Platon ve Sokrates: Felsefe Dünyasını Olumlu Etkiledikleri Doğru Mu?

Felsefe dendiği zaman akla gelen iki isim şüphesiz Sokrates ve Platon’dur. Bu iki düşünür, özellikle Platon, ortaya koyduğu fikirlerle kendisinden sonraki yüz yıllarda bile adından söz ettirmeyi başarmıştır. Sokrates hakkında fazla bilgi sahibi değiliz, var olanları da onu çok seven, aynı zamanda öğrencisi olan Platon’dan öğrendik. Onların felsefe dünyasına yeni bir soluk kazandırdığı tartışılmaz bir gerçek. Genel düşünce Platon ve Sokrates’in felsefeye olumlu katkılar yaptığıdır. Ancak ben kendi adıma bunun böyle olmadığını ve bu iki ismin felsefeye yararlarından çok zararlarının dokunduğunu düşünüyorum. Öncelikle bu iki filozofun fikirlerini ortaya koyup çürütmeye çalışacağım. Ardından da felsefe dünyasında hangi dinamikleri değiştirdiğine değineceğim.

Sokrates’in öne sürdüğü felsefe basitçe ve genel anlamda şöyle ifade edilebilir: İnsan bilerek kötülük yapamaz. Kötülük ancak bilgisizliğin sonucu ortaya çıkar. Bu yüzden bilginin peşinden koşmak düşünen insanların birinci görevi olmalıdır. Bilgi elde edilmez, “hatırlanır” –Sokrates’in bir çobana sadece sorular sorarak geometri sorusu çözdürdüğü meşhur bir hikâyedir-. Sokrates diyaloğa önem verir. Bir insanı, bildiğini sandığı şeyi aslında bilmediğine ikna eder ve bunu da soru sorarak yapar. Kişi bildiğini sandığı şeyi aslında bilmediğini fark eder ve ondan sonra bilgilerini yeniden sorgulamaya başlar. Bu çürütme yöntemi ile gerçek bilgiye ulaşmanın adımlarını atmaya başlarız. Sokrates Sofistlere de karşıdır ve onların bilgi kavramını öznel bir duruma soktuğunu savunur. Ayrıca kendimize fayda sağlayacak bilgileri verip diğerlerini es geçerler ve bu yüzden sofistler iğrenç insanlardır. “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” en ünlü sözüdür ve Sokrates’in fikirleri hakkında bize ipucu verir. Sokrates’in felsefesi ana hatlarıyla böyledir.

Şimdi Sokrates’in soru sorarak çürütme yöntemini onun fikirlerine karşı uygulayalım. Bir insanın bilerek kötülük yapmayacağı, kötülüğün bilgisizlikten kaynaklandığı görüşü yanlış bir düşüncedir. Kötülük nedir? Kötü nesnel midir öznel mi? Sokrates kötü kavramını nesnel bir şey olarak ele alarak büyük bir hata yapmıştır. Kötülüğün bütün insanlar için geçerli olanı da vardır sadece belli başlı kişiler için olanı da. Bir ailenin çocuğuna cüzi miktarda harçlık vermesi o genç için kötüdür. Ama uzun yıllar boyunca hesaplı para harcamayı öğrenen bir genç için bu tecrübe kötü değildir. Ailenin az para vermesi aile için kötü değildir. Genç için kötüdür. Ama bu kötünün gelecek zamanlarda iyiye dönüşmeyeceğini kim bilebilir? Eğer Sokrates’in felsefesine inansaydık şöyle akıl yürütmemiz gerekirdi: Çocuğa az para vermek aile için de genç için de kötüdür ve bu bilgisizliğe dayanır. Oysa çocuklarının ileride zorluk yaşamamasını amaçlayan bir ailenin bilgisiz değil akıllı olduğu anlaşılmaktadır. Elbette filozofun bahsettiği kötülük kavramı verdiğim örnekteki gibi basit değil. O bütün insanlar için geçerli olan kötülüklerden bahsetmiş olabilir. Ancak bu konuda kesin bir çizgi çekmemiştir. Sadece kötüyü tanımlamış ve bunun ne türden şeyler olduğunu açıklamamıştır. Kötüyü herkes için geçerli nesnel bir durum olarak ele almıştır. Felsefesinin ilk yanlışı budur.

Bilginin elde edilmeyip hatırlandığı da yanlıştır. Okuma yazma bilmeyen bir çobana geometri sorusu çözdürmek bilginin hatırlandığı düşüncesini doğrulamaz. Mohaç Meydan savaşında neler olduğunu kitaplardan edindiğimiz bilgiler dışında bilemeyiz ve bunu hatırlayamayız. Eğer Sokrates’in kastettiği şey insanın kendi iç dünyası hakkında sahip olduğu bilgiyse teori yine yanlış çıkar. Eğer öyleyse otuz yaşındaki bir adamın gelecek hayatı için kendisine lazım olacak bilgiyi hatırlaması beklenir ama bu da mümkün değildir.

Soru sorma ve bu şekilde bilgiyi çürütme metodu sadece belli başlı alanlarda uygulanırsa meyve verecek bir yöntemdir. Söz konusu bilginin bir kesinliği olması gerekir. Üçgenin iç açılarının toplamı 180 derecedir ve bunu istediğimiz kadar farklı şekilde soralım cevap aynıdır, nesneldir. Herhangi bir kişi bana göre üçgenin iç açıları toplamı elli derecedir diyemez. Ancak kesinliği olmayan ve görece şeyler konusunda çürütme yöntemi bir komediye davetiye çıkarır. Çünkü söz konusu bilginin yüzde yüz bir kesinliği yoktur ve bu gerçek sayesinde hemen her fikir çürütülebilir. Felsefe bildiğini iddia eden bir insana, felsefe nedir, felsefe ve düşünmenin ilişkisi nedir? gibi sorular sorduğumuzu düşünelim. Ortaya çıkan şey her ne olursa olsun kişinin öznel düşünceleridir ve çürütülebilir. Görüldüğü gibi sorarak çürütme yöntemi belli kesinliği olan bilgiler için geçerlidir ve bu yöntem devasa bir buluş değildir. Suyun yüz derecede kaynadığını bilmeyen bir adam bildiği şey çürütüldüğünde yeniden sorgulaması için bir neden yoktur. Suyun yüz derecede kaynadığını bilmesi yeterlidir. Çünkü elde edilen sonuç herkes için geçerli bir bilgidir.

Sokrates’in bilgiye ulaşmayı tek amaç olarak ortaya koyması da dayanaksızdır. Hangi bilgiye ulaşmak? Neyi bilmek? Bu soruların cevabını vermez. Bilginin peşinden koşulmasını emreder ama hangi bilgi olduğunu söylemez. Bilgiye nasıl ulaşacağımız konusunda da bizi aydınlatmaz. Sadece insanın bildiğini sandığı şeyleri aslında bilmediğini ortaya koyar ve buradan da bilgi arayışını tek amaç olarak belirler. Görüldüğü üzere felsefesi dayanaksızdır ve yöntemsizdir. Her şeyin bilgisine ulaşmaya çalışan, bilmeyi ulvi bir görev ve şart olarak öne süren bir insanın “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” sözü komiktir. Sokrates’in felsefesinde bir yöntem olmadığı gibi bize şart koşulan ulvi amaca ulaşmak için gösterilen bir yol da yoktur. Bilgiyi nesnel olarak ele alması, her insan için geçerli ve mutlak olduğunu savunması paradoksal olarak onu çok eleştirdiği Sofistlerle aynı çizgiye koyar. Sokrates kendi inandığı şeyi doğru olarak ortaya koymuş ve faydalı olacağını öne sürmüştür. Bu yönden bakıldığında Sofistlerden hiçbir farkı yoktur.

Sokrates için bu kadarı yeterli sanıyorum. Onun insanlığa bir faydası dokunmuşsa da bunu sorgulamaya gösterdiği hassasiyetle başarmıştır. Ancak sadece bu kadardır ve gerisi yoktur.

Platon, Sokrates’e göre daha uzun yıllar felsefeye yön verdi. Felsefesi ana hatlarıyla şöyledir: İdealar dünyası vardır. Örneğin birçok kedi türü vardır ama kedi ideası herkes için aynıdır, öncesiz sonrasızdır, nesneldir. Buradan da bilgeyi idealar evrenine ulaşan kişi olarak tanımlar. Kişi idealar evrenine ulaşacak, gerçek bilgiyi edinecek ve geri gelecek, bildiklerini diğerlerine aktaracak. Bu insan diğerlerinden daha bilge olduğu için, bilinmeyeni bildiği için filozof-kral olacak ve ülke yönetiminde söz sahibi olacak. Bu yüzden Platon duyuların aldatıcı olduğunu, gerçekliğe ve bilgeliğe sadece düşünce yoluyla ulaşılacağını savunur. İnsan düşünerek idealar evrenine ulaşacak ve gerçekleri görecektir. Platon’un devlet ideasına girmeyeceğim çünkü konuyu fazla uzatmış oluruz. Ancak eleştirirken öne sürdüğü devlet fikrine de kısa da olsa değineceğim.

Platon’un ve Sokrates’in en büyük hatası ve felsefeye yaptıkları en büyük kötülük sadece düşünerek doğru yolun bulunacağını söylemiş olmalarıdır. Gözlemi ve deneyimi felsefeden ayırarak onulmaz bir hata yapmışlardır. İnsanın sadece düşünerek doğruya ulaşabileceği fikri uzun yıllar boyunca felsefenin kalbine yerleşmiştir ve bu, düşünce dünyasına “uhrevi” bir sayfa açmıştır. Sadece düşünerek doğruyu bulamayız. Suyun yüz derecede kaynadığını ya da arıların çiçekten polen toplayarak bal yaptığını zihinsel uğraşlar sonucu öğrenemeyiz. Deney ve gözlem bir fikir inşa etmek için temel gereksinimlerdir. Platon duyuların aldatıcı olduğunu söylerken her gördüğümüzü olduğu gibi almamamız gerektiğini ima etmiştir aslında. Ancak buna bir açıklık getirmemesi hatadır. Duyular dünyasının “sıradan insanlara” hitap eden bir evren olduğunu söylerken yanılıyordu.

İdealar evreni teorisine gelelim. Bir sürü kedi çeşidi olmasına rağmen “kedi” bir ideadır. Platon bilgeliği de bu çerçevede ele alır. İdealar evrenine ulaşan bilge diğerleri gibi duyumsanır dünyayla uğraşmayacak ve gerçeği bilecektir artık. Burada yine dayanaksız bir fikre çarpıyoruz. Hangi bilgi? Bilginin hangi türü? Bilge sandığımız kişiyi bilge yapan şey nedir? Bilgelik dünyanın her yerinde aynı yüceliğe mi sahiptir? Veya bilge hemen her şeyi çözecek kadar aşmış mıdır? Elektrik tesisatı bozulmuş bir ev yüce bir filozofun hayat bilgisinden ziyade bir tesisatçının teknik bilgisine ihtiyaç duyar. Görüldüğü gibi bilgi ya da bilgelik değişen koşullara farklılaşabiliyor. Matematik profesörü bizim için hayran olunacak bir bilge olabilir ama başka bir matematik profesörü için değildir. Platon da Sokrates’in hatasını yapmış ve bilgiyi herkes için geçerli nesnel bir şey olarak ele almıştır.

Buradan hareketle öne sürdüğü filozof kral düşüncesi de saçmadır. Filozofun devleti iyi yöneteceğini belirleyen şey nedir? Eğer bir devlet yönetilecekse yöneten kişinin yüce bir düşünür olduğuna değil iyi bir siyaset bilimcisi olup olmadığına bakılır. Atatürk bir filozof değildi ama siyaseti çok iyi bilirdi. Bugün hemen herkes onu muhteşem bir deha olarak biliyor. Görüldüğü üzere bilgilerin kullanım alanları, dereceleri, gerçekliği değişkenlik gösteriyor. Bunun için de bunun ayrı bölümlere ayrılması lazım. Herkes için geçerli ve kabul gören bir bilgelik olmadığı gibi hayatın anlamını çözmüş insanların her şeyi iyi yapacağı da garanti değildir.

Platon’un devletinde sınıflar arası geçiş imkânsıza yakındır. Bunu da her ruhta bazı duyguların daha ağır bastığına dayandırır. Ona göre her insanın ruhunda bazı duygular baskındır. Bazı ruhlarda şöhret olma isteği önde gelir ve bu kişiler asker olmalıdır. Bazı ruhlarda düşünce ağır basar ve onlar filozof kral olmalıdır –tabii belli bir eğitimden geçtikten sonra-. Platon burada düşünce evreninden uzaklaşıp ilahi bir şeye tutunmuştur. Ona göre bir sınıfın bütün çocukların ruhlarında aynı duygular baskındır. Bu da çok yanlıştır. Babası asker olan bir çocuğun da ünlenme sevdalısı olacağını nasıl garanti edebiliriz? Asker çocuğunu yönetici sınıfından bir babanın eline versek o kişi yine de ne olursa olsun düşünmeyi reddedip şöhretin peşinden mi koşacak? Platon’un devlet ideasının bir çözümlemenin değil bireysel düşüncenin sonucu olduğu açıktır. Saçmalığı bir üst boyuta taşıyıp farklı bir fikir de ortaya atar Platon: onun devletinde yönetici sınıfın aile kurması ve özel mülkiyet sahibi olması yasaklanmıştır. Öyle ki kadınlar çocuklarını çocuklar da babalarını ve annelerini bilmeyecek. Yeni doğan çocuğa devlet el koyacak. O sınıfın kadınları ve erkekleri çok eşli olacak. Ona göre eğer böyle olursa çocuklar büyüklerine saygısızlık etmeyecek –çünkü o kişi babası/annesi olabilir- büyükler de çocuklara kötü davranmayacak –çünkü kendi çocukları olabilir- Böyle bir fikir ortaya atan Platon’un akraba birlikteliğini yasakladığını görüyoruz. Eğer kimse anne ve babasını bilmeyecekse akraba birlikteliklerinin nasıl önüne geçilecek? Bu sorunun da cevabını vermek için uğraşmaz. Platon’un devletinin hiçbir gerçekliği olmadığı gibi tutar tarafı da yoktur.

Görüldüğü gibi Platon ve Sokrates felsefeyi gözlemden, deneyden ayırmış, sadece düşüncenin içine sıkıştırmış ve böylece telafisi mümkün olmayan bir hata yapmışlardır. Sofistlerden nefret etmelerine rağmen “kendisi için doğru olan şeyleri insanlara kanıtlama” çabasına düşmüşler ve böylece sofistlerle aynı çizgiye gelmişlerdir. Ortaya attıkları fikirler sadece kendi inandıkları doğrulardır ve çelişkilerle doludur. Felsefe dünyasına en büyük zararı da bu vermiştir. Bilgeliğin, doğruluğun, gerçekliğin “zaten bilineceğini, herkes için aynı olacağını ve sadece düşünceyle ulaşılacağını” iddia etmişler ve felsefeyi bilimden koparıp frenlemişlerdir. Oysa felsefe de bilim de hayat da sürekli devinir ve bir noktada takılı kalmak bağnazlığa yol açar. Bu yüzden paradoks olarak düşünmeyi ne kadar savunurlarsa savunsunlar ortaya koydukları şeyler genel olarak ilahi bir boyut kazanır.

Sokrates ve Platon’dan önceki filozoflar deneyi, gözlemi es geçmemişlerdi. Doğayı, hayvanları, havayı, denizi gözlemleyerek hayatın anlamını bulmaya çabalamışlardı. Bu yüzden felsefeyi bilimle iç içe ele almışlardı. Ancak Sokrates ve Platon felsefeyi tamamen düşünceye mahkûm ettiler. Gerçekliğin, bilginin bir ve tek olduğunu öne sürerek felsefeye büyük bir darbe indirdiler. Onların bu görüşü dinin sonraki yıllara egemen olmasının da fitilini ateşledi. Düşünmek ve sorgulamak uzun yıllar boyunca uhrevi şeylerin peşinden koşmak olarak algılandı. Felsefe dünyası da onların açtığı bu sonuçsuz ve hiçbir yere varmayan yolu uzun yıllar takip etmek zorunda kaldı.