Kaybolan Bağların Bedeli – Kerem Gürel

Mutlu musunuz?

Mutlu değil misiniz yoksa?

Sizi mutlu veya mutsuz eden şeyleri düşünseniz neler geçer zihninizden?

Bugün dünya hiç olmadığı kadar büyük bir hızla küresel mutsuzluğa sürüklenirken her geçen gün daha da önemli hale gelen bu tehdit üzerinde farklı farklı araştırmalar yapılıyor. Bunlardan biri olan 2018 Gallup Küresel Duygu Raporu’na göre, tüm dünyada 2017 yılı en tatsız sene olarak tanımlandı. Aynı raporda 2009-2013 yılları arasında antidepresan tüketiminin dünya genelinde dört kat arttığı ifade ediliyor. Ve raporda bahsolunduğu üzere Türkiye en mutsuz ülkeler sıralamasında sondan dördüncü. Bizden daha mutsuz olan ülkeler ise Tunus, Yemen ve Afganistan.

Araştırma küresel çapta olduğu için şüpheyle yaklaşanlar olabilir. Ancak Sağlık Bakanlığı’nın verileri de bize benzer şeyleri söylüyor. Bakanlığa göre ülkemizde antidepresan kullanımı son beş yılda yüzde 27’ye yakın artarken yılda yaklaşık 9 milyon kişi ruh ve sinir hastalıkları nedeniyle doktora başvuruyor. Bu alanda en savruk kullanılan tabir ise “depresyon”. 

Teşhisi doğru veya hatalı da olsa depresyon tedavisinde kullanılan ana yöntem ilaç kullanımı. Oysa ilaç kullanımından ziyade seçilebilecek yollar da var. Bu konuya dikkat çeken son dönem kitaplardan biri geçtiğimiz ay Metis Yayınlarından çıktı. Britanyalı yazar Johann Hari’nin kaleminden çıkan Kaybolan Bağlar-Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler isimli kitap herkese hitap eden son derece akıcı anlatımı ve dikkat çekici tespitleriyle “Okunacaklar” listenizde muhakkak yer alması gereken eserlerden.

Kendisi de uzun süre depresyondan muzdarip olan yazar kitabında bu hastalığın altta yatan dokuz nedeni ve olası çözüm önerilerini iki ayrı kısımda inceliyor.

Hari’nin bu konuda dikkat çektiği ilk husus günümüzde depresyonun beyinde meydana gelen hormonal dengesizlik ve seratonin eksikliği olduğu yönündeki genel kanı. Yazara göre bu kanının oluşturulmasında milyarlarca dolarlık ilaç piyasasını elinde tutan küresel şirketlerinin oldukça büyük etkisi var. Depresyonu tamamen beyindeki kimyasal bir dengesizliğe bağladığınızda kişiye “Bu senin beyninle ilgili bir sorun ve sorunun kaynağı sensin.” mesajı iletmiş, dışsal sebepleri yadsımış oluyorsunuz. Oysa Hari’ye göre durum çok daha kompleks. Zaten depresyon konusunu ilmek ilmek işleyen yazar kitabında bu rahatsızlığın kendince dokuz ana sebebini sıralamış ve detaylıca anlatmış. 

Yazara göre depresyonun nedenleri şunlar; 

“-Anlamlı Çalışmadan Kopuk Olmak,

-Diğer İnsanlardan Kopuk Olmak,

-Anlamlı Değerlerden Kopuk Olmak,

-Çocukluk Travmasından Kopuk Olmak,

-Statü ve Saygıdan Kopuk Olmak,

-Doğal Dünyadan Kopuk Olmak,

-Umutlu Ya Da Güvenli Bir Gelecekten Kopuk Olmak,

-Genlerin ve Beyindeki Değişimlerin Gerçek Payı”. 

Bu nedenlerin doğurduğu depresyona karşı ise yazarın olası çözüm önerileri “Yeniden Bağ Kurmak” başlığı altında şu şekilde sıralanmış;

“-Diğer İnsanlarla Bağ Kurmak, Sosyalleşme Reçetesi,

-Anlamlı Bir İşle Bağ Kurmak,

-Anlamlı Değerlerle Bağ Kurmak,

-Duygu Paylaşımından Doğan Sevinç ve Kendine Bağımlılığı Aşmak,

-Çocukluk Travmasını Kabul Etmek ve Aşmak,

-Geleceği Geri Kazanmak”. 

Hemen hepimiz yaşamımızı devam ettirebilmek için bir işte çalışmak zorundayız. Ancak pek çoğumuz için yapılan iş maddi açıdan da manevi açıdan da anlamlı olmuyor ne yazık ki. Milyonlarca insanın her sabah sevmediği bir işe gitmek zorunda olması Hari’ye göre depresyonu tetikleyen önemli sebeplerden biri. Kitapta bu durum “tekdüze, sıkıcı, ruh köreltici bir işe her gün geldiğinizde biraz daha öldüğünüz, çünkü sizi oluşturan hiçbir parçaya dokunmayan bir işe katlanmak” şeklinde tanımlanıyor. Bununla beraber kitapta depresyonu doğuran ana sebeplerden biri de “Diğer insanlardan kopuk olmak” şeklinde niteleniyor ve yazar bu durumu “Yalnızlık bugün kalın bir sis tabakası gibi kültürümüzün etrafını kaplamış durumda.” sözleriyle ifade ediyor. Yalnızlığın depresyonu hem tetikleyen hem de şiddetini artıran etkisine dair çalışmalara da değinen yazar, bu durumun ortaya çıkmasında insanın sosyal yaşama olan bağlılığının etkili olduğunu vurguluyor. Bu durumu “ev” kavramı üzerinden örneklendiren Hari’ye göre “Ev hissimiz öylesine zayıfladı ki artık aidiyet ihtiyacımızı karşılamıyor. O yüzden evimizdeyken bile ev özlemi çekiyoruz”. Özellikle 20.yy’ın ilk yarısından itibaren dünyaya yayılan bireyci dünya görüşü, “istersen yaparsın”, “sana senden başkası yardım edemez”, “yap gitsin” tarzında sloganlar insanları kendi mikro dünyalarına kapatırken hayata da yalnızca kendi pencerelerinden bakmalarını öğütledi. Yazara göre “Mutluluğun yolunun bir şeyler biriktirmekten ve yüksek statüden geçtiğini düşünen materyalist insanlarda depresyon ve kaygı seviyeleri çok daha yüksektir.” Hari’nin Amerikalı psikolog Tim Kasser üzerinden verdiği pasta örneği ise konunun anlaşılması bakımından bir hayli önemli. Bu kısmı olduğu gibi nakletmeyi daha uygun görüyorum. 

“Hayatınızda neyi neden yaptığınıza rehberlik eden tüm değerleri bir pasta gibi düşünmeniz gerek, diyor Tim. ‘Her değer o pastanın bir  dilimi gibi. Yani maneviyat diliminiz var, aile diliminiz var, para diliminiz var, hedonizm diliminiz var. Bu dilimler hepimizde mevcut.’ Materyalizm ve statüyü saplantı haline getirdiğinizde o dilimin boyutu artıyor. Ve ‘dilimlerden biri büyüdüğünde, diğer dilimlerin küçülmesi gerekiyor’. Yani eşya almaya ve daha yüksek bir statüye kafayı taktığınızda, pastanın ilişkilerinizle, anlam bulmakla ya da dünyayı daha iyi bir yer haline getirmekle ilgili dilimleri küçülüyor.”

Pek tabii bu durumun ortaya çıkışında insanları paraya, itibara ve mülke yönlendiren ve bunları elde edemediğinizde sizi “yetersiz” olarak gösteren kapitalizmin de etkisi var. Zira sistem sizden daima tüketmenizi istiyor. Bu konuda ellerindeki en önemli silah ise reklamlar. Kitapta değinilen bir reklam ajansı müdürünün bu konudaki ifadeleri acı gerçeği insanların yüzüne vuruyor:

“En iyi reklamcılık insanlara o ürüne sahip olmadıkları takdirde kendilerini ezik hissettirir. Çocuklar bu konuda çok hassastır…Reklamcının işi duygusal zaafları deşmek; çocuklarda bunu yapmak çok kolay, çünkü duygusal açıdan en savunmasız olan onlar.”

Bu ifadeleri okuduktan sonra neden Walt Disney’in ve diğerlerinin her yıl bir animasyon filmi yaparak yeni kahramanlar yarattıklarını ve bu kahramanlara ait eşyaları nasıl da çocukların masum dünyasına katmak için çılgınlar gibi reklam yaptıklarını daha iyi anlayabiliyoruz. Küçük yaşta reklamlara maruz bırakılan, özendirilen ve yapay istek aşılanan çocuğun sahip olamadığı renk renk oyuncaklar vb. için hayatında boşluk ve yetersizlik hissetmeye başlaması ileriki yaşları için de tehlike oluşturacaktır.

İşin bir de farklı yönüne dikkat çekmek zaruret olmuştur ki, televizyon fazla izlemeseler de kendi ekran dünyalarında, telefon veya tabletlerinin başında vakit geçiren gençlerde asıl depresif etkiyi yaratan şey sosyal medyada takip ettikleri insanların yaşamları. Zira bu paralel evrende boy gösteren hemen herkes hayatının en janjanlı, en parlak yönlerini oraya koymaya çalışıyor. Kimi yeni arabasının önünde, kimi turistik bir tatil köyünde, kimisi de aldığı kıyafetlerle aynanın önünde çekindiği fotoğrafları oraya taşıyor. O mecra artık “kimin hayatı daha güzel”i göstermeye çalışılan bir er meydanı. Bu hesapları takip eden gençlerde, ama gerçek ama sahte, görülen ışıltılı yaşama sahip olamamak yetersizlik duygusunu ve depresyonu şiddetli bir şekilde tetikliyor olabilir. 

Bunların dışında Hari’ye göre çocuklukta yaşanan travmatik deneyim kategorilerinden  her biri de yetişkinlikte depresyona girme riskini çok fazla artırıyor. Bu konuda ilginç bir örnek sunan Hari, Susan isimli obeziteden muzdarip bir kadının hikayesini bizimle paylaşıyor (tabii bu onun gerçek adı değil). Yirmi sekiz yaşında olan Susan obeziteyle mücadele programına katılan pek çok katılımcıdan biriydi ve elli bir hafta içinde 185 kilodan 60 kiloya inmeyi başarmıştı. Ancak herkesin programın başarıya ulaştığını düşündüğü zamanda Susan tekrar kilo almaya başlamış ve kısa sürede tekrar 185 kiloya ulaşmıştı. Bunun olası sebepleri üzerinde düşünen uzmanlar yaptıkları uzun görüşmelerin ardından sorunun kaynağının Susan’ın çocukluğunda yaşadığı bir travmada gizli olduğunu keşfettiler. On bir yaşında aile içi cinsel istismara uğrayan Susan için aşırı kilolu olmak onu erkeklerin olası ilgi ve saldırılarından koruyan bir zırhtı adeta. Bu gerçeği yangın-duman metaforuyla zenginleştiren Hari’ye göre obezite yalnızca dumandı. Ateşin kendisi değil. Susan’ın bu özel durumu depresyonun altında yatan olası sebepleri görmek açısından ilginç bir örnek. 

Yazar depresyonu doğuran sebeplerden bir diğeri olarak da git gide şehirlere daha fazla hapsolan insanlığın doğadan kopması olarak görüyor. Yazara göre egoyu şişiren, “ben”i öne çıkaran şehir yaşamına nazaran bir doğa manzarası karşısında kendinizin ve dertlerinizin küçücük kaldığı, dünyanın ise kocaman olduğu hissine kapılıyorsunuz ve bu his egonun baş edilebilir bir boyuta inmesini sağlayabiliyor. Doğadan kopmak, kendini günümüz dünyasının kurallarına teslim eden çağdaş insandan (!) istenen şeyler. Zira kitapta da bahsedildiği üzere bunca insanın kendini korkunç hissettiği bir ortamda nedenleri sorgulamak siyasi açıdan zorlayıcı olabilir ve bu durumda günümüzün hakim neoliberal kapitalist sistemine hakim olanların şöyle dediğini duyabiliriz: “Pekala, daha verimli iş görmeni sağlayacağız, ama sorgulamaya başlama lütfen, yoksa her şeyin dengesi bozulur.”

Peki tüm bunlara karşın Hari bu depresyon belasından uzak kalabilmemiz için neyi öneriyor. Önerisini ana bir başlık altında toplayıp ardından detaylandırıyor.

-Yeniden Bağ Kurmak.

Burada aslolan gündelik yaşamın zorunlu dayatmalarına rağmen bireyin doğasına özüne dönebilmesi kuşkusuz. Yani yalnızlığın boyunduruğundan kurtulmak, çevreyle ve diğer insanlarla bağ kurmak. Bunu bize bir örnekle açıklıyor yazar ve onunla birlikte 2011 yazında Berline’e gidiyoruz. Karşımıza  kira borcunu ödeyemediği için evinden çıkartılacak olan ve bu çıkmaz karşısında intihara karar vermiş yolun sonuna geldiğini düşünen altmış üç yaşında bir Türk kadını çıkıyor: Nuriye Cengiz.

Nuriye Cengiz Berlin’de Kotti denilen sosyal konutlarda yaşayan ancak komşularıyla hiç iletişimi olmayan bir gurbetçi. Ancak nedeni bilinmeden ölüp gitmemek için tekerlekli sandalyesinden zor bela kalkıp cama intiharının sebebini açıklayan bir not yapıştırdığında önce tek tük komşularının dikkatini ve ilgisini çekiyor. Ardından Nuriye Cengiz’in bu durumu çevrede yaşayan ve benzer dertlerden muzdarip olan pek çok farklı sosyal sınıftan ve ırktan insanların desteğini alıyor ve toplu bir sosyal hareket haline geliyor. Kısa sürede ise birbirinin varlığından habersiz ve pek de umursamayan insanlar bir anda aynı hedef doğrultusunda hareket ettiklerinde birbirleriyle bağ kurmuş, yaşama daha dirençli daha bağlı hale gelmiş oluyorlar. “Biz” olmanın önemine vurgu yapan ve toplumun depresyona yönelişini Kotti olayı özelinde değerlendiren yazarın şu ifadeleri konuyu özetler nitelikte:

“Mutluluğun gerçek yolunun ego duvarlarımızı yıkmaktan, kendini başkalarının hikayelerine bırakmaktan, onların hikayelerinin seninkilere karışmasına i̇zin vermekten, kimliğini birleştirmekten, senin zaten hiçbir zaman sen -yalnız, kahraman, üzgün- olmadığını fark etmekten geçtiğini söylüyorlardı bana. Hayır, sen sen olma. Etrafındaki herkesle bağ kur, bağlantı içinde ol. Kalabalığa hitap eden adamı olmaya çalışma. Kalabalık olmaya çalış.”

Johann Hari’nin çağımızın sinsi tehlikelerinden biri haline gelen depresyona karşı oldukça akıcı ve sıcak anlatıma sahip kitabına dair izlenimlerimi ancak bu kadar özetleyebiliyorum. Kendisi ve çevresindeki insanların depresyondan muzdarip olup olmamasına bakmadan hemen herkesin  bu kitabı okumasını hatta kitaplığına kazandırmasını umut ederim.

  • Kaybolan Bağlar – Johann Hari
  • Metis Yayınları
  • 368 sayfa
  • Çeviri: Barış Engin Aksoy