Kıyısında Köşesinde Yaz Geçen Birkaç Kitap

Gece yarılarına kadar edilen sohbetler, yaz gelsin okurum denilen kitaplar, kış boyu hasreti çekilen deniz, arkadaşlar, beklentiler, sürekli tekrarlatılan şarkılar ve daha fazlası “yaz” demek. Bunaltıcı sıcakları ve en tepede duran güneşi ile sıkıcı olduğu söylense de insan en çok yazın okumaya vakit ayırabildiği için en güzel mevsimdir zannımca. Yaz için söylenecek çok şey var lakin yazı bizden daha güzel anlatan, kıyısında köşesinde yaz ve deniz geçen kitapları anlatmamıza ne dersiniz?

İlk olarak Sema Kaygusuz‘un Barbarın Kahkahası adlı kitabıyla başlayalım. Kitapta  yaz mevsiminde bir motelde olup biten olaylarla bir ülke anlatılmaya çalışılıyor. Kitap etrafta olan biteni anlatırken, yaz ve denize en güzel şekilde değinmeyi de ihmal etmemektedir.

”İşte o yaz Bozcaada’da bir grup arkadaş tekneyle kolyoza çıkmıştık. Herkesin elinde çapari olta, oltayı kim çekse beş on tane kolyoz mavi siyah oynaşıyor.” Anlattıkça ruhu oyalanıyordu. “Arkadaşlar oltadan çıkardıkları balıkları önüme atıp temizlememi istediler. Oltaya vuran balık sevinç uyandırıyor, insan neşeleniyor,” diye devam ederken sakinleşmişti. Bakışları geçmiş zamanın üstündeydi artık. “Ama eline alınca can çekişen bir gövdeye kapanıyorsun. Etin, ne bileyim canlı ettin mi desem, saygı uyandıran bir gücü var,” elleri balığı tutuyordu bunları söylerken. “O zaman çaresizlik diye bir şeyin olmadığını, çaresizliği bizim uydurduğumuzu, bizim birbirimize ettiklerimiz yüzünden doğan bir şey olduğunu anlıyorsun,” derken de artık İsmail’le değil kendiyle konuşuyordu. “Ama çırpınan balık çareyi düşünmüyor, soluk aldığı denizi arıyor. Kendini değiştirmeye çalışmıyor. Acayip bir şey, anlatması çok zor. Ne kadar zavallı olduğumuzu düşündüm o zaman. Hele balıkla karşılaştırırsan daha zavallı. En küçük bir zorlukta mucize bekliyoruz. Bir mucize için göğe  yalvardığım günler oldu benim. Aniden buharlaşıp başka bir zamana sıçramak istediğim anlar oldu. Oysa balık oltaya takılınca denizi ile birlikte geliyor. Başka bir evrene yeltenmiyor. Mucizeyi değil denizini arıyor,” derken ansızın sustu. İsmail’e dönerek doğrudan onun hayranlık dolu gözlerine baktı, “Fazla benzetme  yapmıyorum değil mi?” “Devam et iyi gidiyorsun.” Melih anlattıkça ağırlaşıyordu. Kendi kendinin peygamberi oluyordu konuşurken.”O teknede elimde bıçak, avucumda kıvranan balığa bakakaldım. Hayvanın gözü var ama ifadesi yok. Dakikalarda avucumda ifade aradım. Bu bile insan hilesi. Acıyı göremeyince canı yanmıyormuş gibi düşünüyorsun. İlkinde çok zorlandım. Bıçağı karnına sokup kuyruğa kadar yarıyorsun öyle kasılıp kalıyor, tam yüzme hamlesinde can veriyor hayvan. İkincisi de uzun sürdü. Böyle böyle onlarca balığı bir bir  temizledim. Bir baktım, dirseklerime  kadar pembe kan içinde kalmışım,” dediğinde zihnine sinen  balık kokusunu duydu Melih. Sonra dedi ki “yine de en ufak bir hınç ya da şiddet duygusu yoktu içimde. Nasıl söylesem, sanki büyüdüm biraz. İnsanın yiyeceği hayvanı avlaması bence bir badiredir. Bir bedel ödüyorsun. Kanın içinden geçiyorsun. Hayvana şükran duymayı öğreniyorsun.” Bir süre sustuktan sonra “O gün için için vasiyet ettim,” diye devam etti. Bu  kısmında sesi kararlıydı. “Şu ülkenin  üç denizinde tadına bakmadığım balık kalmadı. Hepsinin benden alacağı var. Ölünce ayağıma taş bağlayıp Akdeniz’in ortasına atsınlar beni. Balıklar didik didik bir saat içinde bitirirler herhalde. İskeletim yosun bağlar, kellemin içinde kedi balıkları yumurta bırakır. Bundan daha güzel bir mezar düşünemiyorum.”

”O  akşam, gün batımıyla birlikte Çobanyıldızı parlamaya başlar, ufukta lila reni kuşaklar belirdi. Tatilciler, insanın tek başına kaldıramayacağı bir güzelliğe maruz kaldılar. Hiç kuşkusuz saldırgan bir niteliği vardı bu güzelliğin. Tene değmiyor, göze batıyordu. Aniden ıssızlaşan motelde huzuru kaçan insanlar korunaksızca göğe bakıyorlardı şimdi. Denizin durgun yüzeyine yayılan yıldız parıltısını seyrederken, içinde yanardağlar patlayan kızıl kıyamet halini hatırlıyorlardı onun. Hatırlıyor olmalıydılar ya da. Işığın sebebinin ışık olmadığını biliyor olmalıydılar. Birbirlerine tarif edemedikleri o parlak çakımın üstesinden gelebilmek için Çobanyıldızı’nın gerçekte bir ateş topu olduğunu unutmuş olan kendilerini, hatta, unutkanlığı unutuşa terk eden kendilerini hatırlıyorlarmış gibi, derin iç çekişler ve bocalayan kelimelerle yeryüzünden koptukları kısa bir dalgınlık yaşadılar. Göklerdeki dipler derinleştikçe onlar küçülüyordu. Lezzet daha büyüktü,kadehteki buz çıtırtısı daha büyüktü, sinek ısırığı, ıslak bukle, terleyen avuç, daha büyüktü kendilerinden. Peş peşe düş parçalarıyla dalgalanan değişim ihtimali daha büyüktü. Yüreğe vuran iyicil kıpranış gökten daha büyüktü. Teni yalayan sahipsiz efkar daha büyüktü.”

İkinci kitap ise denizi olmayan şehirlerde yazı anlatan bir Murathan Mungan kitabı. Paranın Cinleri adlı kitap Mungan’ın anılarını anlattığı ve on ayrı metinden oluşan ,otobiyografi tadında bir anlatı. Çocukluk ve gençlik yıllarını Mardin’de geçiren yazar bu kitapta doğu şehirlerinde geçen yaz mevsimini de anlatıyor bizlere.

”Yazın kavurucu öğle sonralarında, büyük evlerin en korunaklı, en serin yeri olan kilerlere, arka odalara pamuk yataklar, sabun kokan bembeyaz örtüler, pikeler serilir; başucumuza, bakır maşrapalar, güğümler içinde iri buz parçalarının yüzdüğü ayranlar bırakılırdı. Akşamın serinliğine kadar herkes, her ev, her yer, bütün şehir derin bir uykuya dalardı. Akşamüstü serinlik çıktığında avludaki derin kuyudan su çekerek evi yıkardık; taşlardan sıcak tüterdi. Büyüdükçe o deliksiz uykular yerini tedirgin uykulara bıraktı. Bir daha hiç o kadar derin bir uçurum gibi uyuyamadım. Mardin’de ben taşların dilini öğrendim. Gökyüzünün yakınlığını ve uçsuzluğunu. Sapakları ve açmazları, dorukları, yalnızlıkları. Uzun yaz geceleri dışarıda, avluda yan yana serilmiş yataklara yatar, yıldızları sayarak uyurduk. Bizler serin fısıltılarla uykuya dalarken, parmaklarımız yıldızlarda kalırdı. Yıldızlar bir daha hiç o kadar parlak olmadılar.”

Üçüncü kitap ise yaz denince akla gelen Sait Faik Abasıyanık‘ın, ‘Alemdağda Var Bir Yılan‘ adlı öykü kitabından. Kitaptaki “Hişt, Hişt!” adlı öykü, yazı iliklerine kadar hissetmemizi sağlayan ve ‘adalı’ bir yazar olduğunun da en güzel örneklerindendir.

Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım.Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekâlâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı? Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte. Çukulata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:

-Hişt, dedi.

Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:

-Hişt hişt, dedi.

Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen.

Hişt! dedi yine.
Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana.Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi, ağzı, dişleri, kulakları boynu ne güzel. Otluyor. Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi hişt hişt diye duymuşumdur. Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:
– Hişt hişt hişt, dedi.
Hani bazı kulağımızın dibinde çok tanıdığımız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.
Son olarak Gülten Akın‘ın  ‘Yaz Odası’ adlı şiiri. Deli Kızın Türküsü adlı şiir kitabında olan bu şiir Akın’ın en güzel şiirleri arasındadır.

Uzun kıştan serin bahardan sonra
kadın, dantelli perdenin yastıkların minderlerin
bitirilmiş, kapısı örtülmüş
sabahın güleç evinde
ben neredeyim?

hâlâ mor lamba, turuncu halı
sedef kakmalı cam dolap
hâlâ kadının dizi dibinde
durduğum yerdeyim

elime kitaba gözlerime
güneş
okumayla uyuklama arasında
ordayım belki burdayım

camda, vişne dalı, kaybolan gölge
uzakta sararan üzümler, eski asma
başıma dokunan narin beyaz eli
hâlâ saklıyorum

adam bağırıyor, hep bağırırlar
adamın buyurgan sesiyle bölünür
bölünsün. Onları usulca
topladım topluyorum
biter, ben giderim, olsun
sürdürür sözcükler