Sezai Karakoç Versus Metotlu Cehalet

“Onlara anlat ki insan kelimelerden ve şiirden yaratılmadı”

[Sezai Karakoç]

Derinliği ve boyutlarıyla göz önüne alındığında enikonu büyük bir şiiri ve düşünce verimini ortaya koymasına karşılık, basit taraftarlıkları saymazsak etrafındaki sessizliğin bu kadar koyu olduğu başka bir şair var mıdır, diye düşünüyorum, bulamıyorum. Örneğin, özellikle internet ortamında yayın yapan kitap-kritik ve edebiyat-sanat sayfalarının bazılarında, her gün sabah vakitlerinde şu tarz cümlelere siz de rastlamışsınızdır: ”Günaydın James Joyce”, ”İyi ki doğdun Faulkner”, ”Fakir Baykurt bugün aramızdan ayrıldı.”, ”Işıklar içinde uyu Shelley” vs. Bir ara, bu tip ”tarihte bugün” anımsayışlarında Necip Fazıl’ın, İsmet Özel’in, Sezai Karakoç’un, Cahit Zarifoğlu’nun, Akif İnan’ın, Erdem Beyazıt’ın adına yer verilmemesi dikkatime takıldı. Andığım mecralarda yâd edilen yazarların adlarına bakılırsa dünyayı kuşatıp kucaklayan bir tecessüs ve ilgi var görünüyor. Türk edebiyatının sanatkârlarından hatırlananlara bakılınca farkına varılıyor ki kazın ayağı pek de öyle değil.

Murat Belge’nin yakın zamanda Türkiye’de Modern Şiir gibi afili bir alt başlıkla yayımlanan Şairaneden Şiirsel‘e kitabı, daha çıkar çıkmaz ortaya koyduğu şiir eleştirisinden çok değinmediği şairlerle ufukta belirdi. Bu şairler Sezai Karakoç ve İsmet Özel’di. İsmet Özel’i neredeyse yer vermeyecek kadar anışına kitabında bir açıklama yapmayan Murat Belge, Sezai Karakoç’a kitapta yer vermeyişine şöyle izahat getirmiş: ”Ama İkinci Yeni şairleri arasında Sezai Karakoç yok bu kitapta. Yıllar önce, altmışların başında, Cemal Süreya’dan Sezai Karakoç hakkında birçok olumlu söz dinlemiş ama şiirlerini görmemiştim (böyle hatırlıyorum ama bellek ne kadar yanıltıcı olabilir, bunu da bilmiyorum) İslamcı ve ‘İkinci Yeni’ci bir şair merakımı çekiyordu doğrusu. Ne var ki şiirini okuyup tanımadan önce Diriliş dergisini gördüm. Benim gördüğüm sefer ki (yeşil kapak!) ”ilk” sayısında Hitler’in Vasiyetnamesi” diye bir yazı çıkmıştı. Bu Hitler merakı, benim Sezai Karakoç merakımı ortadan kaldırdı. Bundan sonra okuduğum birkaç şiiri de (belki bu nedenle) beni sarmadı. Sonuç olarak bu kitapta Sezai Karakoç yok, çünkü hakkında bir bölüm yazacak kadar tanımıyorum Karakoç’u. Oysa edebiyat tarihinde çok önemli bir yeri olduğunu biliyorum.”

Ne diyelim, eksik olma!

‘İkinci Yeni’den sonraki şiir, neredeyse onun şiiridir’ demekte tereddüde mahal bulunmayan İsmet Özel’in şiirinden bahsettiği kırıntı kabilinden cümlelerinin dışında Sezai Karakoç’a kitapta hiç yer vermemesine, onu yok saymasına dair Murat Belge’nin bu ucuz gerekçelendirmesi ”Türkiye’de Modern Şiir” diye piyasaya sunulan kitabın muhteviyatındaki gediği elbette kapatamaz.

Geçtiğimiz haftalarda Mimar Sinan Üniversitesi çatısı altında kurulan Tanpınar Merkezi’nin açılışı yapıldı. Müessesenin oluşumunun odak yazarı olan Ahmet Hamdi Tanpınar dışında başka yazarlar, şairler ile şehir ve mimari etrafında gerçekleştirilen söyleşi, konferans ve dersler dolayısıyla, Tanpınar Merkezi, düşünce ve kültür ortamına fevkalade katkılar sunuyor. Bunun bir örneği de, 22 Ocak’ta gerçekleştirilen ”Dönence: Sezai Karakoç 85 Yaşında” başlığı altında gerçekleştirilen toplantıydı.

Prof. Dr. Abdullah Uçman’ın oturum başkanlığı yaptığı toplantıda Sezai Karakoç şiiri üzerine akademisyen Yalçın Armağan, Yazar Ali Ayçil ve Mehmet Sait Aydın konuşma yaptılar. Konuşmacılardan, yukarıda bahsi geçen Murat Belge’nin Şairaneden Şiirsele kitabını da yayına hazırlayan Yalçın Armağan’ın tebliğinin hareket noktası olan soru, Sezai Karakoç şiirine ilişkin söylemeyi planladıklarına dair elverişli bir temellendirme sağladı besbelli. Konuşmasının seyrinden kolaylıkla anlaşılabileceği gibi Yalçın Armağan, bende örtük ve yanlı olarak Sezai Karakoç şiirini olumsuzlamaya ve kendisinin yayına hazırladığı Murat Belge’nin sözü geçen kitabında Sezai Karakoç’u yok saymasına ilişkin sunduğu gerekçeyi tahkim etmeye gelmiş izlenimi uyandırdı. Yaptığı ışıltılı tahlillerden sonra Sezai Karakoç şiirinin sonunda altı şehirden oluşan gitgide daralan bir medeniyet idrakine gelip dayandığı sonucuna varan Armağan, tam da bu esnada konuşmasında, yaptığı çıkarımlara koşut olarak, Murat Belge’nin kitabında Sezai Karakoç’un şiirine yer vermemesine ilişkin, ”1970’lere gelindiğinde Sezai Karakoç’u bilmeyi zorunlu kılan bir entelektüel ortam yoktu” diyerek  onu mazur gösterme gayreti içine girdi.

İsmet Özel’in bir şiirinde geçer: ”İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır”

Ben Yalçın Armağan’ın tebliğinin -tabi ki Murat Belge’nin kitabının da- Türk şiiri açısından ortaya koydukları değerlendirmeler dolayısıyla böyle bir sağırlıkla malul olduğunu söyleyeceğim.

Tebliğinde özetle,

-Sezai Karakoç’un özellikle 1960’tan sonra kendisini farklılaştırmak istediğini, İkinci Yeni şiiri içinde anılmak istemediğini ileri sürdükten sonra onun İkinci Yeni alanından dışlandığı tezinin yanında şairin tutumunun da kendi etrafında susulmasına sebep olduğunu,

-Hızır’la Kırk Saat kitabı bağlamında Hızır’ın Antik Yunan medeniyetine uğramayışının nedeninin, Sezai Karakoç’un 1960’lardan sonra İslam medeniyeti düşüncesi bağlamında ortaya çıkan Diriliş fikri ve bununla birlikte menşeinde Antik Yunan kültürü bulunan Batı medeniyeti karşıtlığından kaynaklandığını,

-Hızır’ın Antik Yunan’a uğramayışına dair öne sürdüğü bir başka dayanakta ise Türkiye’de Antik Yunan medeniyetinin kültürel verimlerini modernleşme için bir zorunluluk gören alana (Mavi Anadolu vb.) karşı şairde varlığını düşündüğü kültürel bir alerjinin sebep olduğunu dile getirdi.

Sezai Karakoç’un en son bildiğim 32. baskıya ulaşmış olan 18-19 yaşlarında kaleme aldığı İlk şiirlerinin kurnazca bir görmezden gelişle ”ihmal edilebileceğini” söyledikten sonra Körfez-Şahdamar-Sesler kitabında yer alan şiirlerinde Batı medeniyeti karşıtlığının bariz olmadığını, bu düşünüş biçiminin daha çok Hızır’la Kırk Saat’ten sonra belirdiğini hatta sonraki şiirlerinde geleneği yeniden üretmenin onun için önemli hale geldiğini ve giderek şiirlerinin, kendi şiirinin çeşitlemelerine dönüştüğünü savunan Armağan, şairin bu tavrını Masal şiirinde bahsi geçen beşinci oğuldan yedinci oğula geçiş olarak konumlandırdı. Şiirinde genel ağırlığı giderek politikanın teşkil ettiğini saptadıktan sonra nihayette Sezai Karakoç şiirinin altı şehirden oluşan bir medeniyet tasavvuruna gelip dayandığını bunun belki politik olarak kazanç olabileceğini fakat kültürel anlamda bir getirisi olmadığını vurguladı.

Ana hatlarıyla ve yüzeyden, bu konuşmada doğruluk payı bulunuyor gibi görünse de esas tarafıyla konuşmanın içine yerleştiği söylem bakımından Sezai Karakoç şiirini olumsuzlamaya ayarlanmış yanlı bir eleştiri geliştirildiği yadsınamaz. Ben bunun bir nedeninin de yukarda belirttiğim gibi kendisinin yayına hazırladığı Murat Belge’nin Şairaneden Şiirsel’e kitabında Sezai Karakoç’un yok sayılmasına üretilen gerekçeyi tahkim etmek arzusuyla irtibatlı olduğunu savunuyorum.

Öncelikle Sezai Karakoç’un şiirinin durduğu yerin tam olarak neresi olduğunu görebilmek şairin sadece yaşadığı politik ortama, şiirlerine ve edebiyat yazılarına vakıf olmakla anlaşılabilecek bir şey değil. Yalçın Armağan’ın konuşmasından öyle anlaşılıyor ki, Sezai Karakoç şiirini kavrayışının düzeyi henüz bu bantta seyrediyor.

Sezai Karakoç’un, kendi sanatını, düşüncesinin başka bir görünüşü olarak tarif etmesi özellikle düşünce alanında ortaya koyduğu metinleri tamamını en azından ekseriyetini okumayı bir zorunluluk haline getirir. Hatta Ahmet Oktay’ın tespitiyle ”şiirlerindeki kimi göndermelerin, anıştırmaların anlaşılabilmesi, imgelerinin alımlanabilmesi için başta Kuran olmak üzere bir çok metnin İslam söylence ve ulularının bilinmesi gerekiyor.”

Yine Yalçın Armağan’ın Garip şairlerinin yıllar içinde kendi şiirleri için yenilik arayışı doğrultusunda Garip’i terk etme çabalarıyla Sezai Karakoç’un İkinci Yeni’nin çekim gücünden çıkmak için ”sanki kendini farklılaştırmak istediğine” dair kurduğu benzerliği, evvela Sezai Karakoç’un kişiliği yanlışlar. O, 1964’de verdiği bir röportajda ”Ses ve biçim motifler ve imajlarda başlangıçta çok yakın olduğumuz şair arkadaşlardan gittikçe o biçimi dolduran ve o sesi fırlatan varoluşu idrak farkı yüzünden ayrılıyorum. Kişilik farkından. Ya da baştan beri olan bu farklılık gittikçe daha çok beliriyor.”  der. Evet, Sezai Karakoç’un İkinci Yeni şairlerinden giderek uzaklaşması Garip şairlerinin orijinal şiirlere varmak için birbirlerinden kasıtlı olarak uzaklaşmalarıyla benzeşmez. Garipçiler şiirde yeni deneyler için birbirlerinden uzaklaşmaya çabalarlar ve bu şiirle sınırlıdır. Onlar denebilir ki benzeyen, yakın kişiliklerin ve yaşayışların insanıdırlar. Sezai Karakoç’ta meydana gelen, başından beri var olan bir şahsiyet farklılığının kendiliğinden şiirinde de oturaklaşmaya başlamasıdır.

Bu farklılığın başından beri var olduğuna Körfez-Şahdamar-Sesler kitabındaki şiirler de tanıklık eder. Yalçın Armağan’ın Körfez-Şahdamar-Sesler‘de yer alan şiirlerde Batı medeniyeti karşıtlığının bariz olmayışına dair ortaya attığı çıkarımının aksine ben Batı medeniyeti karşıtlığının özellikle adı geçen kitapta yer alan ilk dönem şiirlerinde kuvvetle apaçık yer aldığını söyleyeceğim. Bu kitapta yer alan özellikle Şahdamar, Kapalı Çarşı, Ötesini Söylemeyeceğim, Fırtına, Kutsal At şiirlerini bu minval üzere anabilirim.

Şiirde geleneği dönüştürme tavrı ise, hem kendi şiiri içinde bu tavrın nasıl bir merhaleye tekabül ettiğinin anlaşılmasıyla hem de benzer deneyleri şiirinde yapan çağdaşı şairlerle birlikte ele alındığında ortaya çıkacak görüntüyle yerli yerine oturacak bir konudur.

Sezai Karakoç şiirini gerçek manada anlama uğraşına girişmiş, onun şiirini kudreti ve zaafa düşen yanlarıyla tutarlılıkla ortaya koymaya gayret eden şair Ahmet Oktay, bugün de geçerliliğini koruduğu bir tespitinde şunları söyler:

”Sezai Karakoç o yıllarda da bugün olduğu gibi batıyla ilişkidedir: Baudelaire’den Claudel’e, Rimbaud’dan Guellevic’e uzanan geniş bir alanda tinsel olanı aramaktadır ve bu ilgi salt estetik düzeyde kaldığı sürece yazın çevreleri ve organları Karakoç’a yakınlık duymuş ama ilginin ağırlığı İslamcı boyutta toplanmaya başlayınca yakınlık aldırışsızlığa dönüşmüştür.”

Peki, Hızır’la Kırk Saat’te Hızır, Antik Yunan’a niçin uğramadı?

Hızır’la Kırk Saat kitabı Yalçın Armağan’ın bu soruyla konumlandırıp ürettiği cevaplar aracılığıyla gizil bir biçimde dışladığı Sezai Karakoç şiirinin kendi içinde meydana gelen bir kopmanın işareti sayılamaz. Bu kitap, önceki kitaplarında kuarklar halinde bulunan şiirlerden sonra gelen İslam inancı ve düşüncesinin giderek bütüncül bir madde olarak olgunlaştığı, tecelli ettiği bir metindir. Önceki kitaplarla sıkı sıkıya bağlıdır. İkinci Yeni’nin estetik özerkliği içinde beliren bir özerklik olur giderek onun şiiri.

Kitapta kronolojik bir seyahatin içinde bulamayız Hızır’ı. Denebilir ki Hızır mekanlardan daha çok zamanlara, çağlara uğrar. Bu çağlar genellikle peygamberlerin ve onların çevresindeki insanların başından geçen önemli vakaların yaşandığı (Kurban, Miraç hadisesi, Musa ve Firavun, Şakk-ı Kamer, Kuran’ın nüzulü, Ashab-ı Kehf vesair) çağlardır. Kimileyin de reel zamandadır Hızır. Kitapta geçen şu mısra bu kişi ve olayların anlatımıyla şairin yapmak istediğinin ve yapmadıklarının gerekçesini içkin olabilir:

Kelimeyi bir dürbün gibi geleceğe çeviren.