Peyami Safa Söyleşisi: “Bütün yazdıklarımdan pişmanım.”

Arşiv Odası’nda Peyami Safa’yı konuk ediyoruz. Peyami Safa’nın 1960 yılında yapılmış bu söyleşisi, onun roman sanatına bakışı, romanlarında kullandığı teknikler ve hayatından romanlarına taşanları tüm samimiyetiyle bize ulaşıyor. Daha önce interaktif ortamlarda yayımlanmamış bu söyleşiyi sizlere ulaştırma zevkine nail olduğumuz için mutluyuz.

Şimdiden iyi okumalar diliyoruz.


“Hava karardı. Oda loş. Kafes delikleri mavi. Akşam ve ses yok.” gibi hafif bir üslûb, kısa cümleler ve bol “ve”lerle “Bir Akşamdı” adlı romanınız daha önceki eserlerinizden oldukça ayrılıyor. Bu eserinizle yeni bir denemeye girişmek mi istemiştiniz?

Zannediyorum ki benim her romanımda ötekilere nisbetle böyle bir başkalık ve ayrılık vardır. Çünkü herbirinde kendi kendimi aşmak ve çok aradığım bir “mükemmel”e ulaşmak istedim. Tek imkân içinde kalıplanmak ve kendi kendimi tekrarlamaktansa sayısız imkânları denemeye çalışmak benim yaratma
huyumdur. Öyle ki, “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nu yazan adamın, Matmazel Moralya’nın Koltuğu’nu yazan adam olduğuna inanmak için iki kitabın üstünde de aynı imzayı görmek lâzımdır. Bunlar o kadar birbirinden ayrı bir teknik ve ifade şekilleriyle yazılmışlardır. Aralarında müşterek taraf, şekillerin çok dibinde kalır.

Türk romanında bazı yapmak istedikleriniz oldu mu?

Bir makalesinde tahlil romanının benimle Türk edebiyatına girdiğini söyliyen Nurullah Ataç, haklı mıdır bilmiyorum. Fakat “Şimşek” adındaki acemice ve sathî tahlil denemelerinden sonraki romanlarımda insan ruhunun güneşsiz, hattâ yıldızsız taraflarına nüfuz etmek için sarfettiğim gayretlerin arttığını biliyorum. Böylece roman sanatının, insanın iç macerasını birinci plana alarak sinema sanatından ayrılabileceğini düşünüyorum. Fakat bunu önceden verilmiş bir kararla değil, kendi tekâmülümün bir merhalesi olarak gerçekleştirmeye çalıştım. Teknik olarak bütün dünya romanının içine düştükleri bazı büyük hatalardan kendimi korumaya son iki romanımda çok ehemmiyet verdim. Bunlar hem inşa, hem de psikoloji hatalarıdır Kısaca izahına imkân göremiyorum.

Biraz gayret etseniz…

Bu hatalar izah edildikleri takdirde o kadar aşikârdır ki, insan büyük dünya romancılarının buna niçin dikkat etmemiş olduklarına hayret eder. Meselâ bir meşhur Amerikan yazarının romanı bir bakkal dükkânının tasviri ile başlar. Burada dükkânın görünüşü, romanın şahıslarından biri olmıyan romancının gözüne göredir. Oysaki bir bakkal dükkânındaki eşya oraya giren roman şahıslarından her birinin maksadına göre, mesleğine göre, mizacına göre değişir. Telefon etmek için o dükkâna giren adamın gördüğü eşya, sardalya almak için girenin gördüklerinden ve görüş tarzlarından başkadır. Oraya bir katil aramak için giren bir polisle, dükkânı kiralamak için giren bir müşterinin görüşleri başkadır. Harici dikkati gelişmiş bir adamla, dalgın ve içine kapanık bir adamın görüşleri başkadır. Roman bu farkları belirttiği zaman canlı ve doğrudur. Bu farkları ortadan kaldırıp her müşahede ve tasvirde romancının görüşünü bize veren eser, sahte ve cansızdır. Romanda objektifliğin hudutları yok değildir. Fakat en realist dünya romancısı bile bu objektif kalma imkânlarının pek azını denemiş ve daha fazlasına gidememiştir. İzahsız kalan bu misalimin sizi yeter derecede inandıramamış olmasından korkarım.

Sağ kolunuzda beliren ciddî bir rahatsızlık sekiz yaşınızdan on yedi yaşınıza kadar sizi dokuz yıl uzvî ve ruhî buhranlar içinde bırakmış. Hatta bir ara Operatör Kerim Sebati kolunuzun kesilmesine bile karar vermiş. Fakat tehlikeyi atlatmışsınız. İşte tamamen başınızdan geçmiş bu hayat dramını “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nda anlatıyorsunuz. Bu şekilde tamamen kendi hayatınızdan alınmış başka romanlarınız var mı?

Her romanımda kendi hayatımdan parçalar vardır. Bazıları Dokuzuncu Hariciye Koğuşu gibi otobiyorgafik yalnız kendi hayatımdır. Ötekilerde başka insanların hayat tecrübeleri ve maceraları da vardır. Otobiyografik romanlar, yaratma hürriyetimizi kısarlar. Orada biz sayısız imkân ve ihtimallerden bazılarını tercih hürriyetini kaybeder, bir tanesi üzerinde billurlaşmaya mecbur kalırız. Bence bunun için Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun güzel bazı yerleri varsa bunlar herhalde yaşanmamış hayat parçalarıdır. Size garip gelecek fakat bana öyle geliyor ki romanda yaşanmamış kısımlar, yaşanmışlardan daha gerçektirler. Çünkü roman olağanı olmuş göstermek sanatıdır. Yoksa hâtırattan farkı olmazdı. Biri yaratma öteki hatırlamadır.

Yazılarınızda sağ sol meselelerine en büyük bir memleket davası olarak sık sık ve ısrarla dokunduğunuza göre herhalde bu mefhumların kesin sınırlarını çizmiş olacaksınız…

Sağ sol tasnifi yanlıştır. Sağın geriyi solun ileriyi temsil ettiği zannı yanlış olduğu için. Buna dair konferanslarım ve makalelerim vardır. İzahı bu konuşmamıza sığmaz. Birçok münakaşalar terminoloji hatalarından doğar. Kelimeler üzerinde anlaşmak mümkün olsaydı fikir ayrılıklarının çoğu ortadan kalkardı.

Edebiyat ve felsefe yanında tıbba ait çok fazla eserler okuduğunuz söyleniyor. 

Romanın mevzuu insandır. Ben onun ruhunu olduğu kadar vücudünü de tanımak zorunda idim. İnsan ruhu buhran anlarında kendini bize daha çok verdiği gibi insan vücudü de hastalıklarda sırlarını bize sezdirir. Belki böyle düşündüğüm için romanlarımda ruh ve beden hastalarına sık sık rastlanır. Hakikatte ben ruh ve beden doktoru değilim. Sadece romancıyım.

Yazarlık hayatınızda değişen bazı kanaatleriniz oldu mu?

“Bir Tereddüdün Romanı”na kadar şüpheci görünürüm. Varlığın mânası üzerinde tereddütlerim olmuştur. Bu romanın kahramanı sorar: Mânaya mâna veren biz miyiz?

Bu sorunun cevabı 20 sene sonra “Matmazel Noralya’nın Koltuğun”nda verilmiştir. Varlığa mâna veren insan değildir. İnsana mâna veren Varlıktır. Şüpheci zamanlar da dahil daima milliyetçi ve insaniyetçi oldum. Allah’tan şüphe ettiğim zamanlar bile onun varlığı imkânını reddetmedim. Marksist olmaksızın kendi inanış hudutlarım içinde bir çeşit sosyalistim. Fikirlerim hemen bütün kitaplarımda vardır. Esasta değişmedim. Kendi kendimi tashihe daima çalıştım ve çalışıyorum. İnsanın kendi kendisi kalmak şartiyle değişmesi bütün eşyaya şâmil bir zarurettir. Bunun için hem muhafazakâr hem de inkılâpçıyım.

Sonradan pişmanlık duyduğunuz bazı yazılarınız var mı?

Bütün yazılarımdan pişmanım. Onlardan utandığım için daha iyilerini yazmaya çalışıyorum.


Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar – S. 170-173 – 1960 – Derleyen: Mustafa Baydar

Ne Okuyorum? ekibinin kolektif paylaşımlarının hesabıdır. Arkasında sadece bir kişi yoktur. Bir fikir vardır! Hiç!