Okuma listenize ekleyebileceğiniz yeni çıkmış 24 kitap

“Ne okusam?”, “Ne okumalıyım?”, “Hangi kitabı alsam?” sorularıyla meşgulseniz, hazırladığımız seçkiye göz atın deriz!

İçinde bulunduğumuz günler itibariyle raflardaki yerini almış kitaplardan bir seçki oluşturduk. Romandan öyküye, denemeden şiire, farklı türlerden yaptığımız okuma listesi 24 kitaptan oluşuyor.

İşte raflardaki yerini almış 24 kitap:


1. Köylüler Kodamanlar ve Bombalar – Hans Fallada

20. yüzyıl Alman edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Hans Fallada’nın, 1928 Almanya’sının fotoğrafını çeken Köylüler, Kodamanlar ve Bombalarromanı, Büyük Buhran döneminde iyice yükselen vergilerin ateşlediği bir toplumsal ayaklanmayı ve bu durumu kullanan siyasi komployu konu alıyor. Fallada, Almanya’nın küçük bir kentinde yaşanan olaylar ışığında, ülkeyi adım adım Hitler’in ellerine bırakan koşulların, siyasiler, basın, işçi ve köylü temsilcileri sacayağında nasıl hazırlandığını, benzersiz bir gerçeklik duygusuyla dile getiriyor.

Fallada, “herkesin herkesle savaşını” anlatmakta o denli usta ki, o küçük kentte elbirliğiyle hazırlanan komplonun tüm aktörleri; basının siyasilerle işbirliği içinde olduğu, rakip gibi görünen gazetelerin el altından aynı patrona çalıştığı, böylece yapılan kontrollü muhalefetle kitlelerin öfkesinin yatıştırıldığı ya da tahrik edildiği, Nazilerin parti arkadaşlarından, Kızılların yoldaşlarından şüphelendiği bu güvensiz ve provokasyona açık ortam bugün de geçerliğini sürdürüyor.

“Bu kadar gerçekçi, bu kadar dürüstçe, hayata bu kadar yakın yazdığı için Fallada övgüyü hak ediyor.” 

-HERMANN HESSE-


2. Pierre ve Jean – Mauppassant

Kimler yoktur ki Maupassant’ın dünyasında: Köylüler, askerler, masalarında geviş getirip gırtlaklarına kadar kırtasiyeciliğe batmış bürokratlar, genç burjuva bohemler, hanımefendiler, taşra eşrafı, hali vakti yerinde ama gözlerini hırs bürümüş çiftçiler, açgözlü küçük burjuvalar, genelev sahipleri ve fahişeler, denizciler, rahibeler, doktorlar… 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da yaşayan hemen herkes, çürümeye yüz tutmuş bir toplum tablosunu tamamlar!

Anlaşılacağı gibi, giderek değişen dünya düzeni karşısında Maupassant’ın karamsar, daha doğrusu dehşet dolu bir bakışı vardır. Burjuva hayatına duyduğu tiksintiyle Romantizm, varolanları olduğu gibi yansıtma isteğiyle Naturalizm ve genel bir eğilim olarak da Realizm karışmıştır hikâye ve romanlarına. Paranın ve maddi değerlerin peşinde koşan burjuva insanının ahlaki sorumluluklarından sıyrılıp “iki ayaklı bir hayvana” evrilmesinden duyduğu korkular kimi zaman Poe tarzında fantastik hikâyeler yazmasına yol açacaktır…

Pierre ve Jean, Maupassant’ın en derinlikli, eleştirel bakışını toplumun ücralarına kadar genişlettiği sarsıcı romanlarından biri…


3. Prenses’e Mektuplar – Marcel Proust

Proust’un mektupları da konuşmalarına benziyor: dallı budaklı çizgisini izlemenin güç olduğu, vakit geç olduğundan ve herkes de uykudan bayıldığından insanların o an artık dikkat etmez olduğu bir konuşma.

“Hâlâ mümkün olan bir şeyden dakika dakika
artık mümkün olmayan bir şeye geçişte,
insanın göz yumup kendi eliyle derinleştirdiği bir acı var.”


4. Slade Köşkü – David Mitchell

“Durdum çünkü bahçenin arka tarafı, küçük siyah kapının olduğu duvar iyiden iyiye karardı. Akşam çöktüğünden değil. Saat dört bile olamaz. Hava puslu olduğundan da değil. Başımı kaldırıyorum, deminki gibi mavimtırak gökyüzü. Sorun bahçede. Bahçe siliniyor.”

Slade Geçidi’ne sap – dar ve rutubetli bir aralıktır, dikkat etsen bile göremeyebilirsin.  Sağ kolundaki duvarda küçük siyah demir kapıyı bul.  Sapı, anahtar deliği yok ama dokunduğunda açılır.  Eski bir köşkün dökük mahallesine göre fazla şatafatlı arsa sınırlarına göre fazla büyük, güneşle yıkanmış bahçesine gireceksin, sakın şaşırma. Bir yabancı adınla selamlayacak seni, içeri davet edecek.  Önce gitmek istemeyeceksin.  Sonra gidemediğini fark edeceksin.

En orijinal ve sürükleyici yazarlardan birinin kaleminden çıkan bu ince işlenmiş, sıkı ve ürkütücü öykü, 1979’da başlayıp sarsıcı sonuna 2015’in Cadılar Bayramı civarında varıyor.  Dokuz yılda bir ekim ayının son cumartesi günü Slade Köşkü’ne bir “misafir” getirtilir.  Ama o misafiri kim, neden, ne amaçla seçmiştir?  Cevapları, merdivenin başındaki uzun tavan arasında…


5. Fahrenheit 451 – Ray Bradbury

Yazılmış en iyi bilimkurgu romanı. İlk okuduğumda, yarattığı dünyayla kâbuslar görmeme sebep olmuştu. -Margaret Atwood

Öyle bir eser ki, hakkında ne söylesem eksik kalır. -Neil Gaiman

Hugo En İyi Roman Ödülü
Prometheus Şeref Kürsüsü Ödülü

Ray Bradbury sadece bilimkurgunun değil fantastik edebiyatın ve korkunun da yirminci yüzyıldaki ustalarından biri. Bilimkurgunun iyi edebiyat da olabileceğini kanıtlayan belki de ilk yazar. Yayımlandığı anda klasikleşen, distopya edebiyatının dört temel kitabından biri olan Fahrenheit 451 ise bir yirminci yüzyıl başyapıtı.

Guy Montag bir itfaiyeciydi. Televizyonun hüküm sürdüğü bu dünyada kitaplar ise yok olmak üzereydi zira itfaiyeciler yangın söndürmek yerine ortalığı ateşe veriyordu. Montag’ın işi ise yasadışı olanların en tehlikelisini yakmaktı: Kitapları.

Montag yaptığı işi tek bir gün dahi sorgulamamıştı ve tüm gününü televizyonla kaplı odalarda geçiren eşi Mildred’la beraber yaşıyordu. Ancak yeni komşusu Clarisse’le tanışmasıyla tüm hayatı değişti. Kitapların değerini kavramaya başlayan Montag artık tüm bildiklerini sorgulayacaktı.

İnsanların uğruna canlarını feda etmeyi göze aldığı bu kitapların içinde ne vardı? Gerçeklerin farkına vardıktan sonra bu karanlık toplumda artık yaşanabilir miydi?

Fahrenheit 451, yeryüzünde tek bir kitap kalacak olsa, o kitap olmaya aday.

Mutlu olmamız için gerekli her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Bir şey eksik. Etrafa bakındım. Ortadan kaybolduğunu kesinlikle bildiğim tek şey, on-on iki yıldır yaktığım kitaplardı.


6. Pornografi – Witold Gombrowicz

İncelik sahibi ve içe dönük bir karakter olan Witold Gombrowcz adlı başkarakterin gözünden anlatılan Pornografi, Hitler’in işgali altındaki Romanya’da, bir kır evinin boğucu ortamına sıkışmış bir grup insanın yaşadığı tuhaf, tekinsiz maceraları anlatır. Başkarakter ve arkadaşı, misafir edildikleri bu malikanede, -belki biraz boşluğun ve dış dünyadaki gerilimin de etkisiyle- kendileri gibi misafir olan çocukluk arkadaşı genç çiftin gizlice buluştuklarına inanırlar. Ancak genç kadının nişanlısı da malikaneye çıkagelince, bir varsayım, hatta basit bir fantezi üzerine kurulu ilişki bir anda gerçeklik kazanarak tehlikeli bir üçgen oluşturur. Cinselliği, adamakıllı yozlaşmış sosyal ilişkileri, hatta belki korkusuyla ve içgüdüsüyle ölümü de kapsayan bu ilişkiler ağı, insan ruhunun aşağıdan yukarı tüm katmanlarında sarsıntılar yaratacaktır.

1960’da yayımlanan Pornografi, yazarın ünlenmesini sağlayan ilk romanı Ferdydurke’den yaklaşık yirmi yıl sonra, 1960’da yayımlanmıştır. Yazarın önceki romanlarında işlediği temaları aksettirse de temelde onlardan farklıdır. Yazarın o zalimane hicvinin daha güçlü yankılandığı, vurduğu neşterin daha derinlere indiği Pornografi’yi Osman Fırat Baş’ın Lehçe aslından yaptığı çeviriyle sunuyoruz.

“Onun edebiyata saygısı yoktu aslında, bir züppelik ritüeli olarak küçümserdi. Yazdıysa da kabule gelmiş kurallardan kurtulma girişimi olarak yazdı.”


7. Carmina Burana – Şiir, Şarkı ve Başkaldırı

 “Sanatın alegoriye kefenlendiği bir çağda insanca başkaldırının şiiridir Carmina Burana. Aşkla, şarapla yazılmıştır her bir dizesi, şarkılar ve danslarla süslenmiştir. Cıvıl cıvıl bir baharın müjdecisidir adeta; ıtır kokan kırların, gümüş rengi nehirlerin, yemyeşil vadilerin ve hercai gönüllerin. Ama şiirlerin görünen yüzüne yansıyan bu renk cümbüşünden derinlere süzülünce dizeler bulanır birden, hüzün sarar Latince sözcükleri; gerçek anlamlar, gerçek manzaralar, gerçek başkaldırışlar bütün çıplaklığıyla ortaya serilir. Kaderin çarkına takılmış çırpınan ruhlar, doğaya karşıt yaşam biçimine isyanlar, yaşam ve ölüm arasındaki gelgitler sarar sahneyi; şiir bireyselliğini yitiren insanın sessiz ve derin direnişinin şarkısı oluverir birden.”


8. Hansen’in Evlatları – Ognjen Spahic

DEVRİM… CÜZZAM… GÖZYAŞI…

Avrupa’nın son cüzzam hastanesinde geçen, gerçek bir hikâye!

Hansen’in Evlatları’nda cüzzamlı insanların acıları, hayatta kalma mücadeleleri insanın yüreğine işleyen bir gerçeklikle anlatılıyor. 1980’lerde Avrupa’da yaşanan siyasi gelişmeler, Çavuşesku iktidarının devrilişi ise romanın arka planını oluşturuyor.

 “Dışarı çıkıp tüm Avrupalılarla el sıkışmalıyız diye düşündüm. Gülümseyip, cüzzamlı ellerimizi uzatırdık; zira onlar bunu hak etmişti.”


9. Nadir Kuş – Yaşar Sırrı Pinhan

Sıradan, önemsiz, silik bir adam…

Kalın bir sis perdesi örtmüş kimliğini…

Aranıyor…

Arandıkça bulunamıyor…

Yoksa?

Ya varsa?

Aydınlandıkça kararan bir tuhaf öykü…

Yaşar Sırrı Pinhân okuyucunun zihninde yarattığı türlü karmaşa ile gerçeği ustaca gizliyor; dikkatli okuyucuyu ise gizemi çözebilmesi için bıraktığı ipuçlarını keşfetmek üzere anlatımlar ve satırlar arasında dolanıp duran başlı başına bir maceraya davet ediyor!


10. Orhan Pamuk’ta Yazıyla Kefaret – Jale Parla

 Orhan Pamuk’ta Yazıyla Kefaret kitabında Jale Par­la, gerek ilk kez yayımlanan gerekse bu özel top­lamda bir araya getirdiği yazılarıyla romanımızın ezeli konusu kimliğin Pamuk’taki işleyişine, onun “bir sarkacın git gelleri” gibi salınan öznelerinin “çatışma halindeyken bile birbirine dönüşme” ve “bütünlenme arzusuna” bakarken, kahramanları­nın bu süreçte tutundukları hikâyelerin nasıl baş­ka hikâyelere açıldığına da titizlikle eğiliyor.

“Pamuk’ta arayışla yaratıcılık, yaratıcılıkla baş­kalaşım özdeştir” cümlesinde billurlaşan “sanatın sıradanı sıra dışına dönüştürme gücü”ne ve bu süreçte Pamuk yazısının nasıl yaşam boyu tüm bireysel ve toplumsal kefaretleri üstleneceği vur­gusuyla ise, Orhan Pamuk romancılığının dünü ve bugünü kadar geleceğine de ışık düşürüyor.

Orhan Pamuk’ta Yazıyla Kefaret, dünya ölçeğin­deki romancımız için, “Don Kişot’tan bugüne roman”ın ustasından dört dörtlük bir çalışma…


11. Gözün Kahverengi Suyu – Memet Baydur

Hiç değilse korkmuyorum yok olmaktan, var olmak kadar.”
Bakan, gören, anlayan, anlamlandıran kocaman bir göz; soran, sorgulayan, yola düşen, yoldan çıkan, yolunu kaybetse de hep geri dönen, sessizce gülümseyen ama hiç susmayan bir iç ses; ya da sadece bir iç çekiş, bir nefes, bir ömür… “Perde”nin önüne de arkasına da bakıyor Memet Baydur öykülerinde; insan denen şeyin keskin köşelerini dolanıyor; eşyanın tabiatını insanın tabiatıyla harmanlarken trajik olanla komik olanın belirsiz sınırında geziniyor.
İlk kez 1995’te yayımlanan Gözün Kahverengi Suyu’nu da içeren Bütün Öyküleri, Memet Baydur’un dergilerde kalmış ya da hiçbir yerde yayımlanmamış, bazıları tamamlanmamış öykülerini / metinlerini sunuyor okura.

Yaşamak gramer midir, diye bir enayi soruya takmış aklını, ilişki kurmakta güçlük çekiyor. Burada önemli olan ilişkiler değil, onlar zaten var. Hangi kuş kendi yumurtasını yer, sorusunu bir kitabın sonunda kullanmaya cesaret edemiyor ve korkaklığına sevinen, sevincine alkış tutulan birisi oluyor. Sen seyret şimdi, o ki uzun ve sıkıcı bir tekrar gibi büyük şehirlerde acı fıstıklarını güneşe sermiş bir adam eskisi olarak ayakta dursun ve bizler, bütün geçmişinin yarım kalmış kalıntıları, karşısına erdem anıtları olarak dikilelim. Bunu kendine söylüyor yüksek sesle, sevgisiz ama kuşkusuz da aynı zamanda. Burada önemli olan özlemler değil, onlar zaten yok.


12. Meluncanlar – Mine Sultan Ünver

Scott Reccardi, Amerikalı dedesinden miras kalan günlüğün büyük bölümünün Osmanlıca olduğunu öğrenince şaşkına döner. Dedesinin ısrarla okumasını istediği bu yıpranmış, lekeli defterdeki sırrın peşine düşüp, Doğu’nun gizemli kenti İstanbul’a gitmeye karar verir. Ancak İstanbul’da gemiden iner inmez, günlüğün şöhretinin kendisinden önce buraya geldiğini anlayacaktır. Büyük Britanyalı casuslar da, Amerikalılar da peşindedir… Osmanlı hafiyeleri de onları adım adım takiptedir. Metni tercüme etmesi için anlaştığı Kâtip Ferruh Efendi ve güzel muallime Ahsen Dilara, Osmanlıca satırların arasında kaybolmuşken, dedesinin tek mirasını çözmeye çalışan Reccardi ise sabırsızdır. Oysa öğrenmesi gereken ilk kural, kulağına Beyazıt Kütüphanesinde fısıldanmıştır: “Olgun bir meyve vardır sabır perdesinin ardında. Dünya sana sabrı da öğretecek, olgun meyvenin tadını da…”

Kimimiz için cennet, kimimiz için cehennem oldu bu yer… Kazandık ve kaybettik. Yazılarım sanat ile yazılmadı. Gerçi ilk sahifeleri, tekrar yazmak suretiyle sonradan düzelttiğim oldu. Hastalıklarım sebebiyle de yer yer abartıya kaçmış olabileceğimi itiraf etmeliyim. Ve hatta hasta olup sonradan sıhhate kavuşan “aklım” olduğu için, hezeyanlarım ve hasretimin acısıyla, “hiç olmayanı” dahi yazdığımı da düşünüyorum. Ama bilinsin ki, burada olup biteni benden başka kaydeden olmamıştır.


13. Lao Tzu – Tao Te Ching

Tao Te Ching’i yöneticiler için el kitabı olarak gören akademik çeviriler, Taocu “bilge”nin biricikliğini, erkekliğini, otoritesini vurgulayan terimler kullanır. Bense, günümüzün bilge olmayan, güç sahibi olmayan, muhtemelen erkek de olmayan ve kapalı bir çevrenin anlayabileceği sırlar peşinde koşmak yerine doğruca ruha hitap eden sese kulak kabartacak okuruna, ulaşabileceği bir Yol Kitabı sunmak istedim. Bu kitabın neden iki bin beş yüz yıldır sevildiğini görmesini istedim bu okurun.

“Tao Te Ching büyük dini metinler arasında en sevilesi olanıdır; eğlencelidir, keskindir, iyicildir, mütevazıdır, durdurulamaz bir taşkınlığı, tükenmez bir yenileyiciliği vardır. Tüm derin kaynaklar arasında suyu en berrak olanıdır.”

-Ursula K. Le Guin –


14. Sözün Onuru – Adnan Binyazar

Genellikle yaratıcı aklın özgür yolunu etkili bir söylemle arayan deneme, içerik yönünden de, düşünceleri, duyguları gölgeleyen her türlü yasağı delip bilgiyle, gözlemsel ayrıntılarla, gerçek kanıtlarla, okuyanı sormaya-sorgulamaya-yorum yapmaya yöneltir. Denemenin beslenme alanı bilgidir, bilginin insan yaşamındaki yeridir.

Usta edebiyatçı Adnan Binyazar’ın yeni denemeleri, Sözün Onuru başlığıyla okurların karşısında. Edebiyatın aracı sözdür, hele bir düşünce yazısının sözüyse bu; sözün onuru, yazar için her şeyden önemli olmalıdır. Elinizdeki kitap, sözün onurunu onlarca yıl taşımış bir kalemden çıkma. Sanat, edebiyat, siyaset, günlük yaşam üzerine okunması gereken kitap…


15. Deniz Bize İyi Gelecek – Özlem Akıncı

Özlem Akıncı sıklıkla rastlananlardan bambaşka yerlerde arıyor hikâyeyi. Anlattıkları sanki yalnızca onun yaşadıklarında bulunabilirmiş gibi. Birlikte yaşadıklarımızdan çıkanlar ister istemez birbirine benzer öykülere yol açtığı için, o kendi dünyasına çekiliyor. Hikâyenin bulunabileceği ayrıntıları kendisi yaşıyor, hissediyor. Dolayısıyla başkalarına bakma gereksinimi duymadan yazıyor. Bu arada kusursuzluğu arayan bir incelikle yazarken anlatım biçiminin kurumasına izin vermeyen canlılığı da yakalayabiliyor.

Özlem Akıncı özel ve iyi bir öykücü. İlk kitabı Ağaçlar Yanıyor’dan sonra Deniz Bize İyi Gelecek onu nitelikli edebiyatın dünyasına sıkı sıkıya bağlıyor.


16. Enayi Bir Aşk – Erkök Yılmaz

Enayi aşklar yaşayan genç kızlar, evliler, terbiyesiz adamlar, kadri bilinmemiş yazarlar, bekçiler, hocalar, yaşlananlar veya hiç yaşamayanlar. Yazıldığı zaman bile naif, naifliğiyle tuhaf olan öyküler.

Şiir Erkök Yılmaz, 1948’de Ankara’da doğdu, iktisatçı oldu, hesapsız yazdı.


17. Zarf Atanlar – Ozan İlhan

– Efsanevi Aşkların Efsane Mektupları –

Zarf Atanlar, birbirlerini ya hiç ya da yıllarca görememiş âşıkların heyecanını ve uzun ilişkilerin ardından çekip gidenlerin hürmet dolu vedalarını bir araya getirdi. Bu âşıkların arasında Hünkâr Süleyman da var, Bedri Rahmi’nin Karadut’u da; Napolyon’un Josephine’e duyduğu dramatik sevgi seli de var, Tolstoy’un vefalı vedası da. Belli ki aşık olunca bazı krallar şair, bazı şairler kral.


18. Suları Çekilen Nehir – Ahmet Özer

mermere bir dokundu yıldızlar kaydı birden

çiçeği bir kokladı özgürlüktü boy veren

can buldu şiirleri / omuz başında güzel

aşkı yaşamayanın kavruldu yangınında

şiiri soluğuydu çerçeveye sığmayan.

……

konuşuyor dünün gencecik eylemcileri anılara yaslanarak

kimi zap boylarına gidiyor azgın suya gem vurmaya

kimi üniversite kürsülerinden işgallere.

hapishanelerin karanlık koğuşları anılmıyor

yer verilmiyor sorgulara

gerze tütün mitinginden / istinye’nin grev çadırlarından

binlerce ağızdan fırlayan çığlık

kırk yıl sonra takılıyor sesimize:

6. filo defol.


19. Türkiye’de Gramatoloji ve Edebi Modernlik – Nergis Ertürk

Nergis Ertürk, Türkiye’de Gramatoloji ve Edebi Modernlik’te baskı teknolojilerinin gelişimi ve çeviri olanaklarının artmasıyla birlikte edebiyatımızda yaşanan değişimleri incelerken, 19. yüzyıldan itibaren sözcük dağarcığında, dilbilgisinde gerçekleşen dönüşümleri ve 20. yüzyıldaki alfabe ve dil reformunun yarattığı etkinin izini sürüyor. Böylece edebiyatımızın “19. yüzyıl sonlarından 20. yüzyılın ortalarına kadarki tarihi” üzerine tekrar düşünmemizin olanaklarını yaratıyor. Ertürk, bunu yaparken Osmanlı belagât kitaplarından Nâzım Hikmet’in, Peyami Safa’nın ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerine uzanan geniş bir metin toplamından yararlanıyor. Edebiyatı, edebiyatın modernleşme sürecini, bu süreçle ulus kavramı arasındaki bağı “yazı” üzerinden okumak isteyenler için gramatoloji kavramını merkeze alan temel bir başvuru kaynağı…


20. Kör Islık – Eyüp Tosun

İnsana ve doğaya ait olan her şey kendine yeni bir ifade alanı yaratıyor Kör Islık’ta. Eyüp Tosun, mekânla birlikte hareket eden duygulara, seslere ve karakterlere hayat veriyor. Kör Islık, beklemenin de varmak olduğunun altını çizen bir ilk kitap.

“Mekân benim kıyafetim gibi. Merdivenlerin eskiyen yanlarını bile bilirim. İnsan nereye basarsa orası kıymetli oluyor. Yara da öyle, nerene gelirse orası kıymetli. Şifa. Metruk dil. Yabancılık. Kesik bir dil türetti modern hayat. Dili- miz yaraymışçasına eksiltili sözcükler. Islıklar körleşti. Hatırlamak namümkün! Hepinizin öksürüşünü biliyorum. Ses dalgalarınız ciğerinizi ele veriyor. Beton sevmeyin, mezarda bile! Çünkü yılan ve haşere için engel yok, korkmayın. Ölüm. Herkese eşit. Sabır, yok kimsede!”


21. O Sızı Hep Yoklar – İlyas Barut

“Sabaha karşı Fetvane Sokak’ta çöpçüler genç bir kadın cesedi bulduğunda şehrin doğusundan başlayan beyazlık daha buraları aydınlatmamış, sokağın kedileri henüz uyanmamıştı. Köpekler de kapı içlerinde kıvrılmış, uyuyorlardı. Fırınlardan taze ekmek kokusu yükseliyorsa da bu ekmekler bakkallara daha varmamıştı.”

Cinayetle açılan perde, Nusret Çakmak’ın yeni serüveni, bıraktığı yerden. Yerli polisiyenin tütünlü sesi, mağlup ve öfkeli. O Sızı Hep Yoklar, Bandırma’da, Çanakkale’de geziniyor, karanlık sokakları, merhameti, nedameti, eski defterleri, büyük paraları, küçük hesapları kurcalıyor. İlyas Barut, ağır akan bir nehir gibi taşrayı, alaturkayı, suç ve cezayı anlatıyor. “Geçmiş, belli belirsiz hatırladığımız, bazen kafamıza göre tamamladığımız bir rüya galiba.”


22. Sözcüklerdir Bütün Derdim – Ursula K. Le Guin

“Atölye” serisinin ilk kitaplarındandı Ursula K. Le Guin’in Dümeni Yaratıcılığa Kırmak kitabı. Orada yazar adaylarının elinden tutmuş, yaratıcılık denizindeki rotayı göstermiş, zamansız bir pusula tutuşturmuştu ellerine. Şimdiyse tayfayı genişletiyor, sadece yazar adaylarını değil sözcüklerle derdi olan herkesi alıyor sihirli gemisine…
Kimi zaman nasıl okumak gerektiğini anlatıp dehasının gölgesini düşürüyor sayfaların üstüne, kimi zaman edebiyatın ne olduğunu ve asıl önemlisi ne olmadığını gösterip hayal gücünün ışığıyla yıkıyor bildiğimiz dünyayı. Edebiyatın sahip olduğumuz en iyi elkitabı olduğunu söylüyor; “ziyaret ettiğimiz ülkenin, yani hayatın en kullanışlı rehberi…” Kimi zaman diğer yazarların eserlerine sızıp oradaki cevherleri çıkarıyor, kimi zaman da cevher sandığımız şeyin çakıl taşından başka bir şey olmadığını gösteriyor.

Her zaman muzip, masum, cesur, çoğunlukla da acımasız Le Guin. Lafını kimseden sakınmıyor, insanların beklentilerini karşılamakla ilgilenmiyor. Onun tek derdi sözcükler. Ölümünün bıraktığı boşluğu da yalnızca onlar doldurabilir: “Bir gün mezar taşım olduğunda, üstünde sadece ismim olsun istiyorum. Fakat bundan da öte, yazarının cinsiyetiyle değil, yazılışının kalitesiyle ve eserin değeriyle yargılanan kitapların üstünde görmek istiyorum ismimi.”


23. Dünyadan Aşağı – Gaye Boralıoğlu

“Önümde belki bir dakika var, belki bin dakika.Belki bir gün var, belki bin gün… Geride ise yüzlerce hatayla, çok eksiklerle, dile gelmemiş suçlarla, telafi edilmemiş ihmallerle dolu bir hayat. Hangisini, ne ara düzelteceğim? Nereden başlayacağım kendi cennetimin yolunu döşemeye? Zamanla yarıştan galip çıkan var mıdır? Kader, insanın başına gelen değil midir? Bu sonsuz ihtimalli dünyada, Allah katında mükemmel bir düzenek kurmak mümkün müdür? Çok zor… İşim çok zor. En iyisi, çekyatta derin bir uyku.”

Kıpırtılar, yanılgılar, yalanlar. Haliç’te olmayan dalgalar. Tek tek düşen harfler. Döke saça, döne döne dağılan Hilmi Aydın. İnsan dediğin… Yaralı bir hayvandır zaten. Dünyadan Aşağı, babalar ve oğulları, sesleri ve susuşları, riyakârlığı, şimdiyi ve geçmişi, parantezin içini anlatıyor. Kaç yalan bir cehennem eder? Gaye Boralıoğlu, su gibi akan berrak bir dille, seneler sonra dahi konuşulacak yeni bir roman karakteri resmediyor, sıradışı ve yanıbaşımızda.


24. Ben Makul Bir Adamım – Charles Bukowski

kimilerinin beni

ünlü

kimilerinin  de

büyük yazar

olarak gördüğü

bu yerden

dışarı bakarken

hiçbir şeyin fazla bir anlamı

olmadığını biliyorum

başından beri

kuşkulandığım

gibi.

Charles Bukowski dürüst ve içten sözlerle mücadele, dürüstlük, aşk, kadınlar, kumar ve gece alemleri hakkında yazıyor. Bir ömür boyu biriktirdiği hayat deneyimini kendi yaşadıklarından ve sıradan gibi görünen olaylardan  yola çıkarak anlatıyor.

Ben Makul Bir Adamım, Avi Pardo’nun Türkçesiyle okuyucularla buluşuyor.

Ne Okuyorum? ekibinin kolektif paylaşımlarının hesabıdır. Arkasında sadece bir kişi yoktur. Bir fikir vardır! Hiç!