Şark’ın ve Garb’ın İçinde Bir Roman: Huzur

“Şarkla garp birbirinden ayrı. Biz ikisini birleştirmek istedik. Hatta bunda yeni bir fikir bulduğumuzu bile sandık. Halbuki tecrübe daima yapılmış, daima iki çehreli insanlar vermiştir.”

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1949 yılında yayınladığı Huzur isimli romanı, yıkılmış bir imparatorluğun derin izlerini ve hafızasını üzerinde atamamış fakat bir yandan da Batı’ya adapte olmaya çalışan Cuhmuriyet Dönemi insanının tüm ikilikleri içinde bize, onlardan birinin yani, Mümtaz’ın hikâyesini anlatır.

Romanımızın baş kahramanı olan Mümtaz, dengeli bir hayat sürememiş, mutluluğun ve mutsuzluğun dalgalı denizinde oradan oraya sürüklenmiştir. Benim onu roman sonunda pek de talihli göremeyişim sebebi yaşadığı acılar değil, mutluluklarının devamlı olamamasından veya hep yarım kalmasındandır. Kötü şeyler Mümtaz’ın da başına bir anda gelmiştir. Önce babasının tek kurşunla -üstelik yanlış kişi sanılarak- vurulmasının sesini işitmiş,  kısa süre sonra annesini de kaybederek yapayalnız kalmıştır. Aslında Mümtaz’ın asıl hayat hikayesi ailesi öldükten sonra İstanbul’a taşınmasıyla başlar. Mümtaz, babasının amcasının oğlu olan fakat bir abi gibi sevdiği, hatta zaman zaman baba yerine koyduğu İhsan  Amca’sının yanına taşınır. Amcasının eşi Macide de onun hayatına bir kadın profiliyle yerleşmiş ilk kadındır. Macide bu evin –zamanında evladını kaybetmenin etkisiyle- eski delisi ama sonrasının Anadolu kadınının anne figürüne tam oturan çekip çevirici kişisidir. Amcasının yanında kalmasının yararı Mümtaz’a kalacak yer sağlamak olmamıştır sadece. Mümtaz, amcasının yanında hem Doğu’nun hem Batı’nın yazarlarını öğrenmiş, onları uzun uzun okumuş ve zamanla amcasına antitez oluşturacak, onunla fikir yarıştırabilecek yetkinliğe gelmiştir. Ardından hayatının derinden etkileyecek kişiyle yani Nuran ile İstanbul’da bir vapurda karşılaşır. Ondan görür görmez çok etkilenir, hayatında önemli bir yere geleceğini hissetmiş gibi içinden uzun uzun konuşur Mümtaz. Fakat Nuran’ın hikâyesi kocası tarafından yabancı bir kadınla aldatıldığı için yüz buruşturularak, mana bulunarak anlatılmaktadır. Elbette sessizce. Mümtaz roman boyunca İstanbul’u Nuran ile sokak sokak gezer ve bize eski sokakları bir bir tanıtırken bir yandan da kafasının içinde bir yolculuğa çıkartır. Nihayetinde ona çok âşık olmuştur. Arkadaşlarıyla bir sohbet içindeyken, bile onun ne yaptığını düşünür veya ona duyduğu sevgiyi anımsayarak içinde hiç duymadığı mutluluklara alışır.  Nuran’ın boşanmak üzere olduğu kocasından olan Fatma adındaki kızı da  aşması gereken bir engelden çok kendisini sevdirmesi gereken en önemli insan olarak karşısına çıkar durur.

Romanın olaylar zinciri kabaca en çok bu kişiler arasında geçer. Fakat romanı bana göre en güzel yapan şey, Tanpınar’ın insanı birey olarak ele alırken toplumun yaşadığı siyasi olaylardan, çalkantılardan uzak tutmamasıdır. Birey, ülkesinde olan olaylardan ve toplumsal olaylardan ayrı düşünülemez. Tanpınar da buna uygun olarak İkinci Dünya Savaşı’nı ve bunun getirdiği o “Acaba tekrar bir savaş olur mu?” kaygısını hayatın içinde görmüş ve bunu kişilerden, onların hayat telaşelerinden ve konuşmalarından eksik tutmamıştır. Çünkü her çağın insanı, yaşadığı toplumsal olayların toplamıdır. Her dönem kendi insanını yaratır ve Mümtaz da birden gelişen olayların insanıdır; tıpkı Cuhmuriyet’in ilanı gibi. Babası birden ölmüştür mesela veya Nuran ile bir vapur seyahatinde bir anda karşısına çıkıvermiştir. Ayrıca romanda sık sık “Birisi eski bir medeniyetin enkazı, öbürü yeni bir medeniyetin henüz taşınmamış kiracısı olmasınlar. İkisinin arasında bir kaynaşma lazım.” şeklinde Doğu ve Batı arasında bir birleşmenin gereklilik olduğuna vurgu yapar. Tanpınar bizi, Baudelaire, Verlaine gibi isimlerin  varlığından haberdar ettiği gibi, Neşati’den de dizelere koyar önümüze. İki medeniyeti tüm güzellikleriyle tanıştırmak için var gücüyle çalışır.

Genel itibariyle 1923 sonrası,  yetişilmesi gereken bir trendir fakat trenin nereden geçtiğini bilmez bu devrin insanları. Cumhuriyet’in gerçek aydını olan Mümtaz ise bu trene yetişmiştir ve Tanpınar’ın kıvrak zekasıyla vücut bulmuştur. O hem Şark’ın hem de Garb’ın insanıdır. Bir yanda kültürel olarak bu kadar gelişmiş bir zihin ansiklepodisine sahipken bir yandan da asla yaşadığı hayatta, yaşadığı ilişkide topluma ve çevresindeki insanlara kulaklarını tıkayamayan bir Doğu insanı vardır. Mahalle baskısından kaçamaz, birey olarak gelişmiştir belki ama başkaları onun için ve hayatındaki kadın için, her zaman daha önceliklidir. Bu yüzden de mutlu olamaz Mümtaz. Hikaye bizim toplumumuzda geçtiği için aşkları sürekli başkalarının boyunduruğu altındandır. Fakat bir cesaret örneği gösterircesine edebiyat çoşkusuna da yanlarına alarak yasak ve ayıp görülebilecek bir aşkı yaşamışlar, derin bir sohbetin de arkadaşlığını yapmışlardır. Son söz olarak, roman bana göre hem insanın hem de toplumun resmini çizmektir ve Ahmet Hamdi Tanpınar bunu kendine has edebiyatıyla başarmıştır.

Mümtaz’ın Nuransız zamanlarının şiiri Neşati’ye ait:

Gitdin emmâ ki kodun hasret ile cânı bile

İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile

Devr-i meclis bana gird-âb-ı belâdır sensiz
Mey-i rahşânı değil sagar-ı gerdânı bile

Bağa sensiz bakamam çeşmime âteş görünür
Gül-i handanı değil serv-i hıramanı bile

Sineden derd ile bir âh edeyin kim dönsün
Aksine çerh-i felek mihr-i dırahşanı bile

Hâr-ı firkatle neşâtî-i hazînin vâ hayf
Damen-i ülfeti çâk oldu giribanı bile


  • Huzur – Ahmet Hamdi Tanpınar
  • Dergâh Yayınları – Roman
  • 391 sayfa