“Seçkin yazar değil vatandaş yazar olmanın yolu aranmalı”

Arşiv Odası'nda, Orhan Pamuk'un gerçekleştirdiği ilk söyleşilerden birisi yer alıyor.

Arşiv Odası’nda Nursel Duruel sorularını genç yazar Orhan Pamuk’a yöneltiyor. Tarih 30 Aralık 1982.

İlk kitabı Cevdet Bey ve Oğulları yayınlandıktan sonra dikkatleri üzerine çeken genç romancı Orhan Pamuk, kendinden emin şekilde soruları yanıtlıyor.

Romanlarındaki biçim ve ayrıntı tercihlerine dikkat çeken Pamuk, yeni arayışlar içerisinde olduğunun sinyallerini daha o zamanlardan vermekte.

İyi okumalar dileğiyle!


Seçkin yazar değil vatandaş yazar olmanın yolu aranmalı

İlk romanı “Cevdet Bey ve Oğulları”yla dikkati çeken Orhan Pamuk’a birkaç soru:

Cevdet Bey ve Oğulları’nı okuduktan sonra insanda kalan ilk izlerim, romanın ağır akan ve neredeyse dokunabileceğimiz kadar somutlaşan, kendine özgü zamanı oluyor! Ne dersiniz?

Belki de, farkına varmadan “Doğu’nun Zamanı”nı keşfetmişimdir! Üstelik romanın kahramanları, ister iyi aile babası, tüccar Cevdet Bey olsun, ister demiryolu yapımcısı mühendis, ya da ressam olsun, bilinçli veya bilinçsiz, siyasetle, ticaretle, düşüncelerle, bu “zaman”ı  parçalamaya  çalışıyorlar. Belki de onlar, bu işte bir ölçüde başarılı  oldukları için, son kuşak kahramanlarını romanın biçimine sokmak zor oldu. Dört  yıl  önce,  roman  bittiği zaman demek  ki,  şimdi  başka roman biçimleri gerekiyor, diye düşünmüştüm. Şaka bir yana, roman kahramanlarının içinde gezindiği  bu  zamanın hâlâ bize yabancı olmadığı kanısındayım. Belki bizde de artık değirmenlerin  çoğunu su değil makine döndürüyor; ama günlük hareketlerde, temel insani davranışlarda sanki Batıdakinden  çok  daha değişik  bir zamanın kuralları hâlâ geçerliliğini  koruyor.

Başka roman biçimleri, dediniz. Cevdet Bey ve Oğulları’nın biçimi, klasik ya da geleneksel denilen romanın biçiminden öyle çok uzak da değil.

Evet! Bilinçle yaptım bunu. Romanı yazarken büyük ölçüde Lukacs’ın etkisi altındaydım. Bu yanı zamanda Tolstoy&un Stendhal’ın, Mann’ın etkisi altında olduğumun farkındayım da demek. Gene de Cevdet Bey ve Oğulları&nda geleneksel romanın kullanmadığı bazı şeylerin yer aldığını ileri süreceğim. Bugünlerde bitirmekte olduğum bir romanda, modern roman tekniklerinden çok daha rahat yararlanıyorum, ama şunu da eklemek isterim: Bu teknikler kendi başlarına hiçbir şeyi haklı çıkarmazlar. Artık bide de, pek çok kişi, Balzac’dan sonra Balzac gibi yazmanın yetersiz olduğunu haklı olarak söylüyor. Bundan sonra, Woolf’tan sonra Woolf, ya da Joyce’dan sonra Joyce gibi yazmanın da yetersiz olduğunu söylemek acaba çok mu cesaret gerektiriyor? Bütün sorun, bütün teknikleri, üslupları yırtıp insanın kendi biçimini bulabilmesinde, ama bunu düşünmek bile korkutucu! Ama denemeli insan! Sonunda başarılı olamazsak bile, hiç olmazsa, hayata bize özgü bir anlam veremediğimizi, ama böyle bir anlamın olması gerektiğini düşündüğümüzü, onu aramaya cesaret ettiğimizi söyler, kendimizi avuturuz. Romanın topluma tutulan bir ayna olduğu çok söylenmiştir. Ama önce, Türkiye’nin bile artık, eski geleneksel aynaların dar çerçevesine sığmadığına karar vermek gerek, Türk romancısı, kendi gerçeğine tutacağı aynayı kendi bulmalı! O zaman gerçeğin de eski gerçek olmadığını öğreneceğiz. Roman da, o eski yansıtma görevini bu şekilde yerine getirebilir. Bir yerde Carlos Fuentes’in Latin Amerikan romancısı hem Balzac hem Butor olmalıdır, dediğini okumuştum. Bu söz, toplumu yansıtmak isteyen romancı deneylere girişmelidir, anlamına geliyorsa bana doğru gözüküyor.

Cevdet Bey ve Oğulları, 1905 ile 1970 arasındaki geniş bir süreyi kapsıyor. Bu dönemden söz edebilmek için araştırmalar yapmış olmanız gerek. Elinizdeki malzemeye nasıl yaklaştınız?

Anı kitaplarını, eski gazete koleksiyonlarını bol bol okudum, ama bunları yaparken romana bir şeyler katacağımı düşünmedim hiç. Bu yazılar Rimbaud’nun sesli hafrlerin rengini bulduğu o ünlü şiirinde sözünü ettiği yazılar gibi eğlencelidir. Sefir eskisi Osmanlı paşalarının anılarını, yazarlarının kırk yıl önce kendi paralarıyla yayımladığı yurt kalkınması tasarılarını, sararmış eski gazete koleksiyonlarını okurken roman kahramanları için ayrıntı aramıyordum. Söz gelimi, 1905’de Abdülhamit’e yapılan başarısız suikastten romanın başında söz etmem gerektiğini düşünüyordum. Ama özel bir ayrıntı bulmasaydım belki romana o bombayı koymazdım bile: Olaydan iki gün sonra bir konakta toplanan birkaç paşa, bomba patladığı zaman kimin nasıl korktuğunu, güle eğlene birbirlerine anlatmışlar! Bazen bu tür ayrıntılar bana, kanlı canlı kırk kişiyi öldüren bir bombadan daha da gerçek geliyor. Bütün sorun, yaşayarak, uydurarak ya da okuyarak bu tür ayrıntıları bulabilmekte! Bence, böyle bir ayrıntıyı bulduktan sonra, yazar gerisini okuyucunun hayal gücüne bırakmalı.

Bir yazar olarak nasıl bir yerde durduğunuzu ve durmak istediğinizi düşünüyorsunuz?

Edebiyat eseri üremenin (gazetecilikten söz etmiyorum) topluma karşı büyük sorumluluklar gerektiren trajik bir iş olduğuna inanıyorum. Bir çoğumuz, kitaplarımıza derinlik ve tat verecek olan öznelliği her şeyden sorumlu bir seçkin devlet adamı soğukluğuyla öldürüyor. Dostoyevski, hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık, diyordu. Türk yazarının geleneği de neredeyse, hepimiz sorumlu bir devlet adamının kaftanından çıktık, der gibi. Şair ve hikâyecilerimizden çok, romancıların benimsediği bu ahlâkçı tutumun yazarı üstün bir insanın babaca tavrına sürüklediğini düşünüyorum. Dostoyevski kendini okuyucularından hiç de öyle üstün bir insan olarak görmüyordu. Bu boğucu sorumluluk duygusundan kurtulunduğu an yazacağımız her satırın artık yalnızca eserin değerini arttırmak için yapılacağını biliyorum. Romanlarımın değerini arttıracağını bilseydim, şeytanla pazarlık yapmaya otururdum. Kendilerinden başka herkesi yargılamaya hazır, bireysel sorunları küçümseyen, seçkin yazarlar böyle şeylere yanaşmazlar! Bence seçkin yazar değil, vatandaş yazar olmanın yollarını araştırmalı artık. Sait Faik’in de Orhan Veli’nin de bir an olsun seçkin yazar yanılsamasına kapıldıklarının sanmıyorum. Onlar kendilerini önemsemedikleri için biz bugün onları önemsiyoruz.

Bitirmekte olduğunuz bir romandan sözetmiştiniz.

Evet, Şeytanın Torunları. Bu romanda bambaşka şeyleri denemem rağmen, bunun da Cevdet Bey ve Oğulları gibi, bir ailenin hikâyesi olduğunu kabaca söyleyebilirim. Bu iki romanda, yapmak istediğim şeyleri, yıkılan byükü aileler aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştım.


Taha Toros Arşivi

Okumayı ve yazmayı sever.