Romandan öyküye, denemelerden söyleşiye yeni çıkan 15 kitap

Fuarla beraber yayınevleri birer birer yeni kitaplarını çıkarmaya başladı. Sizler için yeni çıkan kitaplar içerisinden bir seçki hazırladık.

İçerisinde romandan öyküye, şiirden söyleşiye, deneme ve mektuplardan, sanat ve sinema kitaplarına değin, oldukça farklı türlerde kitaplar bulunan listemiz 15 kitaptan oluşuyor.


1. Safiye – Murat Bardakçı

Akdeniz Bölgesi’nden, 1930’lu senelerde dört güçlü kadın sesi çıktı: Mısır’dan Ümmügülsüm, Fransa’dan Edith Piaf, Portekiz’den Amalia Rodrigues ve Türkiye’den Safiye Aylâ…

Bu kitap bilinmeyen bir diyarda dünyaya gelen, kimsesizler yurdunda yetişen, çektiği yoklukların ardından şöhret ve servet sahibi olan Safiye Aylâ’nın 1998’de noktalanan renkli ama hüzünlü hayatının hikâyesidir.

Gençlik senelerinde Atatürk’ün ve diğer devlet büyüklerinin yakın çevresine girmesi sayesinde Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının önemli hadiselerine şahitlik eden Safiye Aylâ sonraları kendi ifadesiyle isyankâr ve solcu oldu. Nâzım Hikmet ile ve o devrin netameli birçok ismiyle beraber bulundu, Türkiye İşçi Partisi’ni destekledi ve Hazreti Muhammed’in soyundan gelen Şerif Muhiddin Targan ile evlenip peygamber torunlarına, yani Şerif ailesine gelin gitti.

Safiye Aylâ’nın özel evrakı temel alınarak yazılan bu kitapta Türk Musikisi’ne Cumhuriyet döneminde iki defa getirilen yasaklamanın ayrıntılarının yanısıra Mehmet Âkif Ersoy ve Rıza Tevfik Bölükbaşı gibi meşhur kişilerin mektupları ile Nâzım Hikmet hakkında Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde bulunan ve daha önce yayınlanmamış bazı belgeler de yer alıyor.


2. Gecenin Gecesi – Hasan Ali Toptaş

Hasan Ali Toptaş’tan yeni öyküler. Her biri “HAT edebiyatı”nı kazan, kazdığı yere yeni sorular bırakan, bıraktığı soruları derinleştiren, derinleştirdikçe daha da karışan, karıştığı ölçüde de billurlaşan öyküler. Kısık sesli, meraklı, ruhu kolaçan eden, arayan metinler…

Gecenin Gecesi öykünün geldiği yeri yeniden konuşan bir kitap. “Onun atı daha gurbete çıkmadan ürkütülmüştür,” denilmişti Toptaş için. Bu kitapta da gurbete çıkanlar var. Gurbeti külfet, külfeti azap belleyenler var. Ve herkes eve dönüyor sonunda.

Eve: Edebiyata.

“Şimdi sen, öyleyse bütün bunları neden yazdın, diyeceksin belki. Doğrusu, neden yazdığımı ben de bilmiyorum. Demek, yorganı omuzlarıma doğru çekip, bu yatak beni öldürecek dedikten sonra yazının içinde uyuyakalmışım.”


3. Kadın Savaşçılar – Irene Civico / Sergio Parra

Kaç tane ünlü mucit tanıyorsunuz?

Peki ya gizli ajan?

Bu kitap, kadın oldukları için yaşadıkları dönemde hak ettikleri ilgiyi görmeyen ama inanılmaz işler başarmış kadın savaşçılar hakkında.

Onlar dünyayı değiştirdiler, bu yüzden adları kocaman harflerle yazılmalı!

Kadın savaşçılar her taraftalar, sadece biraz dikkatli bakmak gerek. Bir düşünün… Anneniz, büyükanneniz, kız kardeşiniz, eski öğretmeniniz, belki o çok beğendiğiniz yazar… Ünlü olmasalar da hayata karşı gerçek birer rock yıldızı gibi dik duran tüm bu büyüleyici kadınlar onlar. İşte bu sebepten tüm dünya ayaklarına kapanmalı. Hemen şimdi.

Bu kitapta baş döndürücü 26 kadının hikâyesini derledik. Bazı isimler tanıdık gelebilir, bazılarını ise ilk defa duyuyor olabilirsiniz ama hepsi yaptıklarıyla tarihte büyük bir önem taşıyor.

Kadın savaşçılar geldi ve gitmek gibi bir niyetleri yok!

İSKENDERİYELİ HYPATIA * MARY SHELLEY * ADA BYRON * NELLIE BLY * MARIE CURIE * LOTTIE DOD * ALICE GUY * VIRGINIA WOOLF * COCO CHANEL * CLARA CAMPOAMOR * AGATHA CHRISTIE * ANGELA RUIZ ROBLES * AMELIA EARHART * FRIDA KAHLO * SIMONE DE BEAUVOIR * IRENA SANDLER * NANCY WAKE * ROSA PARKS * HEDY LAMARR * AUDREY HEPBURN * SUSAN SONTAG * ANNIE LEIBOVITZ * JANE GOODALL * VALENTINE TERESHKOVA * LADY GAGA * MALALA YOUSAFZAI


4. Sinek Azabı – Elias Canetti

Edebiyattan sosyolojiye farklı alanlarda çok sayıda eser veren Elias Canetti, bu kez de yalnızlık, ölüm, iktidar ve dil temalarını işlediği Sinek Azabı’yla okur karşısında. On yıllardır not aldığı ve daha önce yayınlanmamış aforizmalar, alıntılar ve hatıralardan oluşan bu eserde büyük edebiyatçı ve düşünürün zihninde beliren kıvılcımların ve düşünüş tarzının izini sürmek mümkün. Canetti eserini dilin müthiş kuvvetinin bilinciyle kaleme alırken, 20. yüzyılın büyük bilgesinin derin yaşam deneyimini değerlendirmek de okurlarına kalıyor.

“Her sözcüğün şiddetle etkilediği bir kurbanı vardır; bazen düşünüyorum da, galiba bütün sözcüklerin kurbanıyım ben. Yakayı sıyırabildiğim kelimeler, sadece kâğıda aktarabildiklerim; bunlar beni sakinleştiriyor; bu sözcükleri kullanmama müsaade edilmiş gibi; ölüp gittiğim zaman, beni artık tahrik etmeyeceklerinden eminim, her ne kadar o zaman bile, hatta asıl o zaman var olacaklarsa da.”


5. Hakikatin İzinde – Thomas Bernhard

Düzyazının huysuz sesi Thomas Bernhard’ın konuşmalarını, okur mektuplarını, söyleşilerini, edebiyat yazılarını bir araya getiren Hakikatin İzindetıpkı romanlarında ve tiyatro oyunlarında çizdiği baş karakterlerinden biri gibi söz alan hakiki Thomas Bernhard’ı çıkarıyor okur karşısına. Ülkesi Avusturya’ya duyduğu nefretle karışık sevgi ile ışıkları yanan yazınsal sahnesinde odağa aldığı darkafalılık, kötülük, bilgisizlik, eylemsizlik meselelerinden edebiyat, tiyatro, müzik, felsefe ile ilişkisine, kendisini yaşama bağlayan uçlara, intihar kavramına dek pek çok konuda bu kez ete kemiğe bürünen yazar Thomas Bernhard’ın bütün aksiliği ve dürüstlüğüyle konuşuyor. Hakikatin İzinde Thomas Bernhard’ın yazar kişiliğinin somut yaşamına yansıyan siyaseti.

Sizin şehir mızıkacılarınızın masalına göre davranamayacağım; bir şey anlatmak istemiyorum; şarkı söylemek istemiyorum; vaaz etmek istemiyorum; ama şurası doğru: masalların zamanı geçti, şehir ve devlet masallarının ve tüm o bilimsel masalların; felsefi olanlar da dahil; artık hayaletler âlemi yok, evrenin masallık bir yanı kalmadı; en güzel masal olan Avrupa ölü; işte hakikat ve gerçeklik. Gerçeklik de hakikat gibi masal değildir ve hakikat asla masal olmamıştır.


6. 1917 Devrimin Rapsodisi – Ferit Burak Aydar

“Yaşanan bir komplo değil, ayaklanmadır. Petersburglu işçi ve askerlerin devrimci enerjisini biledik. Kitlelerin iradesini bir komploya değil, açıkça bir ayaklanmaya yönlendirdik. Şimdi zafere ulaşmışken al ben yemeyeyim sen ye diyelim, uzlaşalım, müzakere edelim, öyle mi? Peki ama kiminle? Hayır, uzlaşma mümkün değildir. Bize bu teklifle gelenlere cevabımız şudur: Siz bir avuç sefil müflissiniz, sizin işiniz bitti. Yallah, layık olduğunuz yere: Tarihin çöplüğüne!”

Bolşevikler devrimin hemen ertesinde tarihsel eylemlerini bu sözlerle açıklamışlardı. Bolşevikler doğru zamanda harekete geçerek tarihte ilk kez solu mağlup, mağdur ve mahzun olmaktan kurtarmışlardı. Devrimin melankolisi gitmiş, rapsodisi gelmişti.

Daha önce İspanya İç Savaşı’nın öyküsünü kaleme alan Ferit Burak Aydar, 100. yılında Devrim’i ayrıntılı bir tahlille mercek altına alıyor.


7. Armine – Murat Ataş

İhtiyar bir adam, yanında kara köpeğiyle, Ermeniler ve Türklerin bir arada yaşadığı bir köye gelir. Kışları Sivas şehrinde, yazları ise köyde sakin bir hayat süren Galenler ailesi bu durumdan huzursuz olur, zira ihtiyarla aralarında geçmişten kalmış, çözülmemiş bir hesap vardır.

Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte tarih önüne geçilmez bir hızla akmaya başlar. Ermeniler için günbatımı yaklaşırken, Armine ile Civan’ın aşkı henüz şafağını yaşamaktadır. Köylüler, nedenlerini dahi bilmedikleri politik kararlara maruz kalarak yok oluşa doğru yürürken, iki âşık önce hayatta kalmaya, sonra birbirlerine kavuşmaya ahdederek ölüme direnirler.

İlk romanını kaleme alan Murat Ataş, kurgu ile gerçeği, söylence ile sevdayı iç içe geçirdiği Armine Çorak Dağ’ın Sürgünü’nde, dönemin gelişmeleriyle bezediği olay akışını mahir bir şekilde örüyor. Yörenin gelenekleri, Türkler ve Ermeniler arasında komşuluk ilişkileri, gitgide biriken gerginliklerin 1915’te nasıl bir karanlık yarattığı incelikli bir şekilde aktarılırken, yerel bir trajedi, evrensel ölçekte insanlık hallerini yansıtan bir aynaya dönüşüyor. Okur, çocukluktan genç kızlığa ve nihayet yaşlılığa doğru yol alan Armine’nin adımlarını takip ederken, o aynayı kendi kendine de tutuyor kaçınılmaz olarak. Armine Çorak Dağ’ın Sürgünü, bir dönem romanı, ancak salt bir dönemin değil, tüm zamanların insani acılarının romanı.


8. Sırlıçeşme – Ayhan Koç

Zaman zaman içinde, mekân mekân içinde. Hem büyü, hem gerçek: Sırlıçeşme.
İstanbul’un ücrasında iki kafadar gencin, Fikret ile Sadık’ın eski çağlardan süzülen hikâyeleri var bu ilk romanda. Bir Türkiye manzarası, öte yandan.
Ayhan Koç “İnsan, kendisini bekleyenlerin umutları kadar yaşıyor,” derken, bir mecburiyeti hatırlatıyor aslında. Bugünden geriye bakarken usta, dünden şimdiye bakarken hevesli bir anlatıcı.

Romandaki incelmiş dil, ironilerdeki ustalık şaşırtıcı. Fikret’in ve Sadık’ın kasaba ile ilişkileri sadece “sıkıntı” ile açıklanabilir mi? Sadece kasaba değil; iletişim, iletişimsizlik, bizatihi dil bir sıkıntıya dönüşüyor. Doğurgan bir sıkıntıya. Tekrar söylersek, insan kendisini bekleyenlerin umutları kadar mı yaşıyor?  Bir ilk roman ama belli, devamı gelecek. Türkçe, o gelecek olanı bekliyor.


9. Yenilmez – Stanislaw Lem

“Yenilmez, giderek yükselen bir gerilimi seven okurları memnun edeceği kadar gizem okurlarını da etkileyecek.”

-Ursula K. Le Guin-

Solaris’in yazarı Stanislaw Lem’den, H. G. Wells ve Jules Verne gibi ustaların izlerini takip eden bir bilimkurgu klasiği: Yenilmez.

Bilinmeyen bir gezegene yolculuğa giden uzay gemisinin Dünya ile bağlantısı bilinmedik sebeplerden ötürü kesilir. Regis III adlı bu gezegende başta kaptan Rohan olmak üzere geminin tüm mürettebatı insanlığın en büyük ikilemlerinden biriyle yüzleşecektir: İnsan, bilgisinin sınırlarının farkına vardığında verebileceği kararlar ne kadar güvenilirdir? Mantık çerçevesinin çok ötesinde bir durumdayken bu soru üzerinden kendini bulmaya çalışan ekip, şimdiye dek anlatılmış en dehşet verici uzay yolculuklarından birinin parçası olacaktır. Yenilmez gemisinin mürettebatı bilinçli adımlar atan bir gezegenle yüzleşmek zorundadır.


10. Sinemanın İstanbul’da İlk Yılları – Nezih Erdoğan

Sinemanın memleketteki ilk günleri, karmaşası, temaşası, şayia ve iştahı… Kalabalığı ve seyrekliği, ara durakları…  Mekânlar, işletmeler, ilk gösterimler, isimler ve teferruatlar… Nezih Erdoğan, sinemanın İstanbul’daki ilk günlerini anlatıyor, arkeolojik bir kazıyı andıran titizlikle, sabır ve emek isteyen bir tutkuyla kayıp bir geçmişin izinden gidiyor.

Sinemanın İstanbul’daki İlk Yılları, modernleşme tarihimizin seyir ve sinemayla gelen büyük dönüşümünü resmediyor. Bir başvuru kitabından fazlası. “Modernliğin İstanbul dediğimiz coğrafyada ete kemiğe bürünüşünde sinemanın nasıl bir payı olmuş olabilir? Arzunun 19. yüzyılda en çok görsel yollardan ifade bulduğunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır. Bir Osmanlı şehri olarak İstanbul, çeşitleri gittikçe artan görüntüleme ve izleme aygıtlarının mutlaka yöneldikleri bir şehir idi. Bununla birlikte, bu aynı zamanda modern ve (kısmen de olsa) Avrupai başkent bir arzu nesnesi olmakla kalmadı, modern yaşamın bir koşulu olan bakma ve bakılma arzusunu kendi uzamı içinde tekrar tekrar üretti. Sinemanın şehre gelişiyle modernliğin şehrin dokusuna nüfuz etmesi, biraz da bu nedenle, bir arada düşünülmelidir.”


11. İçSavaşDiyarı Feci Düşüşte – George Saunders

Ötekilere, kaybetmişlere, tutunamamışlara dair öyküler…

George Saunders’ın erken dönem öykülerinin ve bir novellasının yer aldığı İçSavaşDiyarı Feci Düşüşte siber terörizmle dolu, kâbus gibi bir kıyamet-sonrası dünya yaratarak okurları her zamankinden daha karanlık, daha nüktedan, daha ümitsiz ve hepsinden ötesi, çok daha çarpıcı gerçeklerle yüzleştiriyor.

Folio Ödüllü  yazar Saunders, bir kez daha aşina olduğumuz kahramanlara dönerek kaybetmişlerin, eziklerin, kusurluların, engellilerin yani bir şekilde yaşamın kıyısında kalmış bireyin gönüllü sözcülüğünü üstleniyor.

İçSavaşDiyarı Feci Düşüşte’yi yazarın külliyatında farklı bir yere koyan özellik ise öykülerin büyük çoğunluğunun, paralel bir evrende ya da çok yakın ve kötümser bir gelecekte geçiyor olması. Saunders, insanlığa dair karanlık bakışını “ötekileşmek” ve “yalnızlaşmak” alanında yoğunlaştırarak okuruna sarsıcı satırlar sunuyor.

Hiciv, eleştiri, ironi ve mizah dozunu hiçbir sayfada yitirmeyen İçSavaşDiyarı Feci Düşüşte, George Saunders’ın en güzel ve en yaşlı öykülerinin aslında nasıl da hiç yaşlanmadığını ortaya koyuyor.


12. Başka Şeylerin Şiirleri – İsa Küçük

Bu şiirin şairi aşktır

Kalemi körün sopası

Sesi

Caminin hoparlörünü ele geçirmiş bir anarşist

Dilini eşekarısı sokmuştur

Aşk, şiirin şairidir

Eyleminiz illegaldir diye bağıran megafona

Bangır bangır cevap verir

Aşk konuşuyor

Hükümet sen aradan çık


13. “Aslında…” – Ercan Kesal

Tüm yapıp ettiklerimizle aramızdaki mesafe, aslında bunların yarattığı iktidarın ne kadarından vazgeçebildiğimizin mesafesidir.Hayat aslında kalabalıkmış gibi görünüyor ama çok izole yaşıyoruz ve yalnızız.Her şeyden haberdarmışız gibi davranıyoruz ama çok da yalnız ve çaresiziz aslında. Biz İstanbul’da küçük kasabalarda, küçük şehirlerde yaşıyoruz aslında. Aslında hatırlamak, ayıklamaktır. Belleği diri tutmak da ahlâkî bir seçim aslında. Utanmayı kaybetmek aslında kişinin kendine olan saygısını kaybetmesidir.

Kendi yaşadıklarımızı, “Ben olsaydım ne yapardım?” sorusunun cevaplarından, başkalarından duyduklarımızı “Benim başıma gelseydi ne olurdu?” üzerinden kuruyoruz aslında. Aslında her metnin “ebesi” de şiirdir. Bizim sesimiz aslında yaşadığımız coğrafyanın, kişisel ve toplumsal tarihimizin ve belleğimizin bize bağışladığı bir “tını”dır. Aslında yazmıyorum da bir şey çekip izletiyorum gibi.

Aslında klasik diye adlandırdığımız bütün yönetmenlerin bir sinema felsefecisi gibi yaşadıklarını söyleyebiliriz. Aslında, iyilik kendiliğinden ve istenmeden vermek değil midir? “Sinemanın atına binmiş, edebiyatı kırbaç yapmış” bir yazarla söyleşiler… Hekim sıfatıyla hastalarının, yazarlığıyla Anadolu’nun sır kâtibi olan Ercan Kesal, edebiyatla ilgili, eserleriyle ilgili, memleketle ilgili, hal-i pürmelâlimizle ilgili, taşrayla ilgili, insan halleriyle ilgili, umut ve direnişle ilgili, ahlâkla ve vicdanla ilgili, sinemayla ilgili sohbet ediyor bizimle.


14. Koşarken Belli Olmaz – Burcu Arman

Daha iyisinin peşinden koşarken elde kalan hayata ne olur?

Burcu Arman ilk romanı Koşarken Belli Olmaz’da sevilmeden paylaşılan hayatların hikâyesini anlatıyor. Üçüncü sayfadan gerçeğe dönüşen “benim başıma gelmez”li cümlelerin bütünü var bu romanda.

Evliliğinde sorunlar yaşayan gazeteci Nisan’ın kocası ortadan kaybolur. Aynı gün komşusu Mutlu da öldürülür. Nisan, gazeteden arkadaşı Onur’la birlikte hem biten bir ilişkinin, hem de faili meçhul bir cinayetin peşine düşer.

Burcu Arman, karanlık bir hikâye anlatırken bile kaleminden ışıklar saçıyor.


15. Köpek Kitabı – Kolektif

Kimi zaman en yakın dostlarımız, kimi zaman koruyucularımız, kimi zaman sevdiğimiz kitapların sevdiğimiz kahramanları… Kediler, köpekler, kuşlar. Zekâlarıyla bizi hayrete düşüren, tatlılıklarıyla en kötü günlerimizi bile güzelleştiren, varlıklarıyla umut veren hayvan dostlarımız bu defa da resim sanatındaki yansımalarıyla karşımızda. hep kitap, hayvansever okurlara, çevirdikleri her sayfada büyülenecekleri üç kitap sunuyor:

Kedi Kitabı, Köpek Kitabı, Kuş Kitabı. Köpek denince ilk akla gelen kelimedir bağlılık. Tabii ki insan ve
köpek ilişkisinde bu bağlılık karşılıklı. Sanatçılar resimlerinde de ayrılamamış sadık dostlarından. Büyük, küçük, zarif, asil, komik…

Bir sürü cins var bu kitapta. Üstelik birbirinden güzel köpek çizimlerine hem sanatçıların kendileriyle hem de köpek cinsleriyle ilgili bilgiler eşlik ediyor. Dünyanın dört bir yanından ressamlar ve illüstratörlerin çizimleriyle Köpek Kitabı, adeta köpek dostlarımız için bir saygı duruşu.

Ne Okuyorum? ekibinin kolektif paylaşımlarının hesabıdır. Arkasında sadece bir kişi yoktur. Bir fikir vardır! Hiç!