Kitaplık düzenlemede yeni yaklaşım: Kitap dizme sanatı

Sizler için eğlenceli bir oyun hazırladık. Evet, oyun!

Kitaplık dizmenin çeşitli yolları var ve herkes kendince bir yol belirliyor. Kimi yazar ismine kimi ise yayınevine göre diziyor. Bazıları ise karmakarışık diziyorlar.

Şimdi hazır olun: Kitap yerleştirmede bambaşka bir yol sunuyoruz. Kitapların isimlerinden cümle oluşturacak şekilde dizmeye ne dersiniz? Birkaç denemenin ardından göreceksiniz ki çok eğlenceli bir uğraşın içerisindesiniz!

İşte, kendi kitaplığımızdan hazırladığımız birkaç dizim ve onları ekip arkadaşlarımızdan Caner Almaz’ın yorumlaması!

Sizlerin nasıl cümleler oluşturacağını merak etmekteyiz ve dahası cümlelerinizi beklemekteyiz! Dökün bize cümlelerinizi, bekliyoruz!

Bizim cümlelerimiz, dertli cümlelerimizse şöyle:


1. “Yaşlı kadın ve papağan döşeğimde ölürken, biz soğukkanlılıkla göğü yere indirelim…”

Yaşlı kadın ve papağanın aynı anda yatakta olması, üstelik bir başkasının yatağında olması durumu. Şöyle düşünebiliriz: Yaşlı kadın, anlatıcının bakıcılığını yaptığı birisi olabilir. Ama bu durumu, anlatıcının kendi “döşeği”nden bahsetmesi geçersiz kılıyor. Burada başka bir ihtimal doğmakta. Bu da anlatıcının “yaşlı kadın”a karşı bir kin güttüğü gerçeği. Yaşlı kadın olarak hitap ettiği kişi, yakınlık derecesini bilmediğimiz bir karakter olduğundan, kuvvetle muhtemelen akraba sıfatına girebilecek birisi. Papağan da zaten papağan. Kendisi bakıyor olabilir, belki de yaşlı kadının biricik arkadaşıdır. Beraber yattıklarına göre böyle düşünmekte bir mazur yok. Ayrıca burada bir tasasızlık durumundan bahsedebiliriz. Çünkü yaşlı kadın ve papağan aynı anda ölüyor! Ölüyorlar! Ama anlatıcımız, gamsızlıkla, soğukkanlılıkla göğü yere indirmekle meşgul. Neresinden bakarsanız bakın pes. Pes!


2. “Amerika orada bir yerde kardeşim!”

Anlatıcının sinirli olma durumu mevcut. Çok sinirli. Oo baya sinirli. Amerika’ya gitmek isteyen birisinin kendisine yol tarifi için başvurduğunu düşünebiliriz. Ya da şöyle bir sahne de kafamızda canlanabilir: En az iki kişiden oluşan bir grubumuz var ve bu insanlar Amerika’ya gitmeye çalışıyorlar. Türlü çeşit olaylar ve garip durumlar neticesinde, içerisinde bulundukları halet-i ruhiyeyi bizlere seren bu cümle, oraya bir türlü varamadıklarına delalet. Ve anlatıcımız, sinirlenmiş. Parlamış. Renk vermiş. Orada bir yerde, işte, bulmamız lazım artık, dercesine höykürüyor. İkili ilişkilerinde kibar bir kişi olabilir ama zıvanadan çıkmışa benziyor. En azından bu cümleden bunu çıkarabiliriz.


3. “- Burası tekin değil!

– Korkma kimse yok.”

Görüyorsunuz. Anlatmama gerek yok. İşte. Her şey ortada. Garip gureba bir yerde, iki kişi (ya da ilk kişinin sıkıntılı cümlesinden anlayabileceğimiz üzere değişik hayaletli yaratıklar mevcut olabilir) aralarında konuşuyorlar. İkincisi, ilkini rahatlatmaya çalışıyor. Sakin ol, diyor, korkma. Ben yanındayım. Görüyorsunuz.


4. “Yenişehir’de bir öğle vakti; sessizlik, çılgın gibi!”

Yenişehir’de ikamet eden (belki de yeni taşındı ya da uzun süredir orada [anlatıcının mekân konusundaki muğlak durumu, bizim bu cümlede sonradan başımıza işler açacak “sessizlik” betimlemesiyle ilgili kısır düşünceler kurmamıza sebep oluyor; ki keşke bir cümlecik açıklama olsaydı, demeden duramıyoruz] ve sıradanlığın süregelen yankısı, anlatıcıda saklanamaz bir buhrana dönüşüyor) anlatıcının bir sessizlik betimlemesiyle karşı karşıyayız. Çılgın gibi bir sessizlik! Nasıl bir sessizlik? Çılgın gibi. Nedir çılgın gibi olan? Sessizlik. Muhtemel düşünceleri arasında bu soru cevapların yer aldığı anlatıcımızın bozkırda bir yerlerde hapsolduğunu ve hiç keyfinin yerinde olmadığını düşünmemiz olası. Ya da fırtına öncesi sessizliktir. Kim bilebilir ki bunu? Yenişehir’de bir zombi baskını kulağa hiç yabancı gelmiyor. Sürprizsiz.


5. “Wittgenstein’ın metresi, Godot’yu beklerken kapı birden vuruldu.”

Bir gerilim sahnesi. Dizisi çekilse, toplumsal yapıya aykırı hareket ve davranışlar nedeniyle RTÜK tarafından ciddi bir para cezasına çarptırılabilecek bir sahne. Wittgenstein evli ama bir metresi var. Metresi ise Godot’yu beklemekte. Kapı objesi dillendirildiğine göre metres olarak nitelendirilen kadın (cinsiyetçi bir yaklaşım olduğu için kınıyoruz), Godot’yu Wittgenstein’la buluştukları yerde ya da kendi evinde veya bir garsoniyerde beklemekte. Olay nerelere varacak bilmiyoruz. Kim geldi? Gelen kişi Godot değilse (ki olmadığını hepimiz biliyoruz) ve Wittgenstein ani bir baskınla iki âşığı basma düşüncesiyle hareket edip eve uğradıysa? Sonrasında da Godot gelir (ki gelmez); seyredin siz sahneyi. Perşembe akşamlarında zirveye oynayacak bir yapımdan bahsediyoruz burada!


6. “Birtakım insanlar öykü sersemi.”

Cüzi bir edebiyat eleştirmeni cümlesi. “Birtakım” kelimesiyle, muğlak bir anlatım yarattığından, kimleri hedef aldığını bilemiyoruz. Lakin buradan şu sonuca varabiliriz; kendisinin de öykü yazan arkadaşları olduğu için isim vermemiş olabilir. Belki de öykü yazan arkadaşlarını arkadaş oldukları için rahatlıkla eleştiremediği için böyle bir anlatım tercih etmiş olabilir. Bilemiyoruz. Donelerimiz çok yetersiz. Söz gelimi “öykü sersemi” benzetmesiyle, birtakım insanların durumunu olumlamış da olabilir. Tahmin edemiyoruz. Kapalı anlatım, duygusuz bir cümle. Naif olmak isterken mekanikleşmiş bir ifade.


7. “Bir süre yere paralel gittikten sonra beş parasızdım ve katilimi arıyordum.”

Yürüyen bir ölü (belki de henüz ölmedi, kendisini öldürecek birisi var ve fakat bu katili arıyor [Yeşilçam sevenler bu sahneyi anımsayacaklardır, Kemal Sunal’ın Korkusuz Korkak filminde Mülayim ölmeyi beklemektense ölüme koşar ve kendisini öldürmek için Gaddar Kerim’i kiralar. Sonrasında hastalıktan ölmeyecek olduğunu hemşire Sevim’in ona haberlemesi üzerine Kerim’i bulur]) oldukça umutsuz bir haldeyken. Uff hiç anlatmayayım. Anlatacaklarımı ikinci parantez içerisinde yanlışlıkla anlattım. Hiç olmadı.


8. “Neden / kuşlar yasına gider / çocuk”

Şair burada çocukla iletişim kurmaya çalışıyor. Diyor ki, neden? Kuşlar, diyor, neden yasına gider. Çocuğun cevabı meçhul. Zaten çocuk olan bunu ne bilsin. Şairdeki de iş. Şiir böyle mi yazılır? Zaten şiir yazılmaz, yapılır. Yazmış, bir de oldu diyor. Hadsiz! Hadsiiz!


9. “Bir zamanlar çok uzaklarda / eylülün gölgesinde bir yazdı

Thomas düşerken / Hayriye Hanım’ı kim çaldı”

Lise sıralarında sevdiği kıza açılmaya çalışan bir ergenin yazdığı bir dörtlük. Okuyanda şu tadı bırakması açısından sevimli olarak tanımlayabiliriz:

“Aşk kalbimi yakan bir volkan gibidir / En sevdiğim tatlı kazandibidir

Leylâ sev beni, sokma müşküle / Seninle kaşık atalım iki tabak keşküle”


10. “Geceleri, sokaklarda belki de dilimden bu şarkı düşmez…”

Duygusal bir paragraf girişi gibi olsa da sonunun nereye bağlandığını biliyoruz galiba. Çünkü çok sıkıntılı bir devam kurulumu. Bu cümleden sonra gelebilecek devam cümlesi, ne anlatabilir ki? Hayır, niye böyle bir cümle kurulur? Zaten kurulmuş, çok da güzel. Ağza cuk oturuyor: “Dilin söylese de kalbin gönlün hissetmez…”


11. “Hiç aklımda yokken nasıl rahibe oldum?”

Gerçekten merak uyandıran bir cümle değil mi? İnsanın eline çekirdek alıp saatlerce dinleyesi geliyor. Etkili. Güzel. Sevdim. Layk.


12. “Tanrı olmak isteyen otobüs şoförü! Benden selam söyle Anadoluya…”

Bu otobüs şoförü, hepimizin sosyal medyada bir zamanlar gördüğümüz kız çocuğu. “Büyüyünce Tanrı olucam” diyen kız. Hatırlarsınız. Büyümüş ve otobüs şoförü olmuş. İşte, hayat her birimizi başka başka köşelere fırlatıp atıyor. Kızcağız da şoför olmuş. Ama aklında hâlâ idealler var. Kutluyoruz. Burada ideallerini, hedeflerini, misyon ve vizyonunu paylaştığı dinleyici karakterimizin içinde büyüyen hasreti dillendirdiği bir cümle okumaktayız. Belli ki Anadolu’ya hasret kalmış bir yağız insanevladı. Kızcağız da Anadolu’nun tanrısı mı olmak istiyor, nedir, orayı tam çözemedik, kıza böyle bir dilekte bulunuyor. Kızın cevabı meçhul. Belki de cevap vererek sonradan unutacağı bir talebin altında kalmak istemiyor. Tanrı olmak zor iş, nihayetinde bir sürü kulun oluyor, onlarla uğraşıyorsun, türlü entrikalar… Bu insan bireyin talebini şimdiden kayıt altına almıyor. Belki de ortada hiç kız çocuğu yoktur. Bilemeyiz. Otobüs şoförü kıllı bir adamdır ve sonrasında kavga çıkmıştır. Bilemiyoruz.


13. “Onca yoksulluk varken biz burada devrim yapıyoruz sinyorita!”

Neresinden bakarsan gamsızlık, neresinden bakarsan pişkinlik ve neresinden bakarsan Türkiye…


14. “- Bahçedeki gidonları kromajlı pırpır da neyin nesi?

– Maveraünnehir nereye dökülür?

– Aşk konuştuğumuzda ne konuşuruz?

– İçeriye bakan kim?”

Burada konuşan dört karakterimizin de kafasında huni var. Birbirlerine kendileri için mühim olan sorular soruyorlar. Özellikle ilk soru oldukça mühim bir mesel belirtiyor. Üçüncü soruda hafif felsefe delirmesi var. Son soru da güzel bir huni delaleti.


15. “Eski karım uzaya gidiyor; Allah senden razı olsun Bay Rosewater!”

Bay Rosewater ya NASA’da ya da Tesla Motors’ta önemli bir isim olmalı ki, anlatıcının karısını uzaya gönderebilecek yetkinlikte ve kudrette bir insan. Anlatıcı ise boşanmasına rağmen kadının başına musallat olmuş, bir de uzaya yollatmış. Kadına şiddete son! Kaç kere söyleyeceğiz arkadaşım! Kadına şiddete son! Uzayın her yerinde!


16. “Kışın ilk günü bereketli topraklar üzerinde çoluk çocuk yalnızız.”

Tarla işçilerinin gündelik hayatından bir anektod. Hasat bitmiş, yaz sona ermiş. Belki de mevsimlik işçi olan karakterimiz, çalıştıkları toprakların boşluğunda, çoluk çocuk yalnızlıklarına bakıyorlar. Hüzün. Peruk gibi hüzünlü bir sahne.


Yurtdışında da bu akım var, biz uydurmadık. Bakın elinsanı neler yapıyor: https://www.bookbub.com/blog/2017/03/01/book-spine-poetry

Ne Okuyorum? ekibinin kolektif paylaşımlarının hesabıdır. Arkasında sadece bir kişi yoktur. Bir fikir vardır! Hiç!