Marakeş’in Portakal Ağaçları

14. yüzyılda bir tarih felsefecisi olmayan; tarihçilerin bir yer ve zaman hakkında basit genellemeler yapıp sonra da bu genellemeleri belirgin biçimde farklı koşullara sahip başka çağlara ve coğrafyalara uygulayamayacakları konusunda katı düşünceleri olan İbn Haldun, başyapıtı Mukaddime‘de yakın çevresindeki “beşeri toplum ve insan varlığının doğası”na ilişkin kapsamlı bir açıklama formüle etmek için bu yeni felsefi bilimi uyguladı ve evrensel olarak geçerli olduğunu düşündüğü bir insan bilimi geliştirdi. Yurdundaki iki ayrı toplumun doğasını göz önüne alarak açıklamasını, bölgenin tarihindeki dinamikleri aydınlığa kavuşturan bir diyalektik model içerisine oturttu. Ona göre bu tarih, yurdunun siyasetinin belirleyicisi olarak tanımladığı kabile-kent dinamiğine koşuttu.

İbn Haldun’un bu katettiği aşama önemliydi. O “Gülhane parkında bir ceviz ağacıydı.” Ne İslam dünyasında ne de Avrupa’da, İbn Haldun’un bu yeni bilimini, başlıca konusu beşeri toplumun incelenmesi olan ve felsefe bilgisine sahip bu tarihsel yöntembilimi açıkça sahiplendiği bilinen tek bir âlim dahi vardı.

İslam dünyasının antikçağ felsefesi ve bilimiyle bütünleşmesinden doğan aydınlanma söndürülememişti. Bilim insanlarına ve öncülerine yönelik çalışmalar yapan ve kitaplarını onlar için kaleme alan İbn Haldun’un çalışmaları neredeyse tüm Müslüman tarih âlimleri tarafından toptan reddediliyordu. Bu âlimlerin kronolojileri, hadis tarih yazımının yapısını geride bırakarak beşeri toplumlara dair güncel çözümlemelere eğilmeleri gerektiğinde ısrar ediyordu. Müslüman tarihçilerin ayrıca temel Greko-İslami felsefe kavramlarını da iyi bilmeleri ve bu kavramları kullanarak tarihsel bilgiyi doğrulamak için titiz, mantıksal kanıt standartları uygulamaları gerekiyordu.

Günümüz İslam tarihçileri arasında seçkin bir yere sahip olan Stephen F. DaleMarakeş’in Portakal Ağaçları- İbn Haldun ve İnsan Bilimi adlı kitabında İbn Haldun’un zamanına yolculuk yapıp onu, düşüncelerini ve bilime katkılarını günışığına çıkarıyor.

İbn Haldun’un yeni biliminin tarihçiler gibi kraliyet hamileri de övgüyle karşılanmadığını yazan Dale, hamilerinin İbn Haldun’un durumunda, Tunus’un Hafsi hükümdarı ve Mısır’ın Memluk hükümdarları ile kısıtlı olduğunu ifade ediyor. İbn Haldun, Tunus hükümdarı ve kentin önde gelen Maliki âlimiyle kurduğu dikenli ilişkiden bağımsız olarak bu adamların gururlarına veya takvalarına hitap edecek bir eser üretmemişti. Mukaddime ne Hafsi’ hükümdarların şanlı tarihini ne de Müslüman cemaatin bağlılığını ya da kahramanlığını kayıt altına alan bir eserdi. Mukaddime veya geniş olarak Kitabü’l-İber Memluk sultanların gönlünü hoş etmek adına da pek bir şey sunmamaktadır. Dalkavukça övgüleri ancak İbn Haldun’un hatıratında bulabilirlerdi, o da formalite icabıydı ve muhtemelen kimse de okumuyordu. Fakat bilimsel ve siyasal çağdaşlarının İbn Haldun’un çalışmasına olası veya muhtemel tepkileri büyük oranda varsayımlara dayanmaktadır çünkü kendi döneminde ve sonrasında Arapça konuşan dünyada yaygın çevrelerce bilindiği ya da takdir gördüğüne dair çok az gösterge vardır. Birtakım âlimler belirli konularda bilgi edinmek için, özellikle de Berberilerin tarihi gibi önemli bir bilgiye ulaşmak amacıyla İbn Haldun’un çalışmasını sınırlı şekillerde kullanmışlardır; fakat bu âlimlerden hiçbirinin onun yöntemlerini benimsemiş, hatta daha da ileri giderek övmüş gibi görünmemesi bir yana, anladıkları bile kuşkuludur.

İbn Haldun’un 200 yıl sonra farkına Mısır’ı fetheden ve pek çok tarihsel metne el koyan Osmanlının İstanbul’a taşıdıklarından yararlanan âlimler oldu. Katip Çelebi, Naima, İbn Haldun’un beşeri ve siyasal ömür analojisi; kabileler ve yerleşik toplumlar arasındaki antagonisttik ilişkiler üzerine diyalektik fikirlerini sahiplendi. Ama onlar bütünle değil parça ile ilgileniyorlardı.

İbn Haldun’un hak ettiği değeri elde etmesi için çabalayan Dale ilginç sorular da soruyor: “Kentli Arap Müslüman toplumsal seçkinlerin bir üyesi olarak kendisi gibi Arap Müslümanları çelişkili bir biçimde nitelendirmenin sıkıntısını duyuyor muydu? Osmanlı Türklerinin de kendilerini meşrulaştıran hanedan kimliklerinden yola çıkarak kendilerini Osmanlı olarak adlandırdıkları ve Anadolu kırsalındaki Türklerden aşağılayıcı bir şekilde bahsettikleri hatırlanmalıdır. Hindistan Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu, yarı Türk yarı Moğol olan Babür de kendisini hanedan üzerinden, Timur’un soyundan gelen ya da Timur olarak tanımlarken Türk terimini Türk, Moğol veya Afgan olsun kırsalda yaşayan her etnik köken veya ırktan kaba saba, disiplinsiz ve uygarlaşmamış insanları belirtmek için aşağılayıcı bir sıfat olarak kullanıyordu.”

F. Scott Fitzgerald’ın “Birinci sınıf bir zekâya sahip olmanın sınavı, iki karşıt düşünceyi aynı zihinde tutup yine de işlev görebilmektir” sözünden yola çıkan Dale, bu ölçüte göre İbn Haldun’un aynı anda birkaç karşıt fikre birden sahip olma becerisinin dikkate değer bir zekânın göstergesi olduğunu söylüyor.

Çevirmenlerini bir mıknatıs gibi kendine çeken İbn Haldun’u bütün yönleriyle tanıma ve tanışma kapısını açan bir bilet Dale’nin yapıtı.

  • İbn Haldun ve İnsan Bilimi – Stephen Frederic Dale
  • Say Yayınları
  • 392 sayfa
  • Çeviri: Canan Coşkan

İnceleme: Ezgi Selçuk

Ne Okuyorum? ekibinin kolektif paylaşımlarının hesabıdır. Arkasında sadece bir kişi yoktur. Bir fikir vardır! Hiç!