“Ne okusam?” sorunuza yanıt olacak yeni çıkan 25 kitap

Kasvetli, yağmurlu, kapalı havalardan kurtulup güneşin tadını çıkarmaya başladığımız günlerde “Ne okusam?” sorunuza yanıt olacak yeni çıkan 25 kitabı sizler için derledik.

Romandan öyküye, anıdan eleştiriye, denemeden incelemeye, raflardaki yerini alan kitaplardan oluşan seçkimiz, size farklı türlerde alternatif okumalar yapabileceğiniz bir okuma listesi sunuyor.

İşte, Mayıs ayı itibariyle raflardaki yerini alan 25 kitap:


1. Ne Mutlu Mutlulara – Yasmina Reza

Adını Borges’in bir cümlesinden alan Ne Mutlu Mutlulara, artık hükmedemedikleri gündelik hayatın girdabına kapılmış on sekiz karakterin art arda söz aldığı çağdaş bir insanlık komedisi.

Gelecek hayallerinden vazgeçmiş, arzularını yitirmiş, hayatla yenişemeyen sıradan insanların aşkla, iktidarla, dostlukla, hastalıkla, başarıyla, ölümle, aileyle ilişkilerini kimi zaman derin bir melankoliyle kimi zaman da keskin bir mizahla mercek altına alan Yasmina Reza birbirine değen bu hayatlara sızmış. Duygusal açmazlarıyla yüzleşen her yaştan kadınların ve erkeklerin boy gösterdiği on sekiz kişilik bu orkestrayı ustaca yöneten yazar ritim duygusunu hiç yitirmeden, ayrıntıları ince ince işleyerek bu aksak hayatların ve yaralı insanların öykülerini sarsıcı ve hayret verici bir gerçekçilikle aktarmış.


2. Dafnis İle Hloi’nin Aşkı – Longos

Dünya edebiyatında pastoral anlatının başlangıç adımları Dafnis ve Hloi metniyle atıldı. Hakkında neredeyse hiçbir şey bilinmeyen Longos tarafından yazıldığı ileri sürülen metin antik Yunan edebiyatının ilk düzyazı örneklerinden biri. Yüzyıllar öncesinden gelen bu aşk hikâyesi masumiyet, saflık ve doğanın sevgiyle yoğrulduğunda yaşananları anlatıyor. Güzel kız ile yakışıklı oğlan birlikte büyür, sevdayı birlikte öğrenirler ve sonrası… Yorgun bir bedenin, yorucu bir günün ardından, bir akarsu kıyısında, yemyeşil çimenlerin üstüne oturup çiçek kokuları, kuş sesleri, su şırıltıları arasında ılık rüzgârın dokunuşlarıyla rahatladığını düşünün. Yüzyıllar boyunca birçok sanatçıya esin kaynağı olan Dafnis ile Hloi’nin Aşkı, Eros’un gücünün olduğu kadar yazının kudretinin de kanıtı. Bu etkinin nedenini anlamak kolay, metnin yalınlığı, duyguların masumiyeti, yaşananların ve yaşamın güzelliği karşısında etkilenmemek mümkün değil. Neyse ki her şey değişiyor ama aşk değişmiyor. Eros’un başarısı kutlanmaya değer.


3. Bugün Hiçbir Şey Yazmadım – Daniil Kharms

“Harms, çağdaş öykünün en büyük öncülerinden biri olarak, Tolstoy, Çehov ve Babel’in yanında yer almalı… Bu üçlüyle kıyaslandığında en kısa, en komik ve bazı açılardan en hakikisi olarak öne çıkar onun hikâyeleri. Biçimsiz, üslupsuz görünümleri altında vahşi, hüzünlü, şiddet dolu, fevkalade komik ve ürkünçtürler…”

GEORGE SAUNDERS

Sovyet avangard edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Daniil Harms’ın eserleri, ancak o öldükten uzun süre sonra gün yüzüne çıkabilmiştir. Bu sürecin ardından kısa sürede birçok dile çevrilen kitaplarıyla dünya edebiyatında sarsılmaz bir yer edinen Harms, şiirleri, kısa öyküleri, çizgisel öykülemeyi reddeden deneysel piyesleri ve bazılarını bugün mikro-kurgu diye anlamlandırabileceğimiz sıradışı nesriyle kült statüsüne erişmiştir. Onun ilk bakışta kendini ele vermeyen, fazlasıyla orijinal, absürt hikayeleri, öyküleme olgusunu sorgulamakla birlikte varoluşun anlamsızlığını ve yaşadığı dönemde Stalin sultasında gittikçe muhafazakarlaşan Sovyet rejimi altındaki günlük hayatı da anlatmaktadır. Bugün Hiçbir Şey Yazmadım, George Saunders, John Ashbery, Martin McDonagh gibi yazarların hayranlığını kazanmış bu benzersiz yazarın öne çıkan eserlerinden kapsamlı bir seçki.


4. Gevişgetirenler Zamanı – José J. Veiga

İnsan kendisini ancak insanda sınar!

Delidolu Yayınları, Brezilyalı usta yazar José J. Veiga’yı ilk kez Türkiyeli okurlarla buluşturuyor.

Gevişgetirenler Zamanı, tahakküm edenle tahakküm altında kalanın ilişkisini sorgulayan tekinsiz bir öykü anlatıyor.

Gerçekçi anlatımında sembolizmden beslenen Gevişgetirenler Zamanı, küçük kasaba yaşamının evrenselliğini ortaya koyan, gizemli ve karanlık bir roman.

José J. Veiga, daha ilk satırlarından itibaren okuru ele geçirmeyi başaran romanı Gevişgetirenler Zamanı’nda, çok katmanlı ve derinlikli bir metne imza atıyor.

Hayatları iç içe geçmiş, neredeyse bir bütün haline gelmiş Manarairemalılar, bir gün, nehrin öte yanındaki çayıra yerleşen gizemli adamlarla güne uyanır. Kim oldukları ve nereden geldikleri bilinmeyen bu esrarengiz adamlar, yarattıkları korku, endişe ve öfke ile kasabanın toplumsal hafızasında derin izler bırakacaktır.

“Küçük kasaba sıkışmışlığını” tekinsizce anlatan Gevişgetirenler Zamanı, belirsizliklerle dolu bir atmosferde, tedirginliğin iktidarıyla başa çıkmaya çalışan bir avuç kasabalının mücadelesini konu edinen, çarpıcı bir roman.

Her şehrin, her kasabanın, halkı aklın yoluna davet eden bir deliye ihtiyacı vardır.


5. Ucuz Ölüm – Rıza Saraç

Ölümün ucuz olduğu çağda yaşamı kutsayan kahramanlara ihtiyacımız var.

Ucuz Ölüm, emniyette üst düzey görevlerde bulunmuş, kumpaslardan beraat etmiş Fırat Azad ve arkadaşlarının olağanüstü mücadelesini soluk soluğa anlatıyor.İntihar saldırısında iki kız kardeşini kaybeden Azad, bombalamanın faillerini ararken  hiç hesapta olmayan kayıp bir avukat vakasının da sırrını çözmek zorunda kalacaktır. At izinin it izine karıştığını bir dönemde Fırat Azad kendi yöntemleriyle suçluların izini sürerken iki eski polis arkadaşı Oktay ve Yakup her zaman onun bir adım arkasında duracaktır.Fırat Azad’ın önündeki en büyük engel kirli işlere bulaşmış iki işadamı ve babasıdır.


6. Gücümüzün Doğuşu – Victor Serge

Victor Serge’in Gücümüzün Doğuşu adlı epik romanı esas olarak İspanya ve Rusya’da; 1917-1919 yıllarının çalkantılı devrimci ayaklanma yıllarında geçmektedir. Serge’in muntazam anlatısı tarihsel bir dönüm noktası olarak Birinci Dünya Savaşı’nın hendeklerinde gerçekleştirilen kanlı kitle kıyımlarının üçüncü yılıyla; yani 1917 yılı ile açılır. 1917 baharı aynı zamanda Rusya ve İspanya’da birdenbire ortaya çıkan devrimci kabarmalar dönemidir de. Her ne kadar İspanya’daki ayaklanma fiyaskoyla sonuçlanmış olsa da, Rusya’da işçiler, köylüler ve askerlerin oluşturduğu devrimci örgütlülük iktidarı ele geçirebilmiştir. Victor Serge’in resmettiği “iki şehrin hikâyesi” devrimcilerin iktidarı almakta başarısız oldukları Barcelona ile karşı-devrimci Beyaz Ordu tarafından kuşatılmış, açlıktan kıralan, türlü sorunlarla boğuşan, Rus Devrimi’nin başkenti olan Petrograd arasındaki tezatlık üzerine kurulmuştur. Yazarının Stalin’in devrimi boğmaya varan diktatörlük uygulamalarına açıkça karşı çıktığı için yarı-tutuklu bulunduğu bir dönemde, Leningrad’ta kaleme aldığı bu romanda birbirleriyle bağlantılı iki tablo ustaca sunulur: Bir yanda bol güneşli İspanyol başkentindeki radikalleşmiş işçilerin kendi iktidarlarını kurmak üzere kalkıştıkları devrimci eylemlerin “romantik” tablosu; diğer yanda ise Rusya’nın soğuk ve karanlık devrimci süreçlerinin anlatıldığı katı ve acımasız bir “gerçekçi” tablo vardır…


7. Ateş – Henri Barbusse

“Kitlelerde inkılapçı şuurun göze batacak kadar arttığı her yerde görülmektedir. Bunun en kuvvetli delillerinden biri de Henri Barbusse’ün Ateş adlı romanıdır. Kendi görüşleri ve peşin hükümleri tarafından tamamıyla ezilmiş, tamamıyla cahil bir küçük burjuvanın, tamamıyla cahil kalmış bir sokak adamının, en çok da savaşın etkisiyle, bir inkılapçı haline gelmesi, sonsuz bir hakikatle, ustalıkla gösterilmiştir.”

– Lenin –

“Barbusse Ateş adlı eseriyle 1914-18 (emperyalist savaş) cinayetini parlak bir şekilde aydınlatanlardan biri oldu.”

– Maksim Gorki –

“Henri Barbusse’ün Ateş‘ini okumayan bir işçinin, bir emekçinin ve hakiki aydının kafası bir parça yarımdı. Ve bu kitabı çevirerek kütüphanesine sokmayan bir dil, insan kafası ve yüreğinin en büyük değerlerinden birinden mahrum kalmış demektir.

Bence bugün Henri Barbusse için yapılacak ilk iş Ateş’in Türkçeye çevrilmesi olmalıdır.”

– Nâzım Hikmet –

“Harbin en ateşli zamanlarında, emperyalistlerin suratında bir tokat gibi şaklayan Ateş‘i ve Cellad‘ı yazan… Bu genç ihtiyarın ölümü bu kavgada her boşalan yerin beş on misli kuvvetle dolduğunu bilmesek, bizi yeise bile düşürebilirdi.”

– Sabahattin Ali –


8. İskele Gazinosu – Sevinç Çokum

Sevinç Çokum, İskele Gazinosu’yla bizi öncesi ve sonrasıyla 1960’ların İstanbul’una götürürken dönemin ruhunu, heyecan ve tutkularını nostaljik bir havayla değil de her defasında kendini yeni okumalara açan bir anlatıyla kaleme alıyor. Nicedir duymadığımız bir şarkının hikâyesini, çocukken izlediğimiz bir filmi ve oyuncularını ya da dönemin kendine özgün moda danslarını öyle bir incelikle anlatıyor ki satır aralarındaki hevese katılmadan edemiyoruz.

Kimi zaman hepimizin evlerinin bir köşesinde duran radyoyla ya da sahnede söylenen nihavent makamında bir şarkıyla, kimi zaman da hepimizin aklında kalan bir film sahnesiyle seslenirken bizi sahici yaşantılara tanık etmeye davet ediyor.

Savruk fakat güzel günlerimizden geriye kalan bir sahil bekçisiydi İskele Gazinosu. Onun dans pistinde dolandığımız günler, çocukların çelenklerden çiçek söküp aldıkları düğünler hepsi sahneye konmuş gelgeç ömür parçalarıydı demek. Hepimiz o sahnede durmuş, rolümüzü oynamış, şarkımızı söylemiştik. Sonrası ayrılıklar işte…


9. Bu Ben Değilim – Orçun Ünal

Orçun Ünal, ilk kitabı Dekadans ve Ölüm ile oldukça ilgi görmüştü. “Geleceğin 10 Yazarı”ndan biri olarak duyurulmuştu ve şunlar söylenmişti: “Daha ilk yazmaya başladığı 2006-2007 yıllarında ‘adını koyduğu’ ilk öykülerinde yalnızlık, ölüm, pişmanlık ve masumiyet ‘meselelerini’ daha çok ‘kişisel’ bir perspektifle ele alırken, kitabında aynı meselelere giderek toplumsallaşan bir yaklaşımla –elbette bireyselliğinden ödün vermeden– eğiliyor.” Bir sonraki kitabı ise şöyle muştulanıyordu: “Ölümü anlattığı ilk kitabından sonra zulme odaklandığını belirterek ‘insanın, doğanın, tarihin, talihin ve tanrının insana zulmü’nü ele alan ‘boşluk, hiçlik, sessizlik’ kavramlarının etrafında dönen öyküler üzerinde çalıştığını söylüyor.”

Bu Ben Değilim, Orçun Ünal’ın ikinci öykü kitabı. Boşluk, hiçlik ve sessizlik; önce öykü isimlerinden başlıyor: “Zemin’i Beklerken” mesela yahut “Sonsuzluk ve Bir An” ve hatta “Gönderilemeyen”. Deneyerek, tartarak, eşeleyerek, sarsarak yazıyor Ünal. Sessizliği, hiçliği, boşluğu ve dahasını.

Bir bir daha her zaman iki etmez. Bazen daha büyük bir bir eder. Bu Ben Değilim daha büyük bir bir olma iddiası taşıyor.

Senden hiçbir şey istemiyorum. Aramanı, sormanı ya da cevap yazmanı… Sana yalnızca kolay unutulacak günler diliyorum. Zahmetsizce kayıp geçmeni diliyorum hayatın içinden. Çokyüzlü dostum, benzerim, kardeşim! Sen anlamazsan kim anlar beni? Sen sormazsan hâlimi kim sorar? Kim ağlar benimle? Kim güler? Kim küser bana?


10. Onlar’ın Öyküsü

Herkesin bir öyküsü vardır bu hayatta…

Bazısını yaşarız, bazısını izleriz, bazen de okuruz.  Mesleklerinin zirvesindeki isimler Onlar’ın Öyküsü’nü kaleme aldı bu kitapta.

Bir de şiirimiz var. Okuyamayan kız çocuklarımız için yazdılar. Şu an elinizde tuttuğunuz ve aldığınız her kitap, o kız çocuklarımızın eğitimi için kullanılacak.

Ajda Pekkan “Sessizlik”

Arzum Onan “İki Zeynep”

Belçim Bilgin “Işık Çocuklar”

Bergüzar Korel “Mucizenin Adı: Babam”

Demet Evgar “Ben Kim miyim?”

Fatma Girik “İşte Benim Sevdam”

Monik İpekel “Yaşı Küçük Kalbi Büyük”

Nazlı Çelik “Mehmet”

Nebahat Çehre “Ülkemin Acı Gerçeği”

Ömür Sabuncuoğlu “Canım Ağabeyim”

Sıla Gençoğlu “Tomurcuk”

Songül Öden “Baykuş”

Şükran Ovalı “Kilitli Dolap”

Bu yazıları kaleme alan tüm isimler, bugüne değin güzel davranışlarıyla, başarılarıyla ve iyilikleriyle hep hayatlarımıza dokundu. Umarım bizi bir araya getiren bu saf ve iyi enerjimiz, o minicik kalplerin hayatına da aynı güzellikte dokunur.


11. Gün Sevincin Kavşağında – Feridun Andaç

Gün Sevincin Kavşağında deneysel öykülerden oluşuyor.

Yaşam kavşağı, zaman kavşağı ve dil kavşağında buluşan her bir öykü anlatıcısının da anlatıları kurma bakışını/serüvenini içeriyor.

Feridun Andaç bu kez öyküde yaşananla anlatılan, düşlenenle kurgulananın oluşma seyrini dış-iç anlatılarla yansıtıyor. Kurgusal gerçeklikle yaşamsal gerçekliklerin buluşma, dönüşme durumlarında var olabilen öykülerini de birer deneysel anlatı olarak nitelendiren Andaç, okuru insan ruhunun yolculuklarına çıkarıyor.

Yaşanan zamanla yazılan zamanın labirent anlatıya dönüşmesinin deneysel metinleri olarak da okunabilir.

“Yazmaya başlarken bir söz, bir kavram ya da bir imgeden yola çıkıyorum. Sonra, hayata dair birçok şey gelip buluyor beni.

Yazının önünü yazı açıyor. Bir önce söylediğin söz, kurduğun cümle sonrasını getiriyor.

İlk söz önemlidir bunun için.”


12. Paris’te Bir Türk 1806-1811 – Bertrand Bareilles

1806-1811 arasında Fransa’da, önce Devlet-i Aliyye’nin “fevkalade büyükelçisi”, sonra da ikâmet elçisi sıfatıyla görev yapan Abdürrahim Muhib Efendi, bu süre zarfında İmparator Napolyon’la ve dönemin dışişleri bakanları Talleyrand, Champagny ve Maret ile önemli müzakereler yürütmüş, ayrıca Paris ve civarında hayatın işleyişine ilişkin çarpıcı gözlemlerde bulunmuş ve bunları da Sefâretnâme’lerinde bir bir anlatmıştır.

Bertrand Bareilles ise Abdülhamid döneminde İstanbul’da Fransızca öğretmenliği yaparken padişahın güvenini kazanarak Saray’a girmeyi başarmış bir Oryantalisttir. Dönemin siyasetine yön veren önemli isimlerle kurduğu yakınlıklar sayesinde heybesinde birikenleri defterlerine bir bir işlemiştir.

Bu metin, birbirine tutulan iki “güdülü” ayna arasında, anlatıcı öznelerin bile yer yer birbirine karıştığı bir bakışım sunuyor okura.


13. Siyah Votka – Deborah Levy

“Levy’nin kalemi uçarı bir silah.” The Observer

“Seni öpmek eski bir acı ve taze boya gibi. Kahve gibi, araba alarmları, loş merdivenler, bir leke ve duman gibi.”

Viyana’da soğuk bir kadın, altüst olmuş bir adamı baştan çıkarır; Londra’da bir kuş telefon zilini taklit etmeyi öğrenmiştir; iş dünyasında, başarılı bir reklam yazarı bir tür şamandır aslında; bunalımlı bir genç kız cinsiyet değiştirme ameliyatıyla, hayatı hafife alan bambaşka bir genç kıza dönüşür…

Man Booker’a iki kez aday gösterilen Deborah Levy,beraber ya da tek başınayken sevmek ve yaşamak üzerine düşünen bu on öyküde 21. yüzyıla özgü yaşamların izini sürüyor. Levy ait olma duygusunun giderek daha az hissedildiği,kültürler arası sınırlar gibi, kimliklerin ve ilişkilerin de muğlaklaştığı bir dünyanın uçucu kaçıcı karşılaşmalarını şiirsel bir üslupla yakalıyor.Karakterlerinden biri anadilinin ne olduğu sorulduğunda, bir serzeniş mi yoksa kutlama mı olduğu belirsiz bir cümleyle şöyle diyor: “Öyle çok dil var ki.”

“Alışılmadık aşklara dair bu öyküler, Deborah Levy’nin güçlü bir çağdaş yazar olarak ününü pekiştiriyor.” The Independent


14. Siz Rahat Yaşayasınız Diye – Yusuf Atılgan

Kafamdaki romanı yazmak için işimden ve oğlumdan vakit ayıramıyorum, ama üzüldüğüm de yok. Bu koşullarda vaktim olsa da istediğim gibi yazacağımı sanmıyorum. Köyde, sessizlikte, üstünde dura dura çalışmaya alışmış biri için İstanbul çok hareketli; ama buna da alışacağımı, bu koşullarda yazacağım zamanın geleceğini sanıyorum. Yazmadığım için ne devleti ne de yayımcıları suçluyorum. Bunda bir suç varsa doğrudan benim suçum bu.

Yusuf Atılgan gibi bir bakıma “saklı” bir yazarın ardında bıraktığı notlar her zaman heyecan vericidir. Atılgan’ın “Eşek Sırtındaki Saksağan” adlı bir roman yazdığı, sonra da o metni yok ettiği biliniyordu. Elinizdeki kitap, bu romanın yazarın sandığında bulunan giriş bölümüyle birlikte elyazılarından derlenen notlarını, şiirlerini, dergilerde kalmış kısa öykülerini ve yaptığı çevirilerden örnekleri içeriyor.


15. Alçak Uçuş – Mehmet H. Doğan

Şiir ve edebiyat üzerine ufkumuzu genişleten yazılarıyla, kitaplarıyla, hazırladığı antolojilerle tanıdığımız Mehmet H. Doğan’ın vaktiyle bir “asker pilot” olduğunu pek az kişi bilir. Oysa uçma tutkusu onu Adana Lisesi’nden Harp Okulu’na taşımış; böylece gökyüzünde dolaşmasını sağlayacak “kanatlar” edinmiştir. Alçak Uçuş “uçmuş” bir yazarın gökyüzü kadar engin anıları…


16. Hoş Nağme – Leïla Slimani

“Louise’de evlerinin anahtarı var, her şeyden haberdar, hayatlarına o kadar işledi ki, onu oradan çıkarmak imkânsızmış gibi görünüyor.”

Fas asıllı Fransız bir anne olan Myriam, çocuklarını bir dadıya emanet edip avukatlığa geri dönmek istediğinde, kocasıyla beraber en iyisini bulmaya koyulurlar. Louise gibi mükemmel birine denk gelecekleri ise akıllarının ucundan geçmez. Louise içine kapanık, nazik, işine kendini tüm kalbiyle adayan, çocukları da kendine hayran bırakan biridir. Zaman ilerledikçe ailenin ve dadının arasındaki bağlar giderek güçlenir bir yandan da karmaşıklaşır. Birbirlerine bağımlı hale gelmeleriyle korkunç bir trajediye doğru ilerleyen yolun taşları döşenmiş olur.

Leïla Slimani Fransa’nın en önemli edebiyat ödüllerinden Goncourt’u kazandığı bu romanıyla sevgi ve eğitime dair düşünceleri, sınıf ve kültür bilincine yönelik önyargıları, para ve tahakküm arasındaki ilişkiyi sorguluyor. Gerçek olaylardan esinlendiği romanında keskin kalemi ve karanlık şiirsel diliyle daha ilk sayfadan trajedi ve gerilim duygusunu insanın yüreğine nakış gibi işliyor.


17. Saflık – Jonathan Franzen

Çağdaş Amerikan edebiyatının en önemli temsilcilerinden ödüllü yazar Jonathan Franzen, Düzeltmeler ve Özgürlük’ün ardından bir kez daha “büyük roman” geleneğine bağlı kalarak modern bir klasik yaratıyor.

Bir anne ve kızın “tuhaf” ilişkisiyle başlayan olayların üzerindeki perde kalktıkça sınırları aşan ve yıllara uzanan girift bir ilişkiler sarmalı açığa çıkıyor. Tatminsiz bir aşk yoldan çıkmaya, bir sırrın ağırlığı kontrolü kaybetmeye, intikamın çürütücü hazzı ise yeni krizlere yol açarken doğru ve yanlış, iyi ve kötü, haklı ve haksız arasındaki çizgiler bulanıklaşıyor. Dünyadaki tüm dengelerin değiştiği, Doğu Almanya’nın ilkel fişleme yöntemlerinin yerini dijital casusluğa bıraktığı, yıkılan duvarların doyumsuzluk da dahil yeni sınırlar inşa ettiği uzun bir kesitte, değişmeyen nadir olgulardan birini; aile kurumunun çöküşünü de incelikle örüyor Franzen.

Başarılı olay örgüsü, derinlikli karakterleri ve sorgulatan bakış açısıyla Saflık uzun yıllar akıldan çıkmayacak, etkileyici bir roman.


18. Unutmanın Genel Teorisi – José Eduardo Agualusa

Angola bağımsızlığını kazanmadan hemen önce, Ludo yaşadığı apartman dairesinin kapısına bir duvar örer. Burası onun otuz yıl boyunca ayrılmayacağı yuvasıdır artık. Terasında yetiştirdiği birkaç sebze ve yakaladığı güvercinlerle beslenir. Isınabilmek için kitapları, mobilyaları yakar. Ve evin duvarlarını kendi hikâyesiyle kaplar, satır satır işler yalnızlığını.

Ancak dış dünya bırakmaz Ludo’nun yakasını, yavaş yavaş sızar hayatına: Radyoda bir cızırtı, yan daireden bir ses, peşindekilerden kaçan bir adam, ayağına not bağlı bir güvercin. Ta ki bir gün küçük Sabalu, yan binaya kurulan inşaat iskelesine tırmanarak Ludo’nun terasına çıkana kadar…

Angola’nın bağımsızlık öyküsüyle birlikte akan Ludo’nun öyküsü bu, evinden dışarı çıkmayan bir kadının duvarlarında yankılanan gerçek bir hikâye.

 “J.M. Coetzee ile Gabriel García Márquez’i karıştırın, José Eduardo Agualusa’yı elde edeceksiniz: Portekiz’in Nobel Edebiyat Ödülü için bir sonraki adayı.” — Alan Kaufman


19. Gözün Öyküsü – Georges Bataille

Georges Bataille’ın Lord Auch müstear adıyla 1928 yılında el altından yayınladığı Gözün Öyküsü, 20. yüzyıl edebiyat tarihinin en aykırı metinlerinden biridir. Sayısız değerlendirmeye konu olmuş, edebiyat eleştirisinden felsefeye, psikanalizden sinemaya farklı disiplinlerce ele alınmış bu metin, Battaile’ın estetik anlayışının dışavurumudur: Romaneskten ve psikolojik yorumlamadan arınmış kısa roman.

Çağrışımların büyüleyiciliğiyle ivme kazanan, provokatif hamleleriyle güçlenen ve sinemaya da uyarlanan bu erotika acının, şiddetin, ölümün ve cinselliğin kutsallığının iç içe geçtiği estetik, esrik ve “uygunsuz” bir başyapıt.


20. Yazdıklarıyla Yaşayanlar – Hasan Saraç

Öldükten sonra tüm yazdıklarının yakılmasını isteyen Kafka, en büyük zaafı kumardan kaçıp Kumarbaz‘ı yazan Dostoyevski, varlığına delil ararken elinde kalem bulan Camus, bir savaşın ortasında tüm coşkusuyla yurtsuz kalan Stefan Zweig ve daha birçok yazarın o bilmek istediğimiz hikâyeleri…

Yazdıklarıyla Yaşayanlar ruhunuza dokunan büyük yazarların eserleriyle iç içe geçmiş hayatlarını anlatıyor. Hasan Saraç, okuma serüveninde yazarlarla kurduğu dostluğa okurlarını da dahil ediyor.

Altını çizdiğiniz cümlelerin sahiplerini yakından tanımak, hikâyelerinin hikâyelerini dinlemek ve yazarların hayatlarına şahit olmak için Yazdıklarıyla Yaşayanlar doğru bir kitap.


21. Uyurgezer Bir Gölge – Serkan Türk

Uyurgezer Bir Gölge, Serkan Türk’ün beşinci öykü kitabı. Yazar bu kitabında okurunu ve kendisini derin bir hesaplaşmanın eşiğine getirip geniş zamanlı öyküler yazıyor. Bunu yaparken, meraklı okuru da Uzak Yaz’dan Uyurgezer Bir Gölge’ye uzanan görünmez bir ağın içine sürüklüyor. Öykünün genç ustasından hüzünlü bir karnaval.

“İnsan kırk yaşında dünyanın sonuna yaklaşmış gibi hissetmiyorsa da büyük yenilgiyi her an yaşayabileceği duygusunu bir yumru gibi göğsünün bir kıyıcığında saklı tutar. Bunca zaman neler yaşamış olursak olalım mutluluk geçici bir alev almaydı içimizde. Bana da öyle olmuştu. Kısacık alevlendiğim birkaç andan başka bir şey değildi hayatım.”


22. Edebiyatta Eleştirinin Özeleştirisi – Ayşegül Tözeren

Eleştirinin özeleştirisi olur mu? Elbette olur, çünkü eleştirinin öz’üne doğru yapılacak yolculuktur söz konusu olan.
Dergilerde, gazetelerde eleştiri ve edebiyat yazıları yayımlanan, bu yazılarla edebiyat dünyasında ses getiren tartışmaları konu edinen Ayşegül Tözeren’in  ilk kitabı ‘’Edebiyatta ‘Eleştirinin Eleştirisi’’ adıyla   Manos Kitap’tan çıktı.
Tözeren,  edebiyatta eleştirel bir kaynak oluşturacak kitabında daha önce gidilmemiş yönlere gidiyor, keşfedilmemiş olan detayları keşfediyor, eleştiride öz’e inerek bizlere daha önce fark edemediğimiz birçok detayı sunuyor.
Üstelik sadece edebiyat üzerinden yapmıyor bunu. Yelpazesini geniş tutarak sosyo kültürel ve siyasi açılımları da eğilerek televizyon çağından başlayıp F tipi öykülere, müebbet edebiyattan edebiyatta TOKİ’leşmeye, kitch romanlardan Orjinin bittiği yere yepyeni keşifler vaat ediyor.
Eleştiri yaparken dahi, “bir ihtimal daha var!” diyerek yola çıkan Ayşegül Tözeren klişe olarak nitelenen tüm eleştiri unsurlarını yeni, taptaze bir bakış açısıyla ele alıyor. Sürekli olarak yaptığımız eleştiriler dahi günü geldiğinde klişe olabiliyor, öyle değil mi?
Klişelere saplanıp kalmamak adına eleştirinin öz’üne inmeye, eleştiriyi eleştirmeye ne dersiniz?


23. Türler Arası En Güzel Yolculuklar – Neşe Aksakal

Önce okur, oyunu sever, oyun kurucu yazarı tanır, metni anlamak için eleştirel okumalar yapar, çıkarım amacıyla farklı farklı okumalar gerçekleştirir, metinden kopmaz ve sonunda yaratıcı sonuçlara ulaşır.

Türler Arası En Güzel Yolculuklar, okumanın, yazınsal yapıtlara eleştirel bir gözle yaklaşmanın hazzını vurgulayan, son dönem edebiyatımızın öne çıkan yapıtları üzerinde incelemelere girişen cesur bir “okuma çabası.”

Neşe Aksakal, kimi yazınsal kavramlara Türkçe karşılıklar getirmekle kalmıyor, bunları çözümlediği metinler üzerinde açımlayarak kullanıyor. Sıkı okurların yepyeni tatlar derleyeceği bir çalışma.


24. Chicago Kıyıları – Stuart Dybek

“Chicago Kıyıları o kadar güzel bir kitap ki, aslına bakarsanız yazar olmak isteme sebebim de bu kitaptaki ‘Sıcak Buz’ adlı öyküdür. … Stuart Dybek Amerika’daki en şiirsel yazarlardan biri.”

George Saunders

“… arayıp hep istediğim bir şeyi kayıp diye bildirmenin işe yarayıp yaramayacağını merak ettiğimi hatırlıyorum. Zira o zamanlar bana şöyle geliyordu: İnsanın hep istediği ama hiç sahip olmadığı bir şey yine de onundu …”

Amerikalı yazar Stuart Dybek’in öykülerinde Güney Chicago’daki etnik mozaiği oluşturan insanların hayatı hayaller, mitler, sesler ve kokularla harmanlanmış bir kent şiirine dönüşüyor. Bu öyküler gerçekle fantastiği, etnik adetler ile Katolik ritüellerini iç içe geçirerek kentin hafızasını lirik bir dille kayda alıyor.

Çoğu öykü, gündüzün dünyeviliğinin yerini yeraltındaki duygulara bıraktığı, hayatın sıradanlığının sanrılı bir büyüleyicilik kazandığı alacakaranlık zamanında geçiyor.

Bir conga davulcusu ölmüş sevgilisinin hayalinin peşinden metronun derinliklerine sürreal bir yolculuk yapar. Alkolik bir kasap kendini ölü bir kızla buzluğa kilitlenmiş bulur. Uyurgezerler mahallenin lokantasına dadanır. Belediye tarafından kentsel dönüşüm bölgesi ilan edilen mahallede binalar yıkılır, caddeler otobana dönüştürülürken mahalledeki işsiz gençler kaybettikleri geçmişi sokaklarda arar dururlar. Yukarı kattan süzülen Chopin ezgileri, bir çocukla yersiz yurtsuz dedesini müziğin hüznü etrafında bir araya getirir. Bütün öykülerde, dışarıda kalanları, uyumsuzları, eksantrikleri, hayalperestleri birbirine ortak bir kayıp ve özlem duygusu bağlar.


25. Disko Topu – Ayça Güçlüten

“Boşluğa doğru yol alacak hikâyem çok kısa zamanda unutulup gidecektir. Unutulmamak hayata ait değil zaten. Ama… Hiç umulmadık insanların da yazılı tarihleri olur bir yerlerde.”

Bu dünyayla aynı dili konuşmayan, aynı pencerelerden bakmayan ve aynı kapılardan geçmeyen, çoğunluğun ezberi dışında kalan yönleriyle, alışılmışın dışında görme biçimleriyle bilinçdışındaki asıl dünyasına körü körüne bağlı bir kadın. Topluma göre ise belki de sadece “öteki”.

“Ben bir hiçtim. Ben her şeydim. Ne olursam olayım, vardım. Ben de biri idim. Tokalaşmak istemediğiniz biri.  Çevrenizi dikkatle taradığınızda bile gözlerinizin görmeyi atladığı biri. Rağmen biri.”

Çıkmaz sokakların ve mutlu sonla bitmeyen masalların da kahramanları olur. Efendilerle, çiçeklerle, patronlarla, komşularla, dikenlerle, devlerle, Nene’yle, ağaçlarla, susamlı akide şekerleriyle, cücelerle, yoldaşlarla, kardeşlerle dolu bir hayatın içinde o hep kendine ait tek parçanın peşinde: Küçük’ün.

Dünya dönüyor. Disko topu dönüyor. Döndükçe bir şeyler değişiyor. Birileri gidiyor, birileri dönüyor…


Ne Okuyorum? ekibinin kolektif paylaşımlarının hesabıdır. Arkasında sadece bir kişi yoktur. Bir fikir vardır! Hiç!