Son Kale: Uyku

​Daha hızlının daha iyi olduğu algısının zihinlerimize işlendiği bir dönemdeyiz. Çevremiz, Alice Harikalar Diyarı’ndaki Beyaz Tavşan gibi sürekli bir yerlere geç kaldığından, zamanı yetiremediğinden yakınan insanlarla doluyor. Ne telefonda, ne bankada, ne de ekran başında bekletilmeyi sevmeyen insanlara evrildik adeta. Amerikalı doktor Larry Dossey bu durumu “zaman hastalığı” olarak adlandırıyor ve bu patolojik durum uzmanlarca “zamanın sizden kaçıp gittiğini daha fazla zaman olmadığını ve zamanda yetişebilmek için daha fazla koşturmanız gerektiğini düşünme”* şeklinde tanımlanıyor.

​Peki dünyanın ekseni etrafındaki günlük dönüş hızı pek değişmemişken ne oldu da zaman algımız değişti? Bunu sanırım sanayileşmenin erken dönemlerinde aramak gerek. Zira ilk sanayi devrimi üretim odaklıydı. Püriten ahlakın ağır bastığı bu dönem insanlara çalışmayı ve birikimi öğütlüyordu.

Çalışmak.

Hiç durmadan çalışmak.

Zamanla işçiler  mücadele vererek boş zamanı elde ettiler. Ancak sistem bu defa da üretime harcanmayan bu sürenin tüketime harcanması için farklı yollar keşfetti. Ve bugün insana dair ne varsa çıkarına kullanmaya çalışan kapitalizm denilen gayya kuyusununfethetmeye niyetlendiği son kale insanoğlunun uykusu.

Üretim-Dağıtım-Tüketim sarmalı için hiçbir kazanç ifade etmeyen uyku, sistem tarafından bir kayıp olarak nitelendiriliyor ve bu son kalenin fethi için uzun zamandır çalışmalar yapılıyor. Bu konuya dikkat çeken eserlerden biri de Jonathan Crary’nin 7/24 Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu  kitabı.. Dilimize Nedim Çatlı çevirisiyle Metis Yayınları tarafından kazandırılan kitap, uykunun önemi üzerinde yazılmış değerli eserlerden.

​Kitabın ilk bölümü Amerikan ordusu tarafından incelemeye alınan ve hakkında bilimsel çalışmalar yürütülen beyaz-taçlı serçe kuşunun öyküsü ile başlıyor. Zira bu kuşu kitabın konusu haline getiren en belirgin özelliği bir hafta boyunca uyanık kalabilme olağandışılığına sahip olması. Beyaz-taçlı serçe kuşunun incelenmesi ileride Amerikan ordusunda uzun süre uykusuz kalabilen, buna rağmen  verimliliğini yitirmeyen askerlerin var edilmesinin de yolunu açacak gibi görünüyor. Ancak asıl önemli olan bunun başarılmasının ardından uykusuzluk ürünlerinin bir seçenek olarak pazara girmesi ve zaman içinde uykusuzluğun bir yaşam biçimi haline dönüştürülmesi olacak gibi görünüyor.

​Özellikle büyük şehirlerde dev reklam panoları, sokak lambaları, spot ışıklarının varlığıyla insanoğlunun elinden gece karanlığı uzun zaman önce çalınmıştı. Crary bu bağlamda projeyi “bütün bu aşırıcı girişimci aşırılığıyla araçsallaştırılmış ve bitmez bir görünürlük durumunu örten ya da engelleyen her şeye karşı kurumsal bir hoşgörüsüzlüğün abartılı ifadesidir,” şeklinde tanımlıyor ve gölgeleri olmayan bir 7/24 dünyasının kapitalizmin nihai tarih sonrası serabı olacağını ifade ediyor.

​Özellikle 20. yüzyılın başıyla birlikte Amerika başta olmak üzere pek çok sanayileşmiş ülkede uykuya ayrılan süre ciddi manada azalmakta. Uykudan değer namına bir şey elde edemeyen kapitalizm bu güçlü rakibini şuan için devirememiş olsa da bir hayli yıprattığı aşikar. Bunun temellerini ise 17. yüzyılda aramak yanlış olmasa gerek. Aydınlanmanın nirengi noktalarından sayılan Locke, uykuyu çalışkanlık ve rasyonelliğin kaçınılmaz da olsa acınası bir kesintiye uğrayışı olarak görürken, Hume ise uykuyu delilik ve hummayla aynı kefeye koyuyordu.

​Bugün gelinen noktada pek çok insan uykusunu kısaltma yönünde adım atıyor. Özellikle akıllı telefonla kişiselleştirdiğimiz teknoloji dahilinde uykumuzu kendi rızamızla bölüp gelen bildirimlere şöyle bir göz atıyoruz. Makinenin hiç kapanmamasını, geri planda “hazır ol”da beklemesini ifade eden “uyku modu” insanlar içinde geçerli kılınmaya mı çalışılıyor yoksa? Crary bu durumu “İnsanın dinlenmesi için gereken zaman günümüz kapitalizminde yapısal bakımdan mümkün olamayacak kadar pahalıdır artık.” sözleriyle ifade ediyor. Marx’ın kapitalizmin tam anlamıyla gerçekleşmesinin önündeki doğal bariyerlerin sonuncusu olarak gördüğü uykuya yapılan tecavüzleri yazarın, “Nasıl ki kirlilik ve özelleştirmeyle temiz içme suyuna herkesin erişimi dünyanın dört bir yanında sistematik olarak ortadan kaldırıldıysa, bununla beraber içme suyu şişelenip parasallaştırıldıysa, şimdi de uyku için benzer bir kıtlığın yaratıldığını görmek zor değil. Uykuya yönelik bütün tecavüzcüler uyuyamamanın koşullarını yaratıyor, nihayetinde bu da uykuyu satın almayı gerektiriyor (ki burada parası verilen gerçek uyku bile değil, onu sadece andıran kimyasallarla sağlanan bir durumdur).” ifadelerinde açıkça görebiliyoruz.

​Crary, kitabının ilerleyen bölümlerinde tarih boyunca insanoğlu için uykunun (özellikle toplumsal ilişkiler ve güven duygusunun tesisi açısından) önemine vurgu yapıyor. Özellikle 7/24 düşüncesinin insanların yaşamında hafta içi-hafta sonu ayrımını silikleştirdiğine, homojenleştirme, vizyonsuz tekrar ve hızlandırma süreçleri ile görme yetisi etkisiz hale getirilen insanın adeta kar körlüğü yaşadığına; hali hazırdaki sistemin karar verme, ölçüp tartma ve düşünme zamanını dahi ortadan kaldırma peşinde olduğuna dikkat çekiyor.

​Sadece seyirci olarak geçirilen uzun zaman dilimlerinin sistem tarafından bir kayıp olarak görüldüğü günümüzde, çevrimiçi bağlantı sayesinde kullanıcıya dair enformasyon biriktirme vazgeçilmez olarak kabul görüyor. Bu konuda yazarın da altını çizdiği üzere; internetin insanlarda hakimiyet kazanma, sahip olma yanılsamalarını tetiklediğine, dijital cihaz ve hizmetlerde olduğu gibi, yeni metaların hayatımıza getirdiği zenginleştirmelerin hayati derecede vazgeçilmez olduğu algısının yaratıldığına da şahit oluyoruz.

​Kapitalizmin imgelere ve ürünlere boğduğu hayatımızda hıza karşı olan tutkunun doğamıza ne denli aykırı olduğu aşikar. “Beklemek, sabır” gibi son derece insanî kavramların günümüz dünyasında kolayca yıpratıldığını, bu yönüyle bireyin sabır ve saygısı üzerine kurulan demokrasinin bile bu durumdan olumsuz etkilendiğini ifade edebiliriz. İlerleyen sayfalarda okuyucu bunu son derece net ortaya koyan çarpıcı tespitlerle karşılaşıyor.

​Sonuç olarak sayfa sayısının azlığına, yer yer ağırlaşan diline nispetle oldukça yoğun içeriğe sahip kitabında Crary, uykunun insan yaşamı, toplumun varlığı açısından ne derece elzem olduğuna, kapitalizme karşı savunulması gereken bu son kalenin değerine şu sözlerle dikkat çekiyor:

​“Uykunun aykırı biçimde devam etmesini, gezegendeki varoluşu ayakta tutan süreçlerin süre giden yıkımıyla bağlantılı olarak düşünmek gerekir. Kapitalizm kendini sınırlayamayacağı için, muhafaza ya da koruma nosyonu sistemik bir imkansızlıktır. Böyle bir bağlamda, uykunun iyileştirici atıllığı, bir zamanlar müşterek olan her şeyi yok eden bütün biriktirme, finansallaştırma ve israfın öldürücülüğüne karşı koyar.

  • 7/24 Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu – Jonathan Crary
  • Metis Yayınları – Edebiyat Dışı Dizisi
  • Çeviri: Nedim Çatlı
  • 128 sayfa