Nasıl Ölünür? – Émile Zola’dan Ölümün Eşitsizliği Üzerine Tezler – Kamuran Kaya

“Bu nasıl bir öykü ismi böyle?” diyeniniz çıkacaktır mutlaka. Eserin neliği üzerine yanıltıcı çıkarsamalara yol açılacaktır. Didaktik anlatımlı yahut tezli bir roman algısı da çıkabilir. Ama bu öyküler toplamını bir bütün olarak okuduğunuzda, bu verilerin size büyük Balzac’ın “İnsanlık Durumu”na benzer duygular ve öğreticilik katacağı kesin ve yine göreceğiniz şudur ki, büyük romancılar herhangi bir sınıf ya da yönetim temsilcisi olsalar bile, ciddi bir gözlem yeteneği ve estetik duyuma sahip olmaları durumunda, evrensel ve kalıcı yapıtlar verebiliyorlar. Émile Zola’yı anlatmaya nereden başlamalı? 1867’de Thérèse Raquin’i yayımlamasından başka, kuşkusuz hepimizin aklına öncelikle edebiyat kitaplarında standart bir bakış açısı olarak gösterilen naturalizm yani gerçekçilik temsilcisi bir Fransız yazar olduğu şeklinde bilgi gelecektir. Ya da aydın sorumluluğu başlığı altında hep ele alınan 1894 tarihli Yahudi asıllı yüzbaşı Alfred Dreyfus’un haksız yere casuslukla suçlanması sonrasında “J’accuse! (Suçluyorum)” başlığı ile yazdığı yazı ile verdiği mücadele ilk akla gelenler. Émile Zola’nın naturalist akım temsilcisi olarak görülmesinde en temel neden, insanlık hallerini en yalın, etiyle, kanıyla gerçekçi şekilde ortaya koymasından kaynaklanıyor.

Can Yayınları’nca Aysel Bora’nın başarıyla Fransızcadan çevirisini yaparak yayımladığı “Nasıl Ölünür” kitabı bir gerçeklik olarak ölümü, yalnızca bir ölüm ya da sonlu bir durum olarak ele almıyor. İşin ilginci ölümün insanlar ve kalanlar üzerinde yarattığı o acıma, üzülme duygusunu iletmek gibi bir amacı da bulunmuyor. Batı dünyasındaki galeri benzeri mezarlıklar, mezarlıklar içindeki heykel ve üzerlerindeki rölyeflerin ipuçlarını sunduğu cenaze sahibine ait ne durumda yaşadığı, işi, sosyal konumuna dair bilgileri de bir bilgi yumağı olarak göstermek kaygısı yok. Kişilerin yaşarken sağlanamayan o eşitliğinin, ölümle, o temel mukadderle sağlanıp sağlanamayacağını sorguluyor. Üstelik bunu yaparken, çok farklı sosyal sınıf temsilcilerini, yani aristokrat, burjuva, esnaf, köylü ve işçi ailelerini, her bir bölümde tek tek ele alıyor.

Birinci bölümde ele alınan Kont de Vertueil elli beş yaşlarında, Fransa’nın en ünlü ailelerinden birine mensup, büyük bir servete sahip, aristokrat kişiliktir. Üstelik “Manevi ve Siyasi Bilimler Akademisi”ne kabul edilmiş, bir ara milletvekili bile olmuş, çevrede saygınlık uyandıran birisidir. Eşi olan Kontes Mathilde de Vertueil ise, kırk altı yaşlarında, kendisinden hala Paris’in en alımlı sarışını olarak bahsedilen bir kadındır. Çocukları da onlar gibi saygın topluluk üyesidirler. Ancak ne var ki, kont hastalanır, ancak kontes hayatına aynı şekilde devam eder. Hastalık ilerleyince, kontun ricası vardır eşi olan kontese; “…dışarı çıkmayın, kendimi iyi hissetmiyorum.” Kontun bu isteminin altında, kontesin insanların diline düşmesine engel olma kaygısı vardır. Ölüme hazırlıklar tamamlanır ve tören başlar. Zola’ya göre artık ölünebilir. Kilisedekiler sırayla tabutun önünden geçerler ve aspergillumları elden ele geçirirler. Bu tören merasimi, hiçbir abartıya kaçmadan, en sade haliyle okuyucuya iletilir.

İkinci bölümde Bayan Guérard’ı tanımaya başlarız. Sekiz yıl önce kaybettiği eşi sulh hakimi olarak görev yapmıştır. Bayan Guérard yüksek burjuvazi üyesi olup, ciddi bir servet sahibidir. Yaşının ilerlemesi ile birlikte yaşlılığa dair takıntıları başlamıştır. Oğulları kendisini seven kişilerdir. Bir akşam bayan Guérard’ın fenalaşması ile öykünün ölüme doğru açılımı başlar. Hastalık ilerledikçe çocukları arasında, özellikle mal paylaşımına dair huzursuzluk da artar. Bir gün sancılı bir kasılma sonrasında, oğullarının onları soyduğu düşüncesi ile oracıkta ve aniden ölüverir. Ölüyü cenazeye oda hizmetçisi hazırlar. Cenaze sırasında yaşlı noterin istihzayla karışık o sözü yankılanır: “…eğer cenaze alayının parasını bayan Guérard bizzat kendisi ödeseydi, altı arabadan tasarruf ederdi.” İçeriye giren herkes tabutun aşağısındaki çanağın içinden bir aspergillum’u alıp ölüye kutsal su serperler. Oğullarının merasimden sonraki tek düşünceleri sadece gayrimenkullerin satışının aceleye getirilmemesidir.

Üçüncü hikayedeki Bay Rousseau’nun eşi Adèle Lemercier’in de sağlığı iyi değildir. Bay Rousseau soluk benzini her gördüğünde endişesi daha da artmaktadır. Ancak kırtasiye işleri oldukça zamanını alır. Adèle de hastalığına karşın işi ile meşguldür. Adèle ölebileceğini düşünerek ve ileride mal rejiminin eşi ve ailesi arasında sorun çıkarmaması adına, eşinden noter işlemlerini başlatmasını ister. Rousseau’nun tepkisi “daha o noktaya gelmiş değiliz!” şeklindedir. Bir gün karısı tahmin edilebileceği üzere ölür. Yine bu öyküde de nesnel çevrenin, doğa ve cenaze ile karışımından bir fotoğrafı çekildikten sonra, insanların aspergillum’u elden elde dolaştırdığından bahsedilir. Bay Rousseau için cenaze ve tüm bu olanların tek sonucu dükkanının hafta için bir gün kapalı olmasıdır.

Dördüncü hikaye ise Morrisseau’ların yoksulluk hikayesi üzerinden ilerliyor. Çocukları çelimsiz, bir deri bir kemik denilen cinstendir. Bir gün adam evden döndüğünde çocukları Charlot’yu yatar vaziyette görmüştür. Bir ara karı koca çocuk Charlot’yu yatakta sıçrarken de izlerler. Doktoru çağırdıklarında çocuğun akciğer iltihabı olduğunu anlamışlardır. Aile tam bir sefalet içerisindedir. Çocukları ellerinden gitmektedir. Annenin haykırışı duyulur, doktorun ise sesi.”…onu bu rutubetli hava bitirdi.” Gecenin ilerleyen aşamalarında Charlot acı acı mırıldanır, annesi bayan Bonnet’ye seslenir. Mumun dahi olmadığı odada annesi Charlot’un öldüğünü anlar. Charlot yiyemediği sosisleri ve elini tutup ısıtımadığı o sıcacık ekmekleri göremeden, hemencecik orada ölmüştür. Mezarlık çok uzaktadır. Kale duvarlarını geçmek gerekiyordur. Merasim bittiğinde, yine hiç bir şey olunmamış gibi evlerine dönülmüştür. Son kısımda da yine benzer hikaye ile devam edilmektedir. Tüm bu hikayelerden çıkan sonuç şudur: Ölüm karşısında toplulukların kaygıları ve temel merasim düzeni, işin içine sosyal konumun özgül halleri girmekle değişse de, aslında sonuç yine de hep aynıdır. Eserde sürekli vurgulanan aspergillum sahneleri aslında bir dini ritüelin, inancın temel bileşininden öte, bir mecburi eylemin parçası haline gelmiştir. Şaşırarak görüyoruz ki, insanların ölüm karşısındaki dehşeti, ölüm sonrasının kayıtsızlığıyla bir bütün haline gelmiştir. Bu kayıtsızlık mal paylaşımından tutun, dükkanın bir gün kapalı kalmasına ya da ucuz fiyata alınan bir şarabın yine dostlarla içimine kadar geniş bir skala da devam etmektedir.

Émile Zola, Paris’te bu beş öykü düzleminde aslında tek bir hikaye yaratmayı başarmıştır. Yaşarken eşitsiz olan denklem, gerek ölüme hazırlananın, gerekse de ölenin yakınlarının mevcut eşitsizliğe katkılarını giderememektedir. Ölüm sefalet ve varsıllık karşısında bile etkisizdir. Ölenin yakınları olan sefalet içerisindekiler için de, aristokratlar yönünden de ölüme karşı takınılan tavır, sınıfsal aidiyetlerinin tam da karşılığıdır. Esasında nasıl ölünürse ölünsün, olunan hep aynıdır. Bunu bu derecede yansıtmakta Émile Zola gibi bir insanlık anlatıcısına kalmaktadır. Tıpkı bir Germinal, Nana ya da Meyhane’de de yansıttığı gibi, evrenselliğe uzanmakla…

  • Nasıl Ölünür – Émile Zola
  • Can Yayınları – Öykü
  • 48 sayfa
  • Çeviri: Aysel Bora