Schopenhauer: Yaşam Bilgeliği Üzerine Düşünceleri ve Aforizmaları

1800’lü yıllar tüm dünyada değişimin yaşandığı bir dönemdi ve o yıllar kendisinden önceki bütün filozofların düşüncelerini ve felsefelerini yıkan yeni bir düşünürün doğuşuna sahne oldu. Schopenhauer yaşadığı dönemde önemi anlaşılmayan bir filozoftu ama onun felsefeye kattığı ağırlık öldükten sonra anlaşıldı. Bugün felsefeye ilgi duyan herkes onun açtığı yoldan geçmek zorunda. Bu yazımda, bence yakın tarihin Nietzsche ve Kant’tan sonra en önemli filozofu olan Schopenhauer’in felsefesini anlatmaya çalışacağım. Yaşam bilgeliğinin onun açtığı yoldan ilerlemekle kazanılacağını düşünüyorum. Bunun için de kendisinin Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar kitabını inceleyeceğim.

Schopenhauer, yaşam bilgeliğine ulaşmak için bireysel olmayı şart koşar. Ona göre, “İnsanın olası mutluluğunun ölçüsü bireyselliğiyle önceden belirlemiştir.” O hayatı insanın bir tasarımı olarak tanımlar. Dünyada neyin olup neyin bittiği ancak kendi iç dünyamızda yöneldiğimiz zaman bir anlam ifade eder. “Bizi mutlu ya da mutsuz eden olayların nesnel açıdan gerçekte ne oldukları değil, bizim için, kavrayışımız için ne olduklarıdır” Bu iki fikirden hareketle insanın önce kendi dünyasına çeki düzen vermesi gerektiğini ve dış dünya ile ilişkisini olabildiğince kesmesini öğütler. Kendisini tanımayan insan yine kendi tasarımı olan dünyada ne olup bittiğini anlayamaz. Eğer bu dünya bizim resmini çizdiğimiz bir tablo ise önce ne istediğimizi bilmeli, hangi renk tonunun hangisiyle uyumlu olduğunu bilmeli, nasıl bir resim çizmek istediğimizi tasarlamalı ve buna göre eyleme geçmeliyiz. Bu da insanın kendisine yönelmesiyle mümkün olabilir.

Schopenhauer insanın dış dünyaya olan ihtiyacını bir eksiklik olarak yorumlayarak devam eder. “Çünkü bir kimse kendinde ne kadar çok şeye sahipse dışarıdan o kadar şeye daha az ihtiyaç duyar” ve ekler: “Herkes zihinsel fukaralığı ve basitliği ölçüsünde sosyaldir.” Schopenhauer’in bütün fikirleri hayatın kendi tasarımımız olduğu kabulünden ortaya çıkar. Nasıl ki bir ressam resim çizerken yalnız olmayı ister, Schopenhauer da insanın hayatı düzgün bir şekilde yaşamak için tek başınalığı öğütler.

Schopenhauer’in dünyada en fazla önem verdiği şeylerin başında boş zaman gelir. Ona göre boş zamanlar insanın sahip olabileceği en büyük nimettir. Çünkü boş zaman insanın tefekkürünü geliştirmesi demektir. Bu yüzden kendimize olabildiğince boş zaman yaratmamız gerektiğini belirtir. “Zihinsel olarak doldurulamayan boş zaman ölüdür ve canlı gömülmek gibidir.” İnsan tek başına neden can sıkıntısı yaşar? Schopenhauer’a göre bunun nedeni kişinin sıradan ve basit bir insan olmasıdır. Çünkü kendisiyle yalnız kalan bir insan düşünceleriyle ve iç dünyasıyla baş başa kalır. Sevmediğimiz bir insanla baş başa kalsak ve birlikte uzun süre geçirmek zorunda kalsak hoşnutsuz oluruz. Schopenhauer kişinin yalnız kalmasını da buna benzetir: Buradan da yalnızken canı sıkılan ve çareyi başkalarında arayan kişinin kendisini çekemeyecek kadar basit bir insan olduğunu söyler. “Boş zaman şöyledir: Cahillerin can sıkıntısı. Sıradan insanlar sadece zaman geçirmeyi düşünürler, herhangi bir yeteneği olan inse ondan faydalanmayı.

Schopenhauer günümüzün sosyal medya fenomenleri gibi ün peşinden koşan insanlardan nefret eder. Hatta sevilmeyi, önemsenmeyi, başkaları tarafından eleştirilmeyi istemek de budala kişilerin amacıdır. Çünkü ona göre kişi eğer üstün meziyetliyse bu meziyete sahip olmayanların sessiz öfkesini tetikler ve eninde sonunda bir duvara çarpar. Dış dünyanın ve diğerlerinin fikrini de yorumunu da beğenisini de önemsememek gerekir çünkü bunlar aldatıcıdır. “Değeri ya da değersizliği başkalarının gözünde nasıl göründüğüne dayalı bir varoluş da acınası olmalı.” Buradan da yine bireyselliğin önemine gelir. Kişinin kendisine güvenmesi ve fikirlerinden emin olmasının tek yolu yalnız kalabilmekten ve kendisini dış dünyaya -gelen tepkiler olumlu olsa da- kapatmaktan geçer.

Schopenhauer akıllı insanların hayatı nasıl yaşaması gerektiğini de açıklar. “Akıllı kişi zevkin değil acı vermeyenin peşinden koşar. Mutluluk öğretisi doğrultusunda yaşamından bir sonuç çıkarmak isteyen kişi hesabını tattığı sevinçlere göre değil atlattığı felaketlere göre yapmalıdır.” Çünkü Schopenhauer salt mutluluğun sadece zihinsel hazlarda olduğunu, diğer her şeyin bir süre sonra hayal kırıklığı yaşatıp insanları yeniden kedere ve üzüntüye sevk edeceğini iddia eder. İnsan elinde olmayan şeyleri arzular ama ona ulaştığı anda birden sıkılmaya başlar. Bu hemen her şey için böyledir. O halde insan bir karar vermek zorundadır: ya hazzın peşinden koşacak ve bu sürekli artan hayal kırıklıklarını da beraberinde getirecek ya da zihinsel hazzı tek amaç olarak ortaya koyacak ve dış dünya ile ilgili bütün beklentisini sıfırlayacak. Hazzın peşinde koşup hayatın tadını çıkarmak isteyenler Schopenhauer’a göre acınası insanlardır. “Şüphesiz yaşam tadını çıkarmak için değil, ona göğüs germek, yaşayıp bitirmek için vardır” Ona göre hayat mutluluğa asla ulaşılmayan ve sürekli sıkıntıların yaşandığı bir kısır döngüdür. Olanı ve yapılması gerekeni şöyle özetler: “Hayal ettikleri bu dünya, düşkünlük ve acıdan sıyrılmış olsa, can sıkıntısının avucuna düşecekler ve can sıkıntısından kaçabildikleri ölçüde de düşkünlüğe, acılara, sıkıntılara yeniden yöneleceklerdir. Demek ki, insanı daha iyi bir duruma ulaştırmak için, onu daha iyi bir dünyanın içine yerleştirmek yetmez; asıl yapılması gereken iş, onu tepeden tırnağa değiştirmek ve o ana kadar ne ise, artık öyle olmamasını sağlamaktır.”

Schopenhauer daha sonra beklenti konusuna gelir. Ona göre hayattan ve insanlardan herhangi bir şey beklememek gererekir. “Benim felsefemi bütünüyle  benimsemiş olanlar hiçbir şeye ya da hiçbir duruma dair büyük beklentiye girmez, dünyada hiçbir şeyin peşinden tutkuyla koşmaz, herhangi bir konuda başarısız olduğunda yakınmaz,” ve ekler: “Benim felsefem bana büyük şeyler kazandırmadı ama büyük tehlikelerden korudu.” Schopenhauer beklentisiz olmayı, fazla umutlu olmamayı öğütlerken kişiyi dış dünyadan koruyacak, kendisine asla zarar vermeyecek bir kalkan inşa eder. Hayattan beklentisi olmayan insan -ki ona göre gerçek düşünürler bu yolu tercih eder- başına gelebilecek her türlü tehlikeyi ve düş kırıklığını bertaraf etmiş olur. Ona göre dış dünyadan mutluluk ya da olumlu herhangi bir şey bekleyenler istedikleri gerçekleşse de yaşayacağı hayal kırıklığının temelini yavaş yavaş oluşturmaya başlar.

Schopenhauer mutluluğun formülünü sınırlamalarda bulur. “Tüm sınırlamalar mutlu eder. Görüş, etkime ve dokunma alanımız ne kadar darsa o kadar mutluyuzdur. Bunlar genişledikçe kendimizi o kadar sıkıntılı ya da endişeli hissederiz.” Bundan yirmi yıl önce genç olanla şimdi genç olan iki insanı karşılaştırdığımızda günümüzde yaşayanın diğerine göre daha sıkıntılı ve bunalıma daha yatkın olduğun görürüz. Gençler arasında kullanılan anti-depresan ilaçlarındaki muazzam artışa bakmak yeterlidir. Günümüzdeki kişi özgür olduğunu ve hemen her şeyi yapabileceğini iddia edebilir ama gerçekte bunun tam tersi olduğunu görüyoruz; imkanı kısıtlı ve daha küçük bir dünyada yaşayanların her şeye imkanı olanlara göre daha özgür daha mutlu olduğunu fark ediyoruz. Schopenhauer’in sözü bu yüzden önemlidir; biz hemen her şeye vakıf olmaya çabalamakla kendi özgürlüğümüzden ödün verdiğimizin farkına olamadık ne yazık ki.

Schopenhauer kitabında toplumu ve demokrasiyi incelediği bölüme geçer. O demokrasiye toplumsallığa karşıdır. “Her toplum öncelikle zorunlu olarak karşılıklı bir uzlaşma ve kaynaşma gerektirir. Bu nedenle büyüdükçe ruhsuzlaşır. İnsan ancak yalnız olabildiği ölçüde bütünüyle kendisi olur; o halde yalnızlığı sevmeyen özgürlüğü de sevemez.” Bu konuda kendi fikrimi de belirtmek istiyorum; her toplum bütün insanları ortak bir paydada toplama amacı taşıdığı için zeka seviyesini de minimum düzeyde tutar. Toplumun insandan bağımsız farklı bir zeka seviyesi vardır. Bu zeka seviyesi de minimum düzeydedir. Bu yüzden topluma karışan ve onlarla kaynaşan her insan aklını minimum düzeye indirmek zorunda kalır. Schopenhauer’in toplumdan uzaklaşan insanın özgürleşeceğini iddia etmesi buna dayanır. Schopenhauer toplum eleştirisine devam eder: “Buna göre iyi dedikleri toplumun sakıncası sadece övemeyeceğimiz ya da sevemeyeceğimiz insanları bize dayatmakla kalmaz, kendimiz olmamıza izin vermez, daha çok ötekilere uyum sağlama uğruna büzülmeye ve hatta kendimizi deforme etmeye zorlar.”

Schopenhauer toplum eleştirisinden çıkarak sosyalliğe gelir. Ona göre, “Ayak takımının hepsi sosyal insanlardır. Çünkü, “Sosyallik insan sevgisine değil yalnızlık korkusuna dayanır ve burada aranan aslında diğer insanların hoşsohbet varlığı değil, daha çok yalnız olmanın bunaltıcı sıkıntısından, yanı sıra bilincin tekdüzeliğinden kaçmaktır.”

Schopenhauer kitabın son bölümünü yaşam bilgeliğini amaçlayanlar için öğütlere ayırır. İnsanın hayal konusunda kendisini dizginlemesi gerektiğini belirtir: “Mutluluğumuzu ve esenliğimizi ilgilendiren her konuda hayal gücümüz dizginlemeliyiz. Yani öncelikle hayaller kurmamalıyız. Çünkü hemen ardından iç geçirerek tekrar yıkılacağımızdan fazla pahalıya mal olurlar.” Önem vermemiz gereken konuları iyi seçmemiz gerektiğini söyler: “Gözümüze yakın tutulan küçük cisimlerin görüş alanımızı kısıtlayarak dünyayı kaplamaları gibi en yakın çevremizdeki insanlar ve olaylar dikkatimizi ve düşüncemizi gereğinden çok, hatta tatsız bir şekilde meşgul ederler. Önemli düşünceleri ve konuları bastırırlar. Buna karşı koymak gerekir.” Sahip olma isteği üzerine yine sakin kalmamız gerektiğini öğütler: “Sahip olmadığımız bir şeye bakarken içimizde ‘Bu benim olsaydı nasıl olurdu” düşüncesi oluşur ve bu eksikliği bize hissettirir. Bunun yerine şöyle sormalıyız: ‘Bu benim olmasaydı nasıl olurdu?’” İnsan ilişkilerinde üstünlüğün ne olduğunu şöyle tanımlar: “İlişkide üstünlük sadece insanın karşısındakine hiçbir şekilde ihtiyaç duymaması ve bunu belli etmesiyle oluşur. Bu yüzden ister kadın olsun ister erkek, herkese zaman zaman ondan pekala vazgeçebileceğimizi hissettirmek tavsiye edilebilir.” İnsanın diğerlerine göstermek istediği şeyin en çok eksikliğini yaşadığı şeyler olduğunu da şu sözlerle ifade eder: “Bir özelliğe gerçekten eksiksiz sahip olan kişinin aklına bunu sergileyip övünmek gelmez; aksine bunu içine sindirmiştir.” Son olarak fikirlerini kabul ettirmek isteyenlere seslenir: “Fikirlerinin inandırıcı bulunmasını isteyen kişi, bunu soğuk ve tutkusuz bir şekilde söylemelidir”

Schopenhauer sadece sözleriyle anlaşılacak bir filozof değil kuşkusuz. Ben kendi adıma onun bütün kitaplarına okumama rağmen felsefesini tam olarak kavrayabilmiş değilim. Onun büyüklüğü de buradadır; hayatın akışı içinde her olay onu yeniden keşfetmemi sağladı ve gün geçtikçe düşüncelerini daha farklı yorumlama ihtiyacı hissettim. Bu yüzden Schopenhauer okuyup bırakılacak bir düşünürden ziyade her alanda hatırlanması gereken bir filozoftur. Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar kitabı bir dinin kutsal kitabı gibi ele alınmalı ve ezberlenmelidir!