Raymond Carver’dan Bir Şiir ve Çevirmeninden Notlar

Ne Okuyorum? da yeni bir çalışma bölümüne başlıyoruz: Çeviri. Bu bölümde daha önce Türkçeye çevirilmemiş metinleri çevirmekle yetinmeyip çeviri deneyimlerini de buradan paylaşmayı amaçlıyoruz.

Bölümümüzün ilk işi bir şiir çevirisi. Raymond Carver’ın Prosser isimli şiirini ilk defa burada Türkçe haliyle okuyacaksınız. Hemen sonrasında ise çeviri notları yer almaktadır.

İyi okumalar dileğiyle.


Prosser

 

Tepelerde iki otlak, vakit kış

Prosser’ın ötesinde taptaze yeşil buğday tarlası, kamışlar

sürülmüş tarladan yükseliyor geceleyin,

bekliyor,

tekrar yükseliyor, nihayet filizleniyor.

Kazlar yeşil buğdaya bayılır.

Ben de merak edip bakmıştım bir kere.

Buğday anızı nehre uzanıyor.

Her şeyi gizleyen tarlalar bunlar.

Geceleyin gençliklerini yâd ederler tekrar tekrar,

fakat solukları sakin ve düzensiz

tıpkı hayatlarının çöktüğü gibi kapkara kırışıklıklarına

Kazlar bu mahvolmuş buğdaya da bayılır.

Ölürler onun için.

Fakat her şey unutuldu – neredeyse,

er ya da geç, Yüce Tanrı –

babalar, dostlar; dâhil olurlar

hayatına, sonra çıkarlar – birkaç kadın kalır

biraz daha, sonra giderler – nihayetinde tarlalar

sırtlarını dönüp ortadan kaybolurlar yağmurda.

Her şey kaybolur – Prossser hariç.

Buğday tarlalarını arabayla geri kat etmenin vaktidir bu gece –

farların tarlaları kıvrımlarda tırmıklama vaktidir –

Prosser – ah şu kasaba, ışıldıyor tepelere çarpıp dağıldığımız gibi bizim,

soba tıkırtısı, sevişmekten yorgun,

parmaklarında barut kokusu hâlâ:

Güçbela görüyorum babamı, göz ucuyla

arabanın ön camına bakıyor, Prosser, diyor.

– Raymond Carver

Türkçesi M. Taha Tunç


 

Çeviriye, Carver’e ve Katedral’e Dair

Bu şiiri, Carver’in Fires (Picador, 1986) adlı eserinden aldım. Öncelikle şiirin çevirisini kontrol eden Gizem Yiğit’e emeğinden ve katkısından dolayı teşekkür ederim. Kendisi, kısa süre önce başlamış olduğum çeviri (denemesi) yapma sürecinde bana destek olmaya devam ediyor.

Raymond Carver denince, akla öncelikle şiirleri gelmiyor; insan ilişkilerini incelikle ele alan öyküleri ve o öykülerde geçen çoğu şey geliyor: bazen hastane koridoru, bazen bira kokusu, bazen de kavgalar, gürültüler. Carver’in öykülerindeki (bu, çevirmen Ayça Sabuncuoğlu’nun da başarısıdır) tazeliği, insana dair tespitleri ve ironik ifadeleri hemen fark ederiz. Etkisinden çıkmak zordur; bu yüzden de üzerine bir şeyler yazmak zorlaşıyor. Fil’deki “Samimiyet”, Katedral’deki “Küçük, İyi Bir Şey” niteliğindeki bir öyküden kurtulmanızın çaresi belki de yoktur. Yine de acılarımızı rulo pasta yiyerek sonlandırmamız mümkün gözükmüyor.

“Tüyler”deki (Katedral’in ilk öyküsü) kahraman herhangi birimiz olabilirdik: başkasınınsa sevmem, ama bana aitse aşk tadından yenmez. Yine Katedral’de, oğlunu görmeye giden Myers’in onu görmeden geri dönüşü bizi şaşırtsa da sonunda bir kabullenmeye varırız. Eyleme geçme konusunda epey kötü olan Anlatıcı, “Aptalca işlerle dolu bir ömürde, bu gezi herhalde şimdiye kadar yaptığı en aptalca şeydi” (s. 61) derken Myers’in eylemsizliğinden, vazgeçişlerinden bahsediyor. Bir pastacı, çocuğunu kaybeden bir çifte “Bunca yıl çocuksuz olmanın nasıl bir şey olduğunu anlattı” (s. 94-95). “Küçük İyi Bir Şey”in bir gizemi yok: Okuru basitliğe, yüzeyselliğe davet ediyor; ama sonunda hep yanılıyorsunuz. “Aslında hiç de öyle değil” ve “İşte, tam da bu” arasında gidip geliyorsunuz okurken. “Küçük İyi Bir Şey”, Carver’in öykülerinin temsili gibi – yüzeysel ama derin, düz ama kıvrak, eyleme dayalı görünse de fikirlerle dolu.

Carver’den epey fazla iz taşıyan öyküsü “Nereden Aradığım”da, öykünün kıyıda köşede kalmış bir yerinde J.P. “yaptıklarımızı neden yaptığımızı kim bilir?” (s. 135) diye soruyor. Ne Jack London ne de Raymond Carver neden alkolik olduğunun farkında değildi. Vahşetin Çağrısı ile Lütfen Sessiz Olur musun, Lütfen?i yan yana getiren bu ayrıntıdır; tıpkı Martin Eden ve Fil’i getirdiği gibi. Raymond Carver deneyimi, sürekli aklımda dönüp durur benim. Kendimi birden öyküde okuduğum koridorda bulurum; ama metrodayımdır.

Sanırım Carver her okura hitap edecek tarzda bir öykücü değil; çünkü bir şey söylemiyor,  daha doğrusu böyle bir amaca saplanmıyor. Edebiyatını basitlikte icra ediyor: Kadınlarla erkekleri ele alan onlarca roman okumuşumdur; ama hiçbiri Carver kadar olağan anlatmamıştır.

Demem o ki, bu şiiri (ve dahasını) çevirme fikri Carver’in öykülerinden ilhamla çıktı. Şiirlerinde de aynı Carver’i görmek mümkün bana kalırsa. Carver’i (yeniden) okumaya yönelik her çaba, bize ironi ve sert gerçeklikle yoğrulmuş bir anlatım biçiminin imkânını sunuyor – kâh şiirlerinde kâh öykülerinde.