Kitap fuarından derlediğimiz dikkat çeken 20 kitap

İstanbul Kitap fuarı sona erdi; ekibimiz de fuardaki yayınevlerinden çeşitli türlerden bir seçki hazırladı.

Romandan araştırma incelemeye, denemeden söyleşiye, birbirinden farklı türlerde ve her biri birbirinden önemli eserleri sizlere sunuyoruz.

Hazırladığımız derleme en az 20 kitaptan oluşuyor.


1. Mevsim Yas – Mehtap Ceyran

Doksanlarda bir coğrafyada yaşananları gözlerden pervasızca saklayan pus, orada sürüp giden yaşantıların üzerine telafisi imkânsız bir biçimde çökerken, gerçeklerin önüne bir ışık huzmesi dahi sızdırmayacak kadar sağlam bir inkâr duvarı örüyordu. Mevsim Yas, bu pusun içinden geçip sağ kalabilen ve bitimsiz tedirginliklerin gölgesinde kesişen yaşamların öyküsüne “tanıklık ediyor.” Umutsuzluk ve yalnızlıklarla kuşatılmış karanlık bir Batman mahallesinden; politik atmosferin çetin çıkmazlarında ayakta durmaya çalışan, mezar evler, genç kadın intiharları, sağaltılmamış şiddet ve toplumsal cinnetin ortasında umutlarını toplu mezarların başında nöbete dikenlerin kapkara kesilmiş kalplerine dokunuyor. Mehtap Ceyran, bu ilk romanında anlatmaya hasret insanların anlaşılmaya mahkûm öyküsüne ses veriyor. Yas mevsimi ise o iklimde yaşanmaya devam ediyor.


2. İyi Terörist – Doris Lessing

İyi Terörist, IRA’ya katılmayı planlayan radikal bir gruba üye olan Alice Mellings’in öyküsünü anlatıyor. Harap haldeki bir evi, grubun genel merkez olarak kullanabilmesi için yenileyen ve onarımını sağlayan genç kadın, ideolojisiyle aldığı burjuva terbiyesi arasında bir köprü kurmaya çalışırken tepkisizlik ve kapitalist düzen içindeki toplumda değişiklik yaratmak isteyen, çeşitli eylemlerle halkı uyandırmaya çalışan arkadaşları da beklenmedik güçlüklerle karşılaşıyorlar. Alice’in ve anlatımın odağındaki evin bu eylemci grubun amaçlarının gerçekleşmesinde nasıl bir rol oynadığı, romanın da düğüm noktası.

Nobel Ödüllü yazar Doris Lessing, 1985 yılında kaleme aldığı İyi Terörist’te evcil yaşamın ve başkaldırının inandırıcı bir portresini çiziyor.


3. G.H.’ye Göre Çile – Clarice Lispector

Clarice Lispector, Brezilya yeni romanının öncülerinden ve Latin Amerika edebiyatlarının en önemli yazarlarından biri. Rimbaud’yu, Lautr‚amont’u, Nietzsche’yi ve Virginia Woolf’u sanki birbirine aşılamış ve kendi Cehennemde Bir Mevsim’ini, Maldoror’un Şarkıları’nı, Zerdüşt Böyle Dedi’sini, yani G.H.’nin Çilesi’ni yazmış. Kitabın konusu mu? Ben, Tanrı ve Hamamböceği. Yani Ben-ben, Tanrı-ben, hamamböceği-ben ya da tersi: İnsanın iç dünyasının uzayında, insanın iç dünyasının okyanus derinliklerinde tam bir `devr-i âlem’! G.H.’nin Çilesi okurun kendisiyle sınava gireceği bir denek taşı. Clarice Lispector birbirinden çetin, birbirinden ilginç dokuz roman yazdı.


4. Göstergeler İmparatorluğu – Roland Barthes

Göstergelerden kurulu bir kültürü (Japon kültürünü) kendine özgü bir ustalıkla yorumlayan Barthes’ın bu eseri Tahsin Yücel’in çevirisiyle Türkçede.


5. Uzak – Shaun Tan

Oscar ödüllü Avustralyalı çizer-yazar Shaun Tan’in hiç yazı kullanmadan hazırladığı “sessiz kitap” Uzak, göç ve göçmenlik çerçevesinde, okurların zihin ve ruhlarındaki uzak kavramına imgesel bir anlam kazandıran çarpıcı bir eser.

Dört yıllık uzun bir araştırma, geliştirme ve çizim döneminin ürünü olan Uzak, büyük bir ustalıkla ince ince işlenerek yayına hazırlanan her sayfasıyla olağanüstü bir görsel okuma deneyimi sunuyor.

Kızı ve eşine daha iyi bir yaşam kurabilme umuduyla bilinmeyen topraklara doğru adım atan yalnız bir adamın sessiz hikâyesini anlatan bu şiirsel eser, anlaşılmayan diller, tuhaf hayvanlar ve yabancı nesnelerin yer aldığı detaylı çizimleriyle yeni bir yerde en sıradan ayrıntıların bile ne denli yabancı gelebileceğini gözler önüne seriyor.

Genç yaşına rağmen, çizerlik ve yazarlık kariyerine sayısız büyük ödül sığdıran Shaun Tan, 2011 yılında çocuk ve gençlik edebiyatına katkılarından ötürü Astrid Lindgren Anma Ödülü’nü (ALMA) almaya hak kazanarak son yılların en ünlü illüstratörlerinden biri olarak anılmaktadır.

Uzak okurlarını, her göçmenin, her sığınmacının kısacası yurdundan edilmiş herkesin umuduna ışık olmaya çağırıyor…


6. Geleceği İnşa Eden Adam: Elon Musk

Bir sarı sayfalar sitesi olan Zip2’nin, Dünyanın ilk çevrimiçi bankacılık sistemlerinden olan X.com’un, En büyük çevrimiçi ödeme sitelerinden biri olan PayPal’ın, İlk elektrikli spor arabayı üreten Tesla Motors’un, Güneş panelleri üreten SolarCity’nin ve Bizleri geleceğe taşıyan uzay taşımacılığı şirketi SpaceX’in arkasındaki isim olan Elon Musk aynı zamanda bir mucit, bir kâşif, bir mühendis ve bir girişimcidir. Geleceği İnşa Eden Adam’da, Elon Musk’ın başarısının sırrını keşfedecek, ayrıntılı başlıklar sayesinde bir biyografi okuyormuş gibi hissedecek ve her şeyden önemlisi, ona “Gerçek Dünyanın Iron Man’i” denmesinin geçerli sebepleri olduğunu göreceksiniz.


7. Maskelerle Çevrili Bir Hayat: Tesla – Vladimir Pistalo

Sırbistan’ın en prestijli edebiyat ödülünün sahibi Tesla: Maskelerle Çevrili Bir Hayat çağının ötesindeki bir mucidin, bir deli-dâhinin, sırlarla dolu bir adamın hikâyesini anlatıyor. Vladimir Pištalo elektrik yüklü, eğlenceli üslubu ve ustaca kurgusuyla hem biyografik roman türüne yeni bir soluk getiriyor hem de hiçbir ayrıntıyı atlamadan, Nikola Tesla’nın bilinmezlerle dolu hayatını aydınlatıyor.

Tesla: Maskelerle Çevrili Bir Hayat’ı okurken Nikola Tesla’nın dehasını bir kez daha takdir edecek, hayatı başarılarla, kalp kırıklıklarıyla ve yoksullukla geçen bir adamın bitmek bilmez hırsına tanık olacaksınız.


8. Kumların Kadını – Kobe Abe

Bir ağustos günü bir adam ortadan kayboldu. Bir tatil gününde, buharlı trenle yarım günlük mesafedeki sahile doğru yola çıktı ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Ne kayıp başvurusu ne de gazete ilanları bir işe yaradı… Bu adamla ilgili vakada kayda değer bir ipucu yoktu. Ayrıca, günlük hayatında ortadan kaybolmak istediğini düşündürecek en ufak bir hâl veya harekete rastlanmamıştı. Doğal olarak, başlangıçta herkes gizli bir ilişkisi olabileceğini düşündü. Fakat adamın karısı adamın bu geziye böcek toplamak maksadıyla çıktığını söylediğinde, hem polisler hem de iş arkadaşları biraz hayal kırıklığına uğradılar…

Şüphesiz, kum yaşam için elverişli değildi. Peki, durağan hâl varlık için vazgeçilmez miydi? O tiksindirici rekabeti başlatan da sabit kalmaktaki ısrarımız değil miydi? Sabit olmayı bırakıp kendimizi kumun akışına bırakıversek rekabet de ortadan kalkacaktı. Gerçekte, çölde de çiçekler açıyor, böcekler ve hayvanlar yaşamlarını sürdürüyorlardı… Öyle ya, keşke kadına da bu manzaradan bahsedebilseydi. Gidiş-dönüş biletlerin asla işlemeyeceği kumun şarkısını, yanlış perdeden de olsa ona dinletebilseydi keşke. Oysa adamın tek yaptığı, yeteneksiz bir çapkını taklit edip başka bir hayatın yemiyle kadını avlamaya çalışmak olmuştu. Kumdan duvar, adamın ruhunu yakalamış, onu kese kâğıdındaki bir kediye çevirmişti.


9. Nasıl Yazıyorsam Öyleyimdir – Bilge Karasu

“Kırk beş yılı aşkın süren ve ne yazık ki erken gelen ölümüyle noktalanan yazı hayatı boyunca ortalığa çıkmayı sevmedi Bilge Karasu:

Hiç görünmemeyi seçmemişti şüphesiz; ama pek az röportaja yanaştı yaşarken, pek az söyleşiye kapısını aralık bıraktı.

Mustafa Arslantunalı’nın gerçekleştirdiği bu ‘son söyleşi’, birden fazla özelliğiyle, Karasu’nun olası vasiyetnamelerinden biri, belki en önemlisi olarak büyük önem taşıyor:

‘Usta’nın uzun uzadıya tartılmamış, kuşkular içinde durmadan sınanmamış, zaman içinde bir tür olgunlaştırma sürecinden geçirmediği tek bir cümlesi, yargısı çıkmıyor önümüze. Derin, sarsıcı, yakıcı belge.”


10. Bulut Kuş – Bai Bing

Uluslararası ödüllere sahip tasarımcı, illüstratör Yu Rong’un benzersiz desenleri ve yazar, yayıncı Bai Bing’in öyküsüyle hayat bulan Bulut Kuş, özgürlük arayışını ve canlıların yaşamlarıyla ilgili seçim yapma hakkını yorumlayan şiirsel bir felsefe kitabı. Çin’in en yaygın geleneksel sanatlarından olan kâğıt kesme sanatının da kullanıldığı desenler, okuru alışılmışın dışında bir düşünce ve duygu dünyasıyla tanıştırıyor. Zengin desenleri ve yalın diliyle etkileyici Bulut Kuş, her çocuğun ve yetişkinin, kütüphanesine katmak isteyeceği özel bir koleksiyon kitabı. Birlikte okumak, sayfalarında kaybolmak için birebir.

Şarkılarıyla gökleri boyayan bir papağan, günün birinde düşlerini yitirir. Düşlerine giden yolu arayan papağanın öyküsü…


11. Eyvah, Babam Şiir Yazıyor! / Annemle Uzayda – Ahmet Büke

Ödüllü öykücü Ahmet Büke, “Zeyno Kitapları”yla ilk kez çocukların dilinden konuşuyor. Okuma serüvenine yeni başlayan küçükler için sevgi dolu bir aile hikâyesi anlatıyor. Dizinin bu ilk kitabı okurunu, şiirlerden gökyüzüne uzanan, sıcacık bir maceraya davet ediyor. Usta sanatçı Sedat Girgin’in desenleriyle bezeli Zeyno Kitapları, herkese ilham verecek.

Zeyno, mutlu bir çocuktur. Annesi Sevinç, uzaybilimcidir. Babası Ahmet’se, belediyenin şikâyet masasında çalışmaktadır; ayrıca, evde de “ünlü” bir şairdir! Anne uzun bir yolculuğa çıkınca, baba kız birlikte yine çok eğlenirler. Ama babası bir gün öyle ilginç bir fikirle çıkagelir ki, Zeyno bir sürü şiir dinlemek zorunda kalır…

“Zeyno Kitapları” dizisinin ikinci macerasında, eğlence ve heyecanın dozu artıyor, aile içindeki alışılmış roller değişiyor. Usta sanatçı Sedat Girgin’in desenleriyle bezeli bu renkli kitaplar, küçük büyük birlikte okumak için birebir.

Zeyno’nun günleri, uzaya gidip gelen annesi Sevinç’e heyecanlanmak ve ev işlerini beceremeyen babası Ahmet’e gülmekle geçmektedir. Bir gün babası, işinden ayrıldığını, artık kâğıthelvacıda çalışacağını söyler. Kâğıthelvaların paketlerine şiirler yazıp satışı artırmayı hayal etmektedir! Annesiyse, Zeyno’nun ayaklarını yerden kesecek bir sürprizle çıkagelir!..


12. Pir-i Lezzet – Saygın Ersin

Nelere kadirdir bir yemek?
Hangi baharat kılavuzudur kalbe giden yolun?

Kamer, Şems, Merih ve Zühre;
Hangi yıldızlar saklıdır sıcak bir tencerede?

Ve cevza ve mizan ya da kavs;
Hangi burcun kokusudur bir tutam tarçın?

Sarmısak deva mıdır yoksa bela mı?
İsmi nedir taze ekmek kokusunun?
Bir bardak şerbet unutturur mu acıları?
Ya da bir yudum çorba açar mı kapıları?

Yıldızlar ve fısıltılarla çevrili, Topkapı Sarayı’nda başlayıp İskenderiye’ye uzanan bir serüven…

Gastronomi ile harmanlanmış, aşkla tatlandırılmış bir tarih yolculuğuna çıkıyoruz, hadi!


13. Hakkâri’de Bir Mevsim – Ferit Edgü

Ferit Edgü’nün eşsiz eserinin 40. yılını özel bir baskısı.

Türkçenin ustalarından Ferit Edgü’nün büyük eseri Hakkâri’de Bir Mevsim, ilk kez 1977 yılında yayımlandığında Türkçe yazında pek çok şeyi değiştirdi. Edebi kıymetinin yanı sıra o “uzak” coğrafyayı ele alışıyla, bölgenin okur nezdinde görünürlük kazanmasında mütevazı ama önemli bir katkı oluşturdu.

Japonca ve Çince dâhil birçok dile çevrilen, Türkiye’de olduğu kadar dünyada da ses getiren, aynı zamanda Erden Kıral yönetmenliğinde filme uyarlanarak, 33. Berlin Film Festivali’nde aralarında Gümüş Ayı’nın da olduğu 5 ödül kazanan eserin bu yıl 40. yılını kutluyoruz.

Yıllar geçtikçe gücünü, yitirmek şöyle dursun, daha da artıran Hakkâri’de Bir Mevsim, 40. yılı vesilesiyle özel bir basımla yeniden okurla buluşuyor. Hakkâri’de Bir Mevsim, ciltli ve özel kâğıtlı yeni tasarımıyla raflarda.


14. Turuncu Kitaplar Dizisi – Kırmızı Kedi Yayınevi


15. Parantez – Elodie Durand

“Sana bu hikâyeyi anlatmak çok güç. Hâlâ kaybolmuş gibiyim.
Tel tel dağılan bir hafızayı anlamak ve anlatmak çok zor.”

Yirmilerinin başındaki genç bir kadının beyninde tespit edilen tümörle tüm hayatı tamamen değişir. Bu zamana dek normal bir genç olarak yaşamış olan Judith’in süregiden hayatında böylelikle bir parantez açılır. Bu parantez tamamen yabancı, değişik, bilmediği şeylerle dolu olan yeni bir hayatın da başlangıcıdır. Hastalığı kabulleniş sürecinden başlayıp onunla mücadelesine, bu sürede değişen şeylere, iç dünyasına, tüm devinimlerine uzanan bu meşakkatli süreçten sonra, belleğinin dağılan parçalarını tek tek geri toparlamaya çalışan genç kadın için istemsiz açılan bu parantezi kapatmanın tek bir yolu vardır: Kendi hikâyesini yazmak.

Kafam hâlâ öyle karışık ki her türlü sohbetten çekiniyorum şu aralar. Hikâyemi anlatmak bir hayli güç. Hâlâ bir yerlerde asılı kalmış ya da kaybolmuş gibi hissediyorum çoğu zaman. Ama yine de deneyeceğim…

Bunca zaman ne mi yaptım!? Hah! Söylediklerine göre boş boş bakıyor, kusacakmış gibi oluyor, garip şeyler söylüyor ve vücudumu kasıyormuşum. Tüm bu belirtiler sıradan bir epilepsi krizine işaret etse de yapılan tetkikler sonucuna göre her şeyin sebebi beynimin olmadık bir köşesinde beliren küçücük bir kitleymiş. Evet, henüz 22 yaşımdayken tanıştım bu hastalıkla ama hiç umursa(ya)madım. Hastalığımı kabulleniş ve tedavi sürecinde çok uyudum, krizler, nöbetler geçirdim. Gün geldi saymayı, hatta evimin bulunduğu sokağın adresini bile unuttum. Uyudum, uyudum, uyudum. Her geçen gün daha çok uyudum. Ama bilmediğim bir şeyler garip bir şekilde yeniden bağladı beni hayata. Şimdi bu satırları yazarken düşünüyorum da tüm bu yaşananların üzerinden on yıl geçti. Kim bilir belki de hasta olan ben değildim, bir başkasıydı. Yaşadığım şey ölümcül bir hastalık değil de geçmek bilmez, baş belası bir nezleydi. Kim bilir?..

Dünyaca ünlü Angoulême Uluslararası Çizgi Roman Festivali’nden ödülle dönmüş olan Parantez, yazarı Élodie Durand’ın bizzat yaşadığı ve kendi yazıp resimlediği gerçek bir hikâye…


16. Karakter Aşınması – Richard Sennett

Yeni ekonomik düzenin büyülü sözcüğü “değişim”in doğası nedir; insanlara nasıl yansıyor? Her zaman kısa vadeye endeksli bir ekonomide kişi nasıl kalıcı değer ve hedeflere sahip olabilir? Her an parçalanan veya sürekli yeniden yapılanan kurumlarda, kişi kendi kimliğini ve yaşam öyküsünü nasıl oluşturabilir? Küreselleşme olgusunu makro düzeyde inceleyen birçok kitap yayımlandığı halde, bu sürecin mikro düzeyi, insan karakteri üzerindeki etkileri pek az incelendi. Richard Sennett, Karakter Aşınması’nda bunu yapıyor. Ona göre sermayenin, günümüz ekonomisinin bütün dünyaya yayılmış dalgalı denizlerinde “hızlı kâr”ın dışında başka bir amacı yok; şirketlerini piyasadaki anlık değişimlere müdahale edecek biçimde esnekleştirip, yeniden yapılandırıyor. Kişilerden sürekli kendisini yenilemesini, seyyar olmasını, risk almasını, rekabet becerisini geliştirerek yırtıcı bir karakter edinmesini, takım çalışmasında uyumlu olmasını bekliyor. Ancak eski kapitalizmin rutin ve monoton yapısına karşı savunulan bu politikaya yakından bakıldığı zaman, sadece eski iktidar yapılarının rengini değiştirdiği görülüyor. Çalışanlar için esnekliğin anlamı ise yaşam boyu iş güvencesinin yok olması; sürekli iş ve şehir değiştirerek yön duygusunu yitirmek; istikrarlı işlerin yerini geçici projelere bırakması ve bir işten diğerine, dünden yarına sürüklenen yaşam parçacıklarından beslenen, rekabetin körüklediği “güvensizlik” ve “kayıtsızlık” duygusu… Ve bir de karakter aşınması… Oysa insan karakteri, duygusal deneyimlerimizin uzun vadeli olması ve başkalarıyla girdiğimiz ilişkilere yüklediğimiz etik değerler üzerinden gelişir. Karakter, içsel bütünlük, ilişkilerde karşılıklı bağlılık ve uzun vadeli bir hedef için çaba harcamak biçiminde kendini gösterir. Yeni kapitalizm ise güvenmeyi, bağlanmayı ve uzun vadeli planlar yapmayı kârlı bulmaz, reddeder. Sennett Karakter Aşınması’nda gelişmiş bilgisayarlarla üretilen ekmeğin kalitesinden çok, ekmeği yiyenlerin hayatına bakıyor ve soruyor: “Bu sistem insanın yaşamına değer ve anlam katıyor mu?” Ve ekliyor: “Değişim, kitlesel ayaklanmalarda değil, ihtiyaçlarını birbirleriyle paylaşan insanların arasında, toprakta yeşerir. İnsanları birbirleri için kaygılanmaz hale getiren bir rejimin, meşruiyetini uzun süre koruyamayacağından eminim”.


17. Buğu / Kırgınlık – Nihan Kaya

Başka bir yüzyıldanmış gibi konuşan, zarafet timsali bir İstanbul beyefendisi, Yasef. “Ömrümde becerebildiğim tek şey, bir kadını sevmekti,” diyor. Çocukluğundan beri sevdiği kadın, Nur, Filistin savaşının ortasına doğmuş, sevdiği herkesi bu savaşta kaybetmiş, köklü bir ailenin tek oğlu olan Yasef gibi sevgi, ihtimam, eğitim göremeden büyümüş, yabani huylu bir aktivist. Değer verdikleri her şey, birbirine ters.

Roman ve Gerçek başlıklı bölümlerle ilerleyen Buğu, kurgu ilerledikçe romanın gerçeğe, gerçeğin romana, Bakırköy Akıl Hastanesi’ndeki hastaların doktora, doktorların hastalara dönüştüğü, gerçekliğe, psikiyatri bilimine, roman tekniğine dair yerleşik inançlarımızı sorgulayan, anti-psikiyatrik bir anti-roman.

Eksik yaşanılan hislerin, hayatların, hikâyelerin izleğinde yol alan bir anlatı Kırgınlık. Roman sanatında öykülemenin, karakterin önemini tartışan, kurmaca ve gerçek arasındaki bağın esnekliğinden, görünmezliğinden ama aynı zamanda sertliğinden yola çıkan, odağına dili alan bir anlatı.

Nihan Kaya, Kırgınlık’ta insanın eksik, saklanarak yaşadığı hislerle metnin akışı arasında bağdaşlık kurarak ilerliyor. Saklanan hisler gibi akıbeti bilinmeyen insanların hayatlarından kesitler sunuyor. Kayıp çocuklar, ölen çocuklar, kulaktan kulağa ulaşırken değişen, efsaneleşen anılar, tek başına ayakta duranlar, yalnızlar etrafında örülen bir yakın tarih külliyatı Kırgınlık. Eksik yaşanılanlar eksik bırakılan hikâyelerde kendini görünür kılıyor.


 18. Uyuyamayanlar – Adrian Barnes

Insomnia hastalarının dahi arada biraz uyudukları söylenir. Ama bu farklı. Gecelerdir kimsenin gözüne uyku girmiyor. Beş gün daha böyle geçerse ‘uyku mahrumiyeti psikozu’yla başbaşa kalacaklar. Otuz iki gün sonra ise acılı bir ölüm onları bekliyor. Hâlâ uyuyabilen şanslı azınlık artık o kadar şanslı saymıyor kendini; İnsanlar gruplara ayrılmak, ölmek öldürmek için, hiçbir fırsatı kaçırmıyor.

Adrian Barnes’tan, Arthur C. Clarke Ödülü finalisti Uyuyamayanlar, insanın bilinçdışına mercek tutan, gerilimin bir saniye bile düşmediği eşsiz bir kurgu.


19. Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı – Robert M. Pirsig

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı roman, otobiyografi ve felsefi denemetürlerinin sınırlarını genişleten; bütün bir akılcılık geleneğini sorgulayan benzersiz bir “kült kitap”. Romanda bir adamın, oğlu ve iki arkadaşıyla birlikte yaptığı uzun bir motosiklet yolculuğu anlatılıyor. Yolcular, metalik-plastik yalnızlıkların hüküm sürdüğü, özdeki çirkinliklerin yapay bir “stil” cilasıyla kapatılmaya çalışıldığı, “stilize” nesneler, “stilize” insanlar ve ilişkilerle dolu bir hayatın yaşandığı Amerikan kentlerinden, sapa dağ yollarından, uçsuz bucaksız düzlüklerden geçiyor, bir dağa tırmanıyor ve en sonunda okyanusa varıyorlar.

Adam yolculuk boyunca bir de “iç yolculuk” yaşıyor, başka doruklarda geziniyor. Kendi “deli” geçmişine, aklın ötesine yol alıyor. “Akılcılık” dediği hayaletin peşinde, antik Yunanlardan modern bilim felsefesine kadar bütün Batı düşüncesini katediyor. Etrafındaki bütün çirkinliğin, sahteliğin sebebi olduğu söylenen teknolojiyi suçlamıyor. Sorun, teknoloji üreten insanlarla ürettikleri nesneler arasındaki ilişkidedir çünkü. Bunun temelinde de gerçekliği, özne ve nesne diye uzlaşmaz karşı kutuplar koyutlayarak kavramaya çalışan Akıl anlayışındaki “genetik bir bozukluk” yatar. Bu anlayış, Nitelik sorunuyla hesaplaşamaz. Bir sanatçının yapıtını oluşturduğu, bir tamircinin bir motosikleti özenle tamir ettiği saf Nitelik anlarında özne ve nesne özdeştir. Bir yanda insan, bir yanda dünya/nesne yoktur. Değer yoksa olgu da olamaz. “İyi”, gerçekliğin bir biçimi değildir, kendisidir. Pirsig’e göre dünyayı politik programlar oluşturarak düzeltemezsiniz; bunlar ancak temeldeki değerler sisteminin doğru olması durumunda işe yarar. “Dünyayı düzeltmenin yeri önce kendi yüreğimiz, kafamız, ellerimiz ve onlardan çıkan iştir.” Bu yüzden de insanoğlunun yazgısını düzeltmekten değil, motosikletin nasıl onarılacağından söz eden bir kitaptır bu. “Çünkü gerçek motosiklet, kendimiz denen motosiklettir.”


20. Yedikuleli Mansur – Mehmet Berk Yaltırık

“Mansur içinde bulunduğu durumun tuhaflığına şaşmaktaydı. Öncesinde Osman Ağa’nın gümüş karşısında duman tüten koluna ve o ayı mı kurt mu belirsiz ürkünç mahlûkun leşine şahit olmuştu. Peşinde dolaştıkları ihtiyar bir meyhaneci anladığı kadarıyla uzun seneler büyücülükle, sihirle uğraşmıştı. Şimdi ise yeraltında gezinir hortlakların, ecinnilerin başıyla, onların kabadayısıyla karşılaşmak üzere yola çıkmışlardı. An geliyor gerçek bir dünyanın hakiki dertleriyle hemhal olup dayılara ve zorbalara denk geliyor, sonra bir anda masallardan çıkma tuhaf bir düşler âlemine gark oluyordu. Yaşadığı acayipliklerin ömrünü nereye sürükleyeceğine şaşırmaktaydı…”

Galata Kulesi’nin akbabayı andıran gölgesi. Bıçak parıltıları, şarap kokuları, sarhoşların koynunda yattığı eğri büğrü sokaklar, bükülen kaytan bıyıklar, kadı neferlerinin ayak patırtıları, külhani topuk vurmalar, başlayan ve biten efsaneler, zorbaların kanunu, kanunun falakası…

Sultan Süleyman Han’ın saltanatının son senelerinde, zorbazların ipinin ucunu çoktan kaçırmış Kara Şaban Ağa, zorbazlığa namzet Mansur, simyaya tövbeli meyhaneci Panayot, insan kaçkını ve daim karanlıkta yürüyen Ayı Osman Ağa, zorbazların rüzgârında savrulan Roza ve bir nice tılsımlı, efsunlu, ürpertili mekân ve mavra…

Yedikuleli Mansur kısmen korkulu, ziyadesiyle fantastik ve tarihi bir sergüzeşt…

Ne Okuyorum? ekibinin kolektif paylaşımlarının hesabıdır. Arkasında sadece bir kişi yoktur. Bir fikir vardır! Hiç!