“İnsanlar yazsın, kendini ifade etsin, iyi fikrin nereden çıkacağı hiç belli olmaz.”

2016 Haldun Taner Öykü Ödülü‘nü Muhtelif Evhamlar Kitabı ile kazanan Ömür İklim Demir ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

İyi okumalar.


Muhtelif Evhamlar Kitabı, son dönemde okuduğum günceli yakalayan en iyi kitaplardan. Sokakların keşmekeşi, patlamalar, öte yandan bir mail üzerinden soluksuzca okunan sıradanlaşmışlık ve yabancılaşma hikâyesi, Harper’s Bazaar, Marie Claire, Style.com… Günceli yazmak yazma uğraşındaki genç yazarlar için handikapmış gibi düşünülür. Muhtelif Evhamlar Kitabı, oldukça dozunda bu işi kotarıyor. Kitabın yazılma sürecinden bahsetmek gerekirse, gündelik yaşam ve memleketin ahvali nasıl besledi kaleminizi?

Öncelikle güzel sözleriniz için teşekkür ediyorum. Sanırım en fazla gündelik hayata maruz kaldığımdan olsa gerek, ister istemez hep onunla ilgili yazdım. “Ne olacak bu memleketin hâli?” sorusu da kendimi bildim bileli bu gündelik hayatın bir parçasıydı. Dolayısıyla, hepsini birbiriyle ilişkilendirmek çok da zor olmadı.

Ben daha küçük bir çocukken, bazı fötr şapkalı ya da kasketli ihtiyarlar, tepesinde bir pinpon topunun yukarı aşağı oynaştığı küçük bir süs havuzunun etrafında toplanır ve kendi meşreplerince memleketin ahvalinden bahsederlerdi. Velhasıl pinpon topları bile ucundan kıyısından meselenin içindeydi. Tabii o zamanlarda böylesi konuşmaların, sadece bizim ülkemize ve o günlere has olduğunu zannederdim. Çocukluk işte… Büyüdükçe gördüm ki aynı konuşmaları, neredeyse her ülkeden pek çok insan, yüz yıllardır yapıyormuş. Tabii her memleketin ahvaline ilişkin tartışmalar, her milletin hayatında aynı ölçüde yer kaplamıyor. Sadece seçimlere katılım oranlarına bakarak bile çıkarımda bulunmak mümkün. Türkiye’de gündemin kapladığı alan gerçekten çok geniş; gündelik hayat, özel hayat, iş hayatı, sosyal medya ve her şey onun içinde eriyip başkalaşıyor. Dolayısıyla edebiyat da bundan nasibini alıyor.

Sanırım on yıl önceydi, birkaç sokak ilerimizdeki el arabasından simit almış, eve gitmiştik. Tam elimizde çaylarla masaya oturmuştuk ki dışarda bir patlama oldu. O yıllarda henüz sosyal medya icat edilmediğinden hemen televizyonu açtık, yarım saat önce simit aldığımız el arabası paramparça olmuştu. Adamcağız da ölmüştü tabii. Velhasıl ve maalesef, hayatımız boyunca buna benzer onlarca olaya denk geliyoruz, bahsettiğim gayet sıradan bir örnek. Hatta o kadar sıradan ki, bir süre sonra gökyüzündeki bulutların şeklinden, korna sesinden ya da yağan yağmurdan ayırt edemiyoruz böylesi vahim olayları. Ve şiddet, tıpkı yağmur, güneş ya da sokak kedileri gibi edebiyattan mizaha kadar her alanda içimize nüfuz ediyor, kelimelerimize, cümlelerimize siniyor. Bende de öyle oldu.

Sonsuz Rasim Abi’ler Diyarı, Uzun Uzun Çalan Ziller ve Bir Mutfak kapısı Hakkında, Sessizliği Öldüren Tuzluk… Üzerine düşünülmüş güzel öykü isimleri. Keza Muhtelif Evhamlar Kitabı da çok güzel ve kitaba uygun bir isim. Öykü isimlerini önceden düşünüyor musunuz ya da yazarken kendiliğinden mi doğuyor bu isimler?

Öykülerin başlığını, genelde öykü tamamen bittikten sonra yazıyorum.

Birkaç öykü ve roman dosyası çalışmanız olduğunu okuduk. Bu çalışmalar ne durumda? Yakın zamanda yeni bir kitap görebilecek miyiz?

Evet, uzun süredir yazmak istediğim birkaç roman var aklımda, birinin taslağına 2007 yılında başlamıştım. Sonrasında bir türlü vaktim olmadı. Bir diğerine de geçen sene başladım, şimdilik kırk bin kelimelik bir metin, işler yolunda giderse en kısa zamanda -ki benim için en az bir yıl demek oluyor- bitirmeyi düşünüyorum. Bir yandan da çeşitli vesilelerle yazdığım pek çok öykü var, onları da toparlamak istiyorum.

Uzunca zamandır yurtdışında olduğunuzu sosyal medyadan takip edebiliyoruz. Fotoğraflar, insanlar, anılar ve muhtemelen öyküler biriktiriyorsunuz. Dünyanın farklı coğrafyalarında, farklı insan hayatları, tanık olduğunuz yaşamlar ve diğer faktörler öykülerinizi etkiliyor mu?

Birkaç yıldır yurtdışındayım. Gezerken gördüklerim, elbette yazdıklarımı etkiliyordur. Ancak öykü biriktirme diye bir mefhuma inanmıyorum, adlî muhabirlikmiş gibi geliyor kulağıma ya da ne bileyim insanı malzemeye indirgemekmiş gibi geliyor. Hem zaten iyi bir hafızam yok, birisi bana yazmam için hikâyesini anlatsa bile çoğu yeri aklımda kalmaz. Olsa olsa bir çocuğun bakışı kalıyordur aklımda, bir adamın balık tutması kalıyordur, bir kadının kahkahası… Böyle şeyler, daha fazlası değil.

Öykülerin iyileştirici bir etkisi olsaydı, yazacağınız öykülerin neleri iyileştirmesini isterdiniz?

Öykülerin her türlü iletişimsizliği ortadan kaldırabilmesini isterdim. Herkesin birbirini hastalık derecesinde net anlayabileceği bir dünya, ne kadar heyecanlı olurdu bilemiyorum ama, en azından şimdikinden daha iyi ve daha tehlikesiz olurdu.

Günümüz edebiyat camiası öykü türünde çok üretken. Her yıl onlarca yeni öykü yazarı tanıyoruz, okuyoruz. Sizin günümüz Türk öykücülüğü hakkındaki düşünceleriniz neler? Öykücülüğümüz bir evrim içerisinde ve çıkışta mı, yoksa kendini tekrarlayan ve aynı şeylerin anlatıldığı bir kuyruğunu yutmuş yılan konumunda mı?

Bence öykücülüğümüz son yıllarda iyice çeşitlendi. Fantastik, korku, polisiye ve bilimkurgu türündeki öykülere daha fazla rastlar olduk. Bazı öykülerin çizgi romanlara, tiyatro oyunlarına, hatta sinema filmlerine dönüşüp disiplinlerarası geçişler yaptığını görüyoruz. Belli bir konu hakkında, birden çok yazar tarafından kaleme alınmış öykü derlemeleri de epey yaygınlaştı. Hepsi güzel gelişmeler. Öte yandan benzer konuları anlatan yazarlar elbette olacak, fakat bence bunda bir gariplik yok. Önemli olan konunun nasıl anlatıldığı, bu mânâda çok güzel örnekler var. Hep derim, otursun Yaşar Kemal, bana kırk sayfa boyunca bir tahta masanın tıkırdayan ayağını anlatsın, gıkımı çıkarmaz zevkle okurum. Bunların haricinde, herkesin her istediğini, kalıplardan ve etiketlerden muaf şekilde, yazabilmesi gerektiğine inanıyorum. Kötü olsun, kendini tekrar etsin, hiç de edebî olmasın, hatta berbat olsun, aptalca olsun ya da muazzam olsun, muhteşem olsun fark etmez, yeter ki olsun. İnsanlar yazsın, üretsin, kendini ifade etsin, iyi fikrin nereden çıkacağı hiç belli olmaz.

Bir söyleşinizde de geçmişin ve yaşanılan olayların anlatımının daha cezbedici olduğunu söylüyorsunuz. Geçmişini kaybetmiş bir karakteriniz olsaydı, öykünüzde ona ülkemizle alakalı neleri anlatmak isterdiniz?

Maalesef hepimiz önceki günlerin mahkumuyuz. Sırf bu nedenle, geçmişini kaybetmiş bir karaktere geçmiş vererek, onu özgürlüğünden mahrum etmek istemezdim. Ne güzel, özünden başka hiçbir şeyi olmadan, yaşasın işte adam. Tabii mutlaka kendisine bir şeyler anlatmam gerekseydi, Sevmek Zamanı’ndan başlayıp Gülen Gözler ve Hababam Sınıfı’ndan geçerek Yol’a, Çoğunluk’a, Masumiyet’e doğru ilerleyen yüzlerce film izletirdim ona. Sonra da izlediği filmlerdeki her şeyin, bu ülkede aynı anda mevcut olabildiğini söylerdim. Neresine denk gelirsen artık…

Son olarak Ne Okuyorum takipçilerine 2017 yılında okumaları için hangi kitap ve yazarları önerirsiniz?

Son zamanlarda Erich Maria Remarque’ın Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok adlı romanını Behçet Necatigil çevirisiyle okudum, hayran kaldım. Hatta, şimdiye kadar bu kitabı neden okumamışım dedim. Onu en başta sıcağı sıcağına önerebilirim.

Tanpınar, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Sait Faik, Haldun Taner, Camus, Sartre, Hemingway, Dostoyevski, Kafka… okunması gereken o kadar çok yazar var ki… En iyisi, daha alternatif bir liste yapmaya çalışayım.

  • Ayyaş (Hans Fallada)
  • Yüzücü (John Cheever)
  • Watt (Samuel Beckett)
  • Dost-Yaşamasız (Vüs’at O. Bener)
  • Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek (Richard Brautigan)
  • Ses ve Öfke (William Faulkner)
  • Büyücü (John Fowles)
  • Karanlığın Aynasında (Murat Gülsoy)
  • Cam Kırıkları (Erdal Öz)
  • Mülksüzler (Ursula K. Le Guin)
  • Mezbaha 5 (Kurt Vonnegut)
  • Ağır Roman (Metin Kaçan)
  • Uzak Noktalara Doğru (Cemil Kavukçu)
  • Yalnızlığın Keşfi (Paul Auster)

 

Okumayı ve yazmayı sever.