard Yates ilk aklıma gelenler.