Kasım önerileri: Yeni çıkan 26 kitap!

Özellikle İstanbullu edebiyatseverlerin en sevdiği aya gelmiş bulunuyoruz: Evet, Fuar çanları çalmaya başladı!

9 gün sürecek olan ve bu sene 37.’si düzenlenen İstanbul Kitap Fuarı, yine milyonlarca okuru ağırlayacak, yüzlerce yayınevi bir araya gelecek.

Bizler de şimdiden ufak ufak listelerimizi hazırlamaya başladık. Ekim ayının ortaları ile Kasım ayının başında raflardaki yerini alan 26 değerli kitabı siler için derledik. İşte, fuar öncesine “Ne okumalıyım?” diye düşünen takipçilerimiz için gözden kaçmaması gereken Kasım ayının öne çıkan 26 kitabı:


1. Sürüklenme – Latife Tekin

Yüzümüze ölümün gölgesi düştüğünde hayat ısrarla yaşama şansı tanımak istiyor bize, türlü biçimlerde uyarıp tekrar tekrar sınıyor bunun için.

Sürüklenme’nin isimsiz anlatıcısı görünüşte sivil toplum örgütü gibi işleyen bir oluşumun destekçisidir. Bir yolculuk dönüşü, önce uçakta karşılaştığı tekinsiz bir kişinin, sonra bir kâhini andıran karizmatik taksicinin, hatta gökyüzü ve yeryüzündeki tarifsiz güçlerin tesiri altında sürüklenip durur. Örgüte kaynak temin etmek için Türkiye’deki büyük şirketlerin yuttuğu beldelerde ve Rusya’dan İngiltere’ye, Yunanistan’dan Almanya’ya yolculuk eden anlatıcı, bir taraftan örgütün kuruluş amacı konusunda, lideriyle derin bir hesaplaşma içine girer. Öte yandan da kimsesiz, ayrıksı ve ele gelmez gençlere sahip çıkarak kendi hayatına anlam vermeye, yaşadığı derin hüsranı ve zamanımıza has yersiz yurtsuzluk hissini, sevgi açlığını tedavi etmeye çalışmaktadır.

Latife Tekin, Manves City’yle aynı anda yayımladığı Sürüklenme’de Türkiye’nin bu acımasız ve hoyrat  günlerine ayna tutuyor.  Manves City’yle birbirine el uzatan Sürüklenme, süregelen toptan yıkıma karşı yeni mücadele yollarının, çaresiz yetişkinlerin, sahipsiz, yoksul, yalnızlaştırılmış gençliğin ve onların yeni bir hayat kurma, sürüklenirken tutunma çabalarının romanı.


2. Kapattık Kardeşim – Özgür Akkaya

“Sen ne zaman bamya yapsan kötü şeyler oluyor görmüyor musun? Bırak bamya yemeyelim. İnsan hayatının kopuş noktalarında bamya olabilir mi? Sen bamya yaptın diye babam ölebilir mi? Sen bamya yaptın diye abimin sevdiği kadın başkasıyla evlenebilir mi? Sen bamya yaptın diye Ada siktir olup gidebilir mi? Sen bamya yaptın diye şut direkten dönebilir mi? Ama oluyor anne işte. Bırak artık bamya yapmayı.”

“Babam devrimle ilgili kitapları samanlıkta saklıyordu. Karl Marx gelse ve kirlerinin samanlıkta sakladığını bilse, utancından yerin dibine girerdi.”

“Şu aralar güvensizlik çok moda anne, haberin olsun. Gümüş dolu vitrin önünde çekilen çocukluk fotoğrafımı koynuna koyabilirsin. Kıskanç komşulara ve onların dünyayı kurtaramayacak başarılı çocuklarına dağıtabilirsin her ziyaretlerinde.”

Bodrum Kat, Ayı ve Aksi gibi dergilerin kuruluşunda yer alan Özgür Akkaya’nın kaleme aldığı, on dokuz absürt öyküden oluşan Kapattık Kardeşim, yüzünüzde hüzünle karışık bir tebessüm oluştururken sizi mutlu olduğunuz kaldırımdan yürümeye davet ediyor. Bu daveti kabul etmek ya da dünyanın yuvarlaklığını sorgularken benliğinizi kederlere salmak sizin elinizde! Kimsenin eceliyle ölmediği yerlere, bir çizgi filmi bitirip öbürünün jeneriğini heyecanla izlemeye koyulduğumuz, gururun, içi demli çay dolu viski şişelerinin ve anne dantellerinin en demode olduğu zamanlara, götürecek olan hikâyeleri bir çırpıda okuyacaksınız!


3. Dokudünya – Clive Barker

Yazar, sanatçı ve yönetmen Clive Barker, 30 yıldan uzun bir süredir kâbuslarını bizimle paylaşmaya devam ediyor. Dokudünya da ancak Barker’ın zihninden çıkabilecek bir ölçekte, korkunun fantastikle harmanlandığı bir epik.

Kâhinsoylular denen bir tür, uzun yıllar insanlar arasında yaşamış, büyü gücüne sahip varlıklardı. Fakat Musibet denen bir kötülük Kâhinsoyluları avlamaya başlayınca onlar da tüm güçlerini ayrı bir düzlem yaratmaya harcadılar. Bir halının desenlerinde gizlenen bu düzlemde hem Musibet’ten hem de habis insanlardan uzakta hayatlarını sürdürmeye devam ettiler.

Dokudünya denen bu düzlemin her zaman bir insan gardiyanı olurdu. Fakat son gardiyan yaşlı Mimi ölüm döşeğindeydi ve düzlem artık korumasızdı. Dokudünya’nın peşindeki gizemli güçler halıyı ele geçirmek için harekete geçtiğinde karşılarında Mimi’nin torunu Suzanna’yı ve Cal isimli bir genci bulacaklardı.

Bir yerlerde, Musibet de kıpırdanmaya başlamıştı.

Gözlerini dört aç. Aramızdalar.


4. Gücenmedim Desem Yalan Olur – Başak Buğday

“Pazar günleri konser programını yönetmesi ve yaşça benden çok çok büyük olması dışında hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Şimdi olsa internete girer, sabah kahvaltıda kaç zeytin yediğinden; geçen sene tatilde giydiği lacivert mayosunu kaç liraya aldığına kadar her şeyi, iki dakikada öğrenebilirdim ama o zaman internet falan yok. Arama motoru olarak ansiklopedi kullandığımız yıllar. Biri hakkında bilgi sahibi olmamız gerektiğinde mahallede tahkikat yaptırmak dışında başka olanağımız da yok. İşte, Hikmet’i bu mümkünsüzlükler içerisinde; fakat kalbimin tüm imkânları ile seviyordum.”

Altın günlerindeki kısırın gücüne, karne hediyesi bisiklete atlayıp evden kaçılabileceğine, radyonun içindeki küçük insanlara ve dünyanın, çekirdek yiyerek gidilebilen; mahallenin o en uzak köşesi kadar büyülü bir yer olduğuna inananlara; hâlâ inanlara…

Ihlamur Günlükleri’yle tanıştığımız Başak Buğday, gülmekten gözlerimizi yaşartırken içimizdeki o eski yaraya dokunuyor.


5. Acil Gerçekdışılıkta Maceralar – Max Blecher

“Ruhun belli derinliklerinde sıradan sözcüklerin hükmü yoktur. İşte buradayım ve yaşadığım krizlerin doğru bir tanımını yapmaya çalışıyorum, ama bulabildiğim tek şey imgeler.”

O zamanlarda deyim yerindeyse “altın çağ”ını yaşayan modernist romanın dev eserleri arasına, 1936’da Romanya’nın küçük bir kasabasında yazılan bir roman daha katılır: Acil Gerçekdışılıkta Maceralar.

Bu küçük hacimli başyapıtın yazarıysa “Ruhun belli derinliklerinde sıradan sözcüklerin hükmü yoktur,” diyen Max Blecher’dır.

Romanda genç bir adam, “gerçekdışılıkta maceralar” olarak adlandırdığı zihinsel buhranlar yaşamaktadır. Öyle ki, bir süre sonra tüm dünya onun için tamamıyla bir “imgeler toplamı” haline gelir ve gerçekdışı, gerçekten daha gerçeğe dönüşür: Avrupa’yı esir alacak karabasanı bile, tıpkı bir kâhin gibi, tüm açıklığıyla görür. Yine de, genç adam için “gerçekdışılıkta maceralar”ı anlamlandırmak, adlandırmak kadar kolay olmayacaktır.

Yatağa mahkûmiyetinin sekizinci yılında ve ölümünden iki yıl önce kaleme aldığı bu başyapıtıyla Max Blecher’ı Musil, Schulz, Kafka, Pessoa gibi büyük modernist yazarların katına çıkaran Acil Gerçekdışılıkta Maceralar, Herta Müller ile Andrei Codrescu’nun önsözleri ve Suat Kemal Angı’nın çevirisi ile ilk kez Türkçede.


6. Edouard Roditi ve İstanbul Avangardı – Clifford Endres

Clifford Endres, yazdıkları ve çevirdikleri bir yana, İstanbul’daki avangard muhit içinde oynadığı “arabuluculuk” vasfıyla modern Türkiye’nin kültür hayatında iz bırakan görünmez bir kahramanı tanıtıyor bize.

“Edouard sanat dünyasında o kadar çok kişiyi birbiriyle tanıştırdı ki, onsuz bir Türk kültür hayatı çok daha yoksul olurdu.”

-Şakir Eczacıbaşı-


7. Çobanaldatan – Akın Çokuğurluel

Yan komşunuz geceleri duvarlara sloganlar yazan bir isyankâr. Evet, içe kapanık o genç çocuk… Efendi de bir çocuktu halbuki.

İnanamadınız değil mi?

Hayatın kırılma anlarından sonra kırılgan insanların savruldukları yolları göreceksiniz bu kitapta; bir yalandan sonra kaçtığınız kuytu, bir ölümle başınıza çöken dünya, bir aşk sonrasında yuvarlandığınız girdap.

Acıların hiçbirinin gerçek olmadığına kendinizi inandırarak, dizinizdeki çiziklerle, ellerinizdeki yaralarla uyusaydınız geceleri, sabah uyandığınızda kanayan yaralarınıza bakıp tekrar başlasaydınız aynı güne…

Her adım yavaş. Her çözüm boş. Her düşünce eskimiş.

O, duvarlara yazılar yazıyor. Siz ne yapardınız? Nasıl uzaklaşabilirdiniz kaçtığınız şeyden?

Kendinizden.

Akın Çokuğurluel, iddialı ve sarsıcı bir kitapla; üçüncü romanı Çobanaldatan’la okurların karşısına çıkıyor. Yazar, diğer kitaplarında da dikkat çeken akıcı üslubu, dışımızdaki dünyanın düzeniyle uğraşan konu seçimi ve ince bir zekayla oluşturduğu olay örgüsüyle hayatın, ölümün, kabullenişin, varoluşun sırlarını da bağırıyor. Tüm sessizliğiyle.

Dinlemeye hazır mısınız?


8.  Şeytanca-Artık Orada Olmayan Kadın / Boileau-Narcejac

Ay ışığında çatılarda falan koşmuyordum, o kadar da değil. Sadece uyurken konuşur, jestler yapardım… Bazen kalkardım ve koridorda ya da başka bir odada uyanırdım. Nerede olduğumu bilmezdim.

Efsanevi Boileau-Narcejac ikilisinin unutulmaz polisiyelerini yayınlamayı sürdürüyoruz. Romanın ana kahramanı Ravinel, çevresinden ve dünyanın gerçekliğinden kopmuştur, sevgilisiyle birlikte sahil kasabalarına kaçmanın hayali içindedir. Ama romanın daha ilk satırlarında kente öyle bir sis çöker ki, dünya onun için tanınmaz hale gelir. Bir solukta okuyacağınız, gerçek bir edebi-polisiye.


9. Kandan Adam – Abdullah Aren Çelik

Abdullah Aren Çelik’i İlerde Hep Yalnız isimli ilk romanıyla tanımıştık. Kandan Adam bu yolculuğun ikinci vesikası.

Bu romanda da benzer bir hattan ama o hattı derinleştirerek konuşuyor yazar. Mekân Diyarbakır, kahraman emniyet görevlisi Ahmet Boz, mevsim kış. Sert bir Diyarbakır kışı üstelik. Cinayetler, faili meçhuller, arşiv odaları, müzeler, tarihî sesler, bugünden konuşanlar…

Abdullah Aren Çelik, Ahmet Boz kadar yaralı bir karakter üzerinden, çarpıcı bir kent alegorisi kuruyor. Buna kayıtsız kalmak, bu “kan”ı duymamak epey güç.


10. ArtıkAranmayanlar Gezegeni – Sevinç Erbulak

Sevinç Erbulak’ın muazzam hayal gücüne duyarlı iç sesini ekleyerek kaleme aldığı Artıkaranmayanlar Gezegeni, okuru fantastik bir gezegende olduğu kadar bizim acımasız dünyamızda da bir gezintiye çıkarıyor.

Kaybedilen ve peşlerine düşülmeyen her şeyin bir araya geldiği bir dünya Artıkaranmayanlar Gezegeni. Burada ne ararsanız, daha doğrusu ne aramazsanız var: Kırık bir tarak, yarısı yanmış bir fotoğraf, kapama tokası olmayan bir tasma, boş bir kutu, taşları düşmüş bir yüzük, oyuncak bir bebeğin sol bacağı… Velhasıl bir zamanlar bütün olan türlü çeşit eşyadan kopan ve unutulan her şey.

Kopan parçaların başka bir biçim aldığı, başka bir şeyin parçası olduğu bir dünya mümkün çünkü… Gitme zamanını bilen bütün fark edilmeyenlerin, bir gün bu gezegeni bulmaları da.

Palyaço şeklindeki bir kolyenin sağ kolu ile gözden düşen bir gözbebeğinin yolları da burada kesişir işte. Binlerce yıl önce yaşamış insanların yazdığı, hemen hepsi yarım kalmış ya da sayfaları eksik günlüklerin, mektupların arasında gezintiye çıkan bu ikili, bir bütün olup tamamlanabilecekler midir dersiniz?

Hem bir roman hem de birbirinden bağımsız öyküler olarak okunabilecek Artıkaranmayanlar Gezegeni, Sevinç Erbulak’ın ikinci kitabı.


11. Metal Hayatlar – Berna Durmaz

“Pencereden bakıyoruz kedimle. Dışarısı bir dünya curcuna. Ne acelesi varsa, açılmış kabak çiçeği gibi, soyunmuş dökünmüş pirüpak sabah. Şehrin çocuğu, yaşlısı, çalışanı dökülmüş sokaklara… Gün başladı ya, durmayın evlerinizde. Doldurun sokakları, otobüsleri, binaları. Akın akabildiğiniz kadar oluk oluk. Delin, deşin, parçalayın yerin yüzünü. Derinine temel atıp, bıçak gibi saplayın toprağın karnına binalarınızı. Camlar, metaller giydirin üzerlerine ki ışısın… Bahçe zararlıları gibi kıymık kıymık, parça pinçik her gün, her saat, düzenli yiyip bitirin dünyayı. Bu yüzden bu sabahın erkeninde kalkmalar.”

Metal Hayatlar’da, modern dünyanın insan hayatını kâbusa çevirişi; insanın mekanikleşip sistemin dönen çarklarından biri haline gelişi, kendine ve içinde bulunduğu topluma yabancılaşması anlatılıyor. Sert, eleştirel tonda anlatılmış, her biri ayrı tatlar bırakan derin, sarsıcı öyküler. Üzerine beton dökülmüş, metalle kaplanmış hayatlar… Berna Durmaz, günümüzün en özgün ve usta öykücülerinden… Şiirsel üslubu, baş döndürücü atmosferleriyle iz bırakan bir yazar. “Hayat” denilen aldatmacayı sorguluyor, sorgulatıyor.


12. Deniz Duası – Khaled Hosseini

Uçurtma Avcısı, Bin Muhteşem Güneş, Ve Dağlar Yankılandı romanları ile tüm dünyada milyonlar tarafından okunmayı sürdüren Khaled Hosseini’den olağanüstü bir ağıt!

“Ah nasıl yakarıyorum denize bunu bilmesi için.”

Uçurtma Avcısı, Bin Muhteşem Güneş, Ve Dağlar Yankılandı romanları ile tüm dünyada milyonlar tarafından okunmayı sürdüren Khaled Hosseini’den olağanüstü bir ağıt!

Hosseini’nin, 2015 yılının Eylül ayında, Avrupa’da güvenli bir yere ulaşmaya çalışırken Akdeniz’de boğulan ve cansız cesedi kıyıya vuran üç yaşındaki Suriyeli mülteci Aylan Kurdi’nin hikâyesinden esinlenerek kaleme aldığı Deniz Duası, mülteci sorununa son derece çarpıcı bir bakış getiriyor.

Suriyeli bir babanın, sonu belirsiz bir yolculuğa çıkmadan önce, oğluna yazdığı bir mektup şeklinde tasarlanmış olan metin, savaştan ve zulümden kaçarken denizlerde kaybolan binlerce mülteciye adanmış.

Deniz Duası’nın tüm gelirini, iyi niyet elçisi olarak görev aldığı Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ve Khaled Hosseini Foundation’a aktaran Hosseini, (UNHCR) mülteci kamplarını ziyaret etmeye, çeşitli platformlarda bu sorunu dile getirmeye ve bağış toplamaya devam ediyor.

“Ama o hayat, o dönem şimdi bana bile sahte geliyor, unutulup gitmiş bir söylenti gibi.”


13. Kadınlar Ülkesi – Charlotte Perkins Gilman

Charlotte Perkins Gilman yaşadığı dönemin önde gelen hümanistlerinden ve kadın hakları savunucularından biri olmasının yanında feminist edebiyatın en önemli erken dönem temsilcilerinden. Yazıldıktan yaklaşık 65 sene sonra kitap formatında yayımlanabilen Kadınlar Ülkesi ise feminist ütopyanın ilk örneklerinden.

Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde üç Amerikalı erkek pek fazla insanın bulunmadığı, ücra bir yerde, tamamen kadınlardan oluşan bir topluluğa denk gelir. Gözlerine inanamayan kâşifler bu topraklarda erkeklerin de olması gerektiğine dair inançlarıyla araştırmalarına başlar.

Çok geçmeden bu gizemli ülke ile ilgili gerçekler bir bir açığa çıksa da misafirlerin merakı giderilmenin aksine daha da artar ve Kadınlar Ülkesi’nin yönetim biçiminden inançlarına, kültüründen ekonomisine ve hatta anneliğe kadar pek çok konuda bilgi sahibi olmaya ve toplumsal cinsiyet rollerini sorgulamaya başlarlar.

Toplumsal roller cinsiyete göre belirlenebilir mi? Kadınlık ve erkeklik değişmez kavramlar mıdır?

Kadınlar Ülkesi, ataerkilliğe verilmiş nüktedan bir yanıt.


14. Tuhaflıklar Fabrikası – Eyüp Aygün Tayşir

Ne müfessirim ne de kutsal kitapların sırlarını ifşa etmek haddim. Lakin belki de sürgünümüz budur, kim bilir? Şimdi lütfen beni, numarasını açık etmek için pürdikkat izlediğiniz bir gözbağcıymışım gibi izleyiniz. Sonuçta yine hayret edecek olsanız da…

Büyük Âlim, İçdeniz’in kıyısında tuhaflıklarla örülü tarihî üniversite binasında anlatılan bir efsane… Genç bir asistan, Büyük Âlim’in esrarengiz yazmasının peşine düşer ve geri dönüşsüz bir arayışın içinde kaybolur.

Eyüp Aygün Tayşir’in ikinci kitabı ustalık döneminin başladığını müjdeliyor. Tuhaflıklar Fabrikası, metinlerin gizemli dünyasının romanı. Kedili karanlık bir orman, büyülü bir alegori… Bir kitap, diğerine açılan kapı olabilir mi?


15. Önce Dağlar Kar Tutacak – Semih Öztürk

2018 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görülen Semih Öztürk, Önce Dağlar Kar Tutacak’ta taşrayı anlatıyor ve içindeki taşrayı başka bir kente taşıyarak sürdürmek niyetinde olan insanları. Öykülerini ağırlıklı olarak ben-anlatıcı ile kaleme alsa da, başkarakterler bir erkek mahkûmdan kurbağaları susturmaya çalışan Nahide’ye dek çeşitlilik gösteriyor, hepsinde farklı ruhsal durumlar ve ilişkilere yoğunlaşıyor.

Önce Dağlar Kar Tutacak, noktayı koyduktan sonra çekip gitmeyi içine sindiremeyen genç bir yazarın ilk kitabı olarak kendi cümlelerini kurmak isteyen okurlarla buluşuyor.


16. Kalp Gidince – Margaret Atwood

“Tek kelimeyle, daha doğrusu üç kelimeyle: Anlamlı bir hayat.”

Tektip giysilerin, beton duvarların, şirketlerin kâr ve zarar tablolarının, seks robotlarının, reklam sloganlarının ortasında kalp sevmeyi unutacak mıdır?

ABD’deki ekonomik krizde işsiz ve evsiz kalıp arabalarında yaşamaya çalışan Chairmaine ve Stan kendilerine yeni bir yaşam vaat eden Pozitron Projesi’nin ilanını görürler. Çevresi duvarlarla çevrili bu yeni yaşama katılan herkes, yılın bir ayını dış dünyada, Consilience’te, güzel bir hayat sürerek; bir ayını da Pozitron’da mahkûm olarak geçirmektedirler. İnternetin, dış dünyayla bağlantının olmadığı Pozitron’da ancak yönetimin izin verdiği dergi ve gazeteler okunabilmektedir. George Orwell’in 1984’ünün hüküm sürdüğü Pozitron’da en önemli projelerden biri insan beynindeki sevgi anlayışını yok edip insanlara sevmeyi değil boyun eğmeyi öğretmektir.


17. Siyah Odadan Hikâyeler – Alper Saldıran

Sürekli güncellenen ve hızlanan ortak yaşayışın dayattığı koşturmacada gözümüzden kaçanlar, değerlerimizden eksilenler, aslında ruhumuzun, perdelerini açmayı unutmadığımız müstakil odalarında birikiyor. Giderek azalan göz teması, donan ses tonları, kaybedilen mana, bizi çekildiğimiz o iç köşelerde buluyor.

Alper Saldıran, ikinci kitabında bu kez siyah odaya giriyor. Burada da konuşan mobilyalar, ağaçlar, kedi ruhlu kadınlar, ustadan çırağa aktarılan tecrübeler arasında dolaşıp, hayata kaleminin gözünden, bizimle birlikte yeniden bakıyor.


18. Kefaret – Ian McEwan

1935 yazında bir gün, Tallis ailesinin on üç yaşındaki kızı Briony, ablası Cecilia ile ailenin hizmetçisinin oğlu, Cecilia’nın çocukluk arkadaşı Robbie arasındaki bir yakınlaşmaya şahit olur. Briony’nin yetişkinlerin dünyası hakkındaki bilgisizliği ve hikâye anlatmaya olan merakı, üçünün de hayatını derinden etkileyecek bir suç işlemesine neden olacaktır.

Kahramanlarının altüst olan hayatlarını İkinci Dünya Savaşı’na, oradan da yirminci yüzyılın sonlarına kadar takip eden Kefaret, aşk, savaş, çocukluk ve hikâyelerin gücü hakkında unutulmaz bir roman.


19. Bube’nin Sevgilisi – Carlo Cassola

“Acıyı tatmayan insanın kalbi kötüdür” dedi Mara. “Çünkü insan acıyı tattığında, bir daha kimsenin kötülüğünü isteyemez.”

Carlo Cassola, İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalyan edebiyatının etkin figürlerinden biri olarak öykü ve romanlarıyla dünya edebiyatında önemli bir yer edinmiştir.  Savaştan yeni çıkmış toplumların acılarını doğrudan aktaran Yenigerçekçilik akımına özgü yazım tarzını benimsemiş, duygu ve deneyimlerini mütevazı kır hayatıyla renklendirdiği eserlerinde, yazarın hayli etkilendiğini söylediği, James Joyce’un Dublinliler’ini çağrıştıran esintilere rastlamak mümkündür. Cassola’nın tarihsel olaylara tanıklık eden başkahramanları köy hayatının sıradan insanlarıdır.

İki gencin aşkı üzerinden, savaş sonrası İtalya’sında siyasi ve toplumsal sorunları irdeleyen Bube’nin Sevgilisi 1960 yılında Strega Ödülü’nü aldı. Claudia Cardinale ile George Chakiris’in başrollerinde oynadığı filmi ise 1963 yılında Luigi Comencini tarafından çekildi.


20. Varlık ve Zaman – Martin Heidegger

Martin Heidegger’in başyapıtı Varlık ve Zaman 1927 yılında yayımlandı. Bu kitapta Heidegger, insanın dünya içindeki varoluşunu (Dasein’ı) özgün bir yöntem ve terminolojiyle çözümleyip açıkladı. İnsanın varoluşunun zaman ufku içinde açığa çıktığını, bunun da varlığın açımlanması anlamına geldiğini ortaya koydu. Bu sayede Heidegger, özne-nesne ve ruh-beden ayrımının üstesinden gelmeyi hedefleyen bir ontoloji yarattı.

Çağdaş felsefenin en önemli yapıtlarından biri olan bu kitapla Heidegger, yalnızca felsefede değil sanat, politika, dil, psikoloji, mimarlık ve teknoloji gibi alanlarda da derin bir etki yarattı. Sartre, Levinas, Binswanger, Boss, Merleau-Ponty, Foucault, Derrida, Arendt, Gadamer, Jonas, Marcuse, Rorty, Agamben, Dreyfus gibi çok sayıda çağdaş düşünür Varlık ve Zaman’dan ilham aldı.


21. Ben ve Ten – Jacob Rogozinski

Çağdaş Fransız felsefesinin önemli düşünürlerinden Jacob Rogozinski’nin bu eseri 20. yüzyılın en verimli tartışmalarından olan ben meselesine yeni bir bakış açısı getiriyor. Ben dışsal gerçeklik tarafından üretilen bir yanılsama mıdır? Şiddetin ve adaletsizliğin kaynağı o mudur? Öyleyse narsisizm ve yabancılaşma tartışmalarına rağmen egonun tekil hakikatini arayış nasıl mümkün olabilir? Felsefe ne ben’den vazgeçer ne de ona bağlı kalır; egoya geri dönüş ile ego cinayeti arasında gidip gelir. Rogozinski öncelikle iki ego katili Heidegger ve Lacan’ın özgün bir okumasını yapıp ardından Descartes, Husserl, Merleau-Ponty ve Artaud ile eleştirel bir diyaloğa girerek ben ve ben-olmayan arasındaki (ontolojik değil) egolojik farka odaklanıyor. Analizinin gücü tam olarak böyle bir stratejiden ileri geliyor çünkü ben ancak katilleri sayesinde yeniden dirilebilir. Ben’e geri dönmek için onu yadsıyan, yok eden eğilimlere gitmek gerekir zira kriz ve devamlı tehdit benin bir parçasıdır. Fransız filozof fenomenolojinin ve psikanalizin en verimli tezleri sayesinde ortaya koyduğu ve kendine-verilişiyle tanımlanan vücut bulmuş bir ten-ben ile artakalan adını verdiği bendeki-başka’dan yola çıkarak yaşam, ölüm, aşk ve nefret gibi varoluşun temel sorularıyla yüzleşmeye girişiyor.


22. Sorumluluk ve Yargı – Hannah Arendt

20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden Hannah Arendt makale, konuşma ve derslerinden oluşan Sorumluluk ve Yargı’da Yahudi soykırımından atom bombasının kullanım amacına, Vietnam savaşından ırkçılığa yaşadığı yüzyılın bütün politik krizlerini ahlaki çöküş ışığında değerlendirir; bu çöküşü “dişlilerin parçası olduğunu” varsayan insanların cehaletinde ya da doğasına içkin kötülüğünde değil, kendi eylemlerini ahlaki hakikatlere göre yargılamaktaki acizliğinde arar. Düşünme yetersizliği, iyi ya da kötü tercihlerden sakınma eğilimi Arendt’in analizlerinde merkezi bir öneme sahiptir. Herkesin suçlu olduğu yerde hiç kimsenin suçlu olmadığını öne sürerek, ahlaki sorumluluk ve nesnel suç arasındaki ayrımın politik veçheleri üzerine hukuk ve ahlak felsefesi çerçevesinde kalem oynatır. Sorumluluk ve Yargı, “kötülüğün sıradanlığı” üzerine devam eden bir tartışmanın parçası olduğu kadar, ahlak felsefesi, sorumluluk, hakikat ve kolektif suç mefhumları üzerine de sistemli bir düşünme çabasının ürünüdür.

“Hem ahlaki hem de politik olarak, kayıtsızlık en büyük tehlikedir. Gerçek skandala, gerçek ayak bağları, kişinin kendi örneklerini ve ona eşlik edecekleri seçme isteğinden ve yeteneğinden mahrum olmasından, kendi yargısı aracılığıyla başkalarıyla ilişki kurma isteğini ya da yeteneğini gösterememesinden doğar. Dehşetle beraber, kötülüğün sıradanlığı da işte orada yatar.”


23. Dünyanın Çivisi – M. Özgür Mutlu

Pas tutmuş bir çocuk parkı, yarım kalmış bir duvar yazısı ardında nasıl bir gerçeklik saklar? Bir uzvun hikâyesi, Türkiye toplumsal tarihine ışık tutabilir mi? Bir sırrı taşımanın omuzlara bindirdiği yük, bir kaplumbağanın çatlak kabuğundan nasıl sızar?

Dünyanın Çivisi, okuru gerçekle hayalgücünün karışıp birbiriyle bütünleştiği büyülü bir yolculuğa davet ederken hayali bariyerlerle beton duvarların, iradenin kısıtlarıyla somut engellerin, hayali kahramanlarla sıradan insanların, dünyanın mührüyle şehrin çöpünün iç içe geçtiği bir evren kuruyor.

M. Özgür Mutlu üçüncü öykü kitabında bir yandan ‘50 öykücülerinin izini sürüp gerçek ile fantasma arasındaki açı farkını kapatırken, diğer yandan toplumcu gerçekçi öykücülüğün çağdaş örneklerini sunuyor.

Elindeki çekici sımsıkı tutan okurlara: Dünyanın Çivisi.


24. Akıntıya Kürek – Yücel Erten

Sanatçı nedir?

Sanatçı, geniş bir mesleki kültür ve mesleki pratikle yoğrulmuş bir işçidir.

Sanatçı, mesleğini, hayatın akışı içinde gerçek yerine yerleştirebilen bir düşünürdür.

Sanatçı, kendini yenileyen, aşan, tutucu ve durağan olmayan, yapıcı bir güçtür.

Sanatçı, ülkesinin gerçeklerine ve koşullarına göre kendine bir yer seçmeyi bilen, ilerici namuslu aydındır.

Sanatçı, sevgisini namusuyla, yüreğini aklıyla yoğurmayı başaran, aydınlığa uzanan bir savaşçıdır.

Türkiye’nin ilk diplomalı tiyatro yönetmeni Yücel Erten, Akıntıya Kürek adını verdiği kitabında anılarını, sanatı, sanatçıyı  anlatıyor. Mesleğinde yarım asrı geride bırakan Erten, Konservatuvar yıllarından başlayarak, Devlet Tiyatroları deneyimlerini, yurtdışındaki eğitiminin ona kattıklarını ve sahneye koyduğu her yeni oyunda yaşadıklarını okurlarla paylaşıyor.

Uğradığı haksızlıklar, sanat dünyasına dair eleştirileri, mutlulukları, başarıları, hepsini yakından tanıdığımız kimi ışıklar içinde kimi hâlâ alkışlamaya devam ettiğimiz dostlarıyla gerçekleştirdiği, gerçekleştiremediği hayalleri…

Sadece Yücel Erten’in değil Türk Tiyatrosu’nun da anıları var bu kitapta. Bugünü anlamak, yarınlara yön vermek için dünü bilmek gerekir. Akıntıya Kürek, dünü dürüstçe, sözünü esirgemeden ve yargılamadan anlatıyor.


25. Edebiyat Tarihi – Allen Ginsberg

Bir edebiyat öğretmeniniz var, düşünün ki bu Allen Ginsberg.

1977’de, dönüm noktası şiiri “Howl” ve Jack Kerouac’ın Yolda kitabının yayımlanmasından yirmi yıl sonra, Allen Ginsberg, Beat Generation’ın edebi tarihine dair bir ders vermenin zamanı olduğuna karar verdi. İlk olarak Naropa Enstitüsünde ve daha sonra Brooklyn Kolejinde defalarca öğretmenliğini yaptığı bu dersin yaratılmasıyla Ginsberg, Beat Edebiyatı Tarihini kendi benzersiz üslubuyla sunma fırsatı buldu. Ünlü editör Bill Morgan tarafından derlenip düzenlenen bu eşsiz tarih “Kuşağımın En İyi Beyinleri” haklı alt başlığını taşıyor. Ginsberg yazarların ve şairlerin portresini çizmekle kalmıyor, birbirleriyle ve kendinden önceki edebi tarihle ilintilerini de kimsenin yapamayacağı bir şekilde, herkesten, her öğretmenden duyamayacağımız bir biçim ve dille koyuyor önümüze. Çok açıkçası Ginsberg bize kimseden öğrenmemizin mümkün olmadığı bilgilerle, özel yaşanmışlıklarla bir Edebiyat Tarihi örüyor!

20. Yüzyılın en önemli edebi hareketi olan ve ünü edebiyat tarihinin de ötelerine varmış bir süreci ve kuşağını kişisel ve eleştirel bir bakışla masaya yatırıyor!

Binlerce kitabı tedavülden kaldıracak tek bir kitap düşünün, işte bu o kitap!

Jazz’dan Budizm’e, William Carlos Williams’tan Edebi Yazma Tekniklerine, Okuma ve Dinleme Listelerinden Sanat ve Sokak Yaşamına 50 Başlık Altında Onlarca Yazar, şair, portre ve kavram!


26. Kör Dövüşü – Ayten Işık

Kör Dövüşü farklı biçimlerde kuşatılmış kadınların, ailesine kırgın çocukların, hayal kırıklığına uğrayan eşlerin tahammül eşikleri aşıldığında ortaya koydukları iradi eylemin öyküsünü anlatıyor. Her hikâye incinmekten karar almaya ve nihayet öfkeye doğru uzanan o engebeli yolun bir parçası olarak hayat bulurken; farklı kültür ve sınıfsal kökenlerden gelenlerin, farklı deneyimlerle harlanmışların yolu, bu ortak duyguda kesişiyor.

Ayşen Işık bir silahın metal soğukluğundan bir mavi elbiseye, bir anı defteri sayfasından bir seri üretim hatasına objelerin, mekânların bellekteki izinin altını çiziyor, ânı dondurarak hislerin uçuculuğuna son veriyor ve minimal üslubunun zenginliğiyle tüm detayları nakşediyor zihnimize.   Elini vicdanına değil adalet terazisine koyanlar için…

“Zihnimin arkasında karanlık bir nokta, bir karara kışkırtıyor beni, bazı şeylere son vermeli, tez elden son vermeli, buna kim engel olabilir?”


Ne Okuyorum? ekibinin kolektif paylaşımlarının hesabıdır. Arkasında sadece bir kişi yoktur. Bir fikir vardır! Hiç!