Orhan Pamuk – Masumiyet Müzesi

KILIK KIRÇIK, ORHAN PAMUK VE BİRAZ TANPINAR

Alaaddin sihirli lambasını ovunca karşısına emrine amade bir dudağı yerde bir dudağı gökte bir cin çıkar. Meşhur sözünü eder: “Dile benden ne dilersen!”

Orhan Pamuk’un masalsı olmayan ama büyülü dünyasının da vazgeçilmezidir Alaaddin. Onun karamela şekerinden oyuncaklara kadar her şeyi bulabileceğiniz dükkânı ve dünyasının özeti. Dükkânın kapısına cinin sözünü yazsak yeridir: “Dile benden ne dilersen!”

Pamuk, kitaplarında ille de söz eder bu dükkândan. İçindeki bir yığın irili-ufaklı eşyadan… Bize üşenmeden tek tek isimlerini sıralamayı sever eşyanın. Çünkü kendisi de sever eşyayı. O eşyalarla hayata ve yeryüzüne tutunur gibidir. Sanki eşyaları saymasa, dünyasını, dekorunu üşenmeden saydığı bu kılık kırçık bin türlü şeyle kurmasa, yerçekiminden kurtulup uzay boşluğunda kaybolacak gibidir.

Tanpınar, “Her Şey Yerli Yerinde” adlı şiirinde bize “eşya”dan örnekler sıralayarak aşkını ve hüznünü anlatır. “Ne İçindeyim Zamanın” şiirinde şair zamanı ve zaman içinde kendi varlığını sorgularken “yekpâre geniş bir an’ın içinde” olduğunu belirtir. Orhan Pamuk okursanız, -yazarın kendi itirafına gerek kalmadan- Tanpınar hayranı olduğunu bilirsiniz. Tanpınar, Antalyalı Kıza Mektup adlı yazısında” şiir ve sanat anlayışında Bergson’un zaman telakkisinin mühim bir yeri” olduğunu yazar. Gerçekten öyledir de. “Sezgici Bergson’a göre maddi gerçeklik dışında sürekli bir akış/oluş/atılım halinde olan ve sadece zekânın tek başına kavrayamayacağı, anlara bölünmeyen kendi başına salt ve katıksız bir süre/zaman olan yaşam ve bilinç alanı vardır. İnsan bunu ancak sezgi ile kavrayabilir. Sezgiyle elde edilmiş bir bilgi ise net biçimde açıklanamayacağından ancak imgelerle ifade edilebilir/sezdirilebilir. İşte Pamuk da tıpkı Tanpınar gibi bu sürekli oluş/akış içinde olan zamanı tek bir an gibi görür ya da görmek istemektedir. Onu ifade etmenin yolunu da topladığı, yürüttüğü “cebine indirdiği” o yüzlerce büyük küçük nesnede/ eşyada bulur, bu eşyayı adeta bir şairin imgeyi kullandığı gibi kullanır.

Masumiyet Müzesi’nde Pamuk birkaç kez Aristo’dan söz eder. Zenon’un zamanla ilgili meşhur paradokslarına karşı çıkmıştır Aristo. Zenon atılan bir ok örneğiyle okun aslında ilerlemediğini, atılmış olduğu doğru boyunca her bir noktada an an durduğunu söylemişti. Aristo ise düşünce düzleminde zamanı sonsuza dek bölebilir olmamıza rağmen, gerçek anlamda, doğada sürekli akış/ hareket halinde olan nesneler dünyasında böyle bir bölme işleminin yapılamayacağını söylemiştir. Masumiyet Müzesinin başkişisi Kemal de aynı fikirdedir. Örneğin sf. 443’te Füsun’un sigara izmaritlerini niçin topladığını (4213 adet) anlatırken “Sigaralar aslında biriktirdiğim bütün eşyaların, Aristo’nun anlarına tek tek denk düştüğünü açıklıkla kavramamı sağlamıştı.” fikrine varır. Bu fikri, Füsunlar’ın evinden topladığı onca şey için genelleştirir: (Önce bazı nesneleri sayar )“ …tek tek anlar, yıllar geçtikçe hafızamda sanki geniş bir zamana yayılıyordu.

Füsun’un ailesiyle oturduğu evinden söz ederken “Orası, müzegezerin, içinde Zaman’ın içinde gezinir gibi gezindiği bir yerdir.” der. (sf.396)

69. Bölümün başlığı “Bazan” dır. Bu bölümde Kemal bize Füsunlar’ın evinde onca sene zamanın nasıl geçtiğini hep “bazan” diye başlayan cümlelerle anlatır. Bu sürüp giden “bazan”lar gerçekte tek bir “an”ı ya da bölünmeyen bir zaman dilimini işaret eder hatta belki de aslında “zamansızlığı” anlatmaya çalışır gibidir. Zira bu bölümde bir ara Kemal şöyle der: “Bazen zamanı bütünüyle unutur “şimdi”nin içine yumuşacık bir yatağa yatar gibi yayılırdım”
sf.565’te Mutluluk başlığının altındaki bölümde bütün bu eşyanın Aristo’nun bölünemez atomları gibi bölünmez bir an’a işaret ettiğini, söyler.

Bu müze için bir de kitap yazdırma işine girer. Orhan Pamuk’a hikâyesini anlatırken: “Her yerden aynı anda bütün eşyalar, yani bütün hikâyem görülebildiği için, müzegezer zaman duygusunu unutacaktır. Hayatta en büyük teselli budur. Kalpten gelen dürtülerle yapılmış ve iyi kurulmuş şiirsel müzelerde, sevdiğimiz eski eşyalarla karşılaştığımız için değil, Zaman kaybolduğu için teselli oluruz.” (sf.573)

Yine Füsunların evinde bir saat kurma anından bahsederken, “Keskinler’in evine yalnızca Füsun’u görmeye değil, onun içinde yaşayıp havasını soluduğu âlemde bir süre yaşamak için de gidiyordum. Bu âlemin temel özelliği de ‘zamandışı’ olmasaydı. Tarık Bey karısına ‘Zamanı unut’ derken bunu kast ediyordu. Müzemizi ziyarete gelen meraklının, Keskinler’in bütün eski eşyalarına, bozulmuş, paslanmış, yıllardır çalışmayan çalar saatlerine, kol saatlerine barkken, bu ‘zamandışı’ tuhaflığı ya da bu şeylerin kendi aralarında oluşturdukları özel zamanı fark etmesini isterim. Bu özel zaman Füsunlar’ın evinde yıllarca soluduğum ruhtur” (sf.316) Eşyanın ruhu fikri bizi yine Tanpınar’a bağlar.

Mehmet Kaplan, Tanpınar’ın eşya karşısındaki tavrını açıklarken eşyanın ruhundan bu ruhun insana sirayetinden bahseder. Eşya insan ruhunu etkileyen, ona nüfuz eden bir ruha sahiptir. Aynı durum Orhan Pamuk kahramanlarında da vardır.

Eşyanın ruha etkisini, siyasi olayların iyiden iyiye arttığı, dışarıdan silah seslerinin eksik olmadığı yıllarda, yürüttüğünün yerine alıp getirdiği köpek biblosunu Nesibe Hala’ya verirken sf. 419’da şu şekilde açıklar: “Köpeği elimden alıp televizyonun üzerine koydu. Bazı köpekler televizyonun üzerindeki duruşlarıyla, tıpkı duvar saatinin tıkırtısı gibi, bizlere huzur verirlerdi. Bazıları tehditkâr, bazıları düpedüz çirkindi, sevimsizdi ama köpeklerin bekçilik ettiği bir mekânda oturduğumuzu, belki de bu yüzden korunduğumuzu hissettiriyorlardı bizlere.” Bu konuyla ilgili olarak birkaç sayfa sonra ise okura, Çinlilerin eşyaların ruhu olduğuna inandıklarını ve bizim tarihimizde Çinlilerle çok ilişkimiz olduğunu, buna kendisinin de inandığını belirtmek ister gibi duyurur.

Sf. 415’te, “Artık bu eşyalar yaşadığım anın yalnızca bir işareti, o güzel anı hatırlatan bir şeyden çok, benim için o anın bir parçasıydılar da.” Hemen arka sayfada ise cebine “indirdiği” bu eşyalardan neden mutlu olduğunu açıklarken şöyle der: “Takıntıyla sevdiğim ama ‘ elde edemediğim’ birisinden küçük de olsa bir parça koparmanın mutluluğuydu bu.”

Yazarın kahramanı aşkı da ölümü de yaşamı da hep eşyayla algılar. Masumiyet Müzesinde Kemal babasının ölümünün acısını anlatırken onun odasında, çekmecelerinde, dolabında bulduğu eşyaları sayarak bunlarla ilgili anılarını, hislerini okurla paylaşır. Biricik aşkının ölümünden sonra ise ona ait yürüttüğü her şeyi, beraber kullandıkları her şeyi ve ölümünden sonra ona ait her şeyi toplayıp bir müze haline getirmeye çalışır. Bu durum, biriktiricilik, toplayıcılık, koleksiyonerlik ve nihayet çöp ev kavramları etrafında çeşitli bakışlarla Kemal tarafından okura açıklanır. Kemal’e ek olarak belki bir çeşit “fetişizm”le de durumu açıklayanlar olabilir. Kemal’in mantıklı açıklaması vardır. Dünyanın her yerindeki müzeleri gezdikten sonra: “Sevdiğimiz her şeyi ve sevdiğimizle ilgili her şeyi toplamamız gerektiğini, bir evimiz ve müzemiz olmasa da, topladığımız koleksiyonun şiirinin eşyaların evi olacağını öğretti.” (sf.553) derken eşya toplamanın gerekliliğini anlatır.

Koleksiyoncuları kendince gruplandırır: teşhirci mağrurlar ve utangaçlar. Utangaçlar için şöyle der: “Toplamak için toplarlar. Mağrur toplayıcılar gibi, başlangıçta onlar için de eşyaları biriktirme,- okurun benim durumumdan çıkaracağı gibi- hayattaki bir acıya, bir derde, karanlık bir dürtüye cevap, bir tesellidir, hatta bir ilaçtır. Ama utangaç koleksiyoncuların yaşadıkları toplum, koleksiyonları ve müzeleri önemsemediği için, toplamak bilgiye, öğrenmeye katkısı olan itibarlı bir şey olarak değil, saklanması gereken bir utanç olarak yaşanır. Çünkü koleksiyonlar, utangaçların ülkesinde faydalı bir bilgiye değil, yalnızca utangaç koleksiyoncunun yarasına işaret eder.” (sf.557) Kendisi de yaralı, utangaç bir koleksiyoncudur. Bu noktada fikrimiz odur ki bu utangaç koleksiyoncu sadece Kemal değildir. Orhan Pamuk’un hemen her romanında gördüğümüz bu eşya sıralama tutkusu yazarın üslup özelliği ve karakter, mekân yaratmakta kullandığı bir tekniktir. Freudyen bir eleştirmen bu durumu yazarın kendi iç dünyasıyla da açıklayabilir.

Kuracağı müze ile ise bütün dünyayı bu utangaçlıktan yaralardan sıyırıp herkese yaşadığı hayatla gurur duymayı öğretmek ister.(sf.571)

Masumiyet Müzesi bir eşya toplama maratonuna, yaşanan tutkulu ve onulmaz aşka rağmen Kemal’in “Mutlu bir hayat yaşadım.” sözleriyle son bulur. Eskiden beri bildiğimiz çilekeş fakat mutlu âşığın bir başka versiyonudur. Kemal; aşkıyla ve saydığı/topladığı onca eşyayla bize kendi hayatımızın müzeye girecek kadar değerli olduğu mesajını verir.

Not:Bu yazı daha önce milliyetblog’ta yayımlanmıştır.